≡ Menu

Zizek Lacan’ın Koltuğuna Oturursa!

Yurt Kitap ekinin Cumartesi günkü sayısının kapağında Sarphan Uzunoğlu imzalı “Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock’a Sormaya Korktuğunuz Her Şey” kitabına dair yazı vardı. Agora Kitaplığı olarak yazıyı paylaşıyoruz… 

Bazı kitaplar elimize aldığımızda bize okunabilirlikleri hakkında çok şey söylemezler. Slavoj Zizek’in seçkici olarak imzasını taşıyan ve Agora Kitaplığı’ndan çıkan “Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock’a Sormaya Korktuğunuz Her Şey” hem Zizek’in çağdaşlarına göre anlaşılır ve bu alanda okuma yapanlar açısından tanıdık bakış açısı hem de uzun başlığıyla düşünüldüğünde ilk başta akıl karıştırır gibi görünse de sinemaya Zizekvari yahut Lacanvari bakanları oturdukları yere bağlayacak türden bir çalışma.

Sinema üzerine derlemeler yahut seçkiler tek bir kalemden çıkan eserden daha büyük bir heyecan yaratabiliyor; ancak seçkiyi yapan insanın kimliği ve duruma hakimiyeti bu durumda asıl belirleyici haline geliyor. Zizek için çok şey söyleyebiliriz; ancak zamanımızın felsefesini ve politikasını pop bir biçimde ele alması, özellikle son Türkiye ziyaretindeki söylemleriyle birçok sosyalistin öfkesini üstüne çekmişti. Yine de bu onun psikanaliz, Lacan ve sinema üstüne sahip olduğu itibardan bir şey kaybetmesine neden olmuyor; hatta bu seçki, içinde barındırdığı yazarlarla birlikte Zizek’in muteberliğine katkı bile sunuyor.
Kitap Pascal Bonitzer’in “Hitchcockçu Gerilim” makalesi ile başlıyor. D.W. Griffith’ten Hitchcock’a giden yolda gerilimin arkeolojisinin peşine düşen yazar, gerilim ögelerinin ve montaj unsurlarının paralel olarak devreye girişini anlatırken iddialı bir tespitte bulunuyor: Gerilimin serbest bıraktığı, canlandığı ve sürüklediği nesne olarak yakın çekimin keşfiyle yaşıt bakışın “gaze”in karakterinin doğduğu cevabını veriyor. Zaten “gaze”, Lacancı bakışın da Hitchcock filmlerinin de karakterinin en belirgin parçası konumunda. Gaze yahut “dikiz” diyebileceğimiz bu kavramı ele alırken “gaze”in aslında sosyal gerilimlerin birçoğunun temelinde yatan gözleme-gözlenme halinin de taşıyıcısı olduğunu belirtmekte yarar var.

Bir Bomba Patlarken
Hitchcock’un durduğu yeri anlamlandırabilmek objektif anlamda mümkün değildir. Öyle ya kitapta Mladen Dolar’ın da belirttiği üzere özellikle Sabotaj’ın 1936’daki gösterimi sonrası yarattığı etki kadar, aldığı tepkilerdeki çeşitlilik de onun anlamlandırılmasındaki problemleri gözler önüne seriyor. Hitchcock sinemasının yargılar ve hükümlerle sınavının en sere serpe gözler önünde olduğu dönemlerden biri bu filmi çektiği dönemdir, keza yine Dolar’ın söylediği üzere film VIII. Edward’ın tahttan çekilmesinden dahi daha fazla konuşulabilmiştir. Malum Hitchcock’a birileri akademik bir soğukluk vurgusuyla eleştiri getirirken diğerleri ise filmin temelini oluşturan edebi eseri delik deşik etmesini kendine sorun etmişti. Filme yönelik öfkenin asıl sebebi ise Hitchcock’un masum çocuk karakterin patlayışını çok açık bir biçimde aktarması olmuştu. Skandallaştırılan bu ölüm sahnesi ile ilgili Hitchcock’un söyledikleri tarih sahnesinde kendisine bir savunma şansı verildiğinde şunlar oluyordu:
Bombayı küçük çocuğa taşıtmakla büyük hata ettim. Bilmeden, sanki s›radan bir paketmiflçesine bomba taşıyan bir karakter seyircide kaç›n›lmaz olarak müthiş gerilimli bir şüphe uyandırır. Çocuk, seyirciden o kadar fazla sempati topladı ki bomba patladığında ve çocuk öldüğünde insanlar gücendi.
Hitchcock’un sinemasının algının yönetmenliğini de yapabilmesinin ve seyircinin sanat eseri ve içerikle kurduğu bağı sınaması  açısından bu örnek çok mühimdir; ancak bu örnekte asıl  öne çıkan ve Zizek’in kitaptaki makalesinde değindiği ise bu anti-kahramanla özdeşleşen seyirci yahut yorumlayıcının verdiği duygusal tepkidir. Zaten Zizek’in de yönetmenden alıntıladığı  üzere bu tepkinin ortaya çıkacağını bile bile bombayı  patlatan ve masum çocuğun yanında bir otobüs dolusu insanın da ölümüne neden olan kendisidir. Yine de entelektüelizmin mesafesinden oldukça uzakta bir duygusallıkla McLuhan’ın soğuk araç sıcak araç teorisindeki interaktivite yoksunluğuna dair açmaza rağmen bu denli tepki alan ve gündemleşen bir sahne, aslında sinemada özdeşleşme ve gerilim sinemasındaki “rahatlama” kavramları üzerine bize Zizek’in makalesi boyunca önemli ipuçları sunuyor. Teselliyi seyirciye sunmanın bir kural haline geldiği günümüzde, endüstriyelleşmiş sanatın, tesellinin yerine hakikati koymaktaki başarısızlığı üzerine de güzel bir eleştiri sunulmuş oluyor. Öyle ya, Türkiye sinemasında evsiz yahut ailesiz kalanlar için “çıkar bir yol” bulmanın dahi adet olduğu yahut intikamlarını almak için bir şansları olduğu göz önüne alındığında “mutlu son” ve “rahatlama” pratiklerini, gerilim sinemasının karakterine inat taşıdığı için Hitchcock’a teşekkür etmek gerekliliğiyle baş başayız.
Arka Pencere’de Dururken

Röntgenlemek başlı başına tedirgin edici bir kelime, öyle değil mi? Peki ya bir salon dolusu insan olarak bir röntgene ortak edilmek. Hitchcock’un yönetmen koltuğu aslında tanrıyı oynadığı  bir alana dönüşüyor. Kitaptaki Arka Pencere’ye ilişkin makalede Chion’un yazdıkları ve bizi düpedüz bir röntgen sürecine dahil eden Hitchcock’un yazgı belirleyiciliği ve kişiyi “yargı”dan mahrum kılıcılığına dair analiz oldukça güzel. Dikizciliğin toplumsal olarak kabullenilmiş bir faaliyet olduğu zamanımıza dair de oldukça önemli bir not barındırıyor. Dahası, dikizin asli öznesi olarak önümüze dikilen karakterin evindeki bilinmeyenlerin analizi ve asli karakterle aynı şeyleri görebilir konumda bırakılışımıza dair tespitler de oldukça mühim. Bizi karakterin bakış açısından kurtulduğumuz çok az sayıda sahne beklerken, bunlar bizi aynı zamanda “ortak olduğumuz” suçu tekrar bu sefer de ortağımıza karşı işlemeye itiyor, zaten makaledeki ses ve görselin kullanımına ilişkin analiz de, Hitchcock’un “dikize çağrı” süreicnde kullandığı elementlerin bir envanterini çıkarıyor.
Kitap, ciddi anlamda Hitchcock’un Filmografi’sine hakim olmayı  gerektiren çeşitli referanslar barındırıyor; hatta bazı makalelerde filmin ilgili sahnesine dönüp derlemedeki yazarlarla içten içe tartışma fırsatı bulabilirsiniz. Zaten bu tür çalışmaların en önemli getirileri de sanıyorum ki yönetmenle olduğu kadar, analizi üretenle de hesaplaşma konusuna bizi çekmesi oluyor. Öyle ya, Hitchcock’u Lacan’ın koltuğunda izlemek kadar Hitchcock’u izleme olayının ta kendisine eleştirel bir “dikiz”le dahil olma fırsatı sizi bekliyor.

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz