≡ Menu

“‘Zafer’den Önce, ‘Yenilgi’den Sonra” (Berat Günçıkan, Mesele, Sayı: 9, Eylül 2007)

Neredeyse yirmi yıl önce, bir yazı dizisi hazırlamak için gittiğim Çanakkale’de, beyaz eşya satan o mağazaya neden girdiğimi şimdi hatırlamıyorum. Sağlı sollu eşyaların dizildiği uzun koridoru aşıp, masanın arkasında oturan adamdan ne istediğimi de unuttum, ama adamın karşısındaki sandalyede neredeyse bir saat oturdum. Epeyce bir konuştuk. Uzun süreli bir hastalıktan yeni kalkmış gibiydi. Başının, ellerinin irade dışı hareketlerine bakılırsa felç geçirmişti. Konu nereden, nasıl 12 Eylül’e geldi, elbette o da belleğimde kalmadı, ama Diyarbakır Cezaevi’nin şiddetinin, diğer cezaevlerinde yaşananlara hiç benzemediğini ilk kez ondan duydum.

img711

O bunları anlatırken dükkâna gelen on yedi, on sekiz yaşlarında bir genç öfkeyle ayaklarını yere vurdu. “Oğlum,” diye tanıttı bana. Genç oğlan benim yüzüme bile bakmadı, sonra babasına öfkesini dile döktü: “Sen hâlâ oralarda mısın, hâlâ bunları mı düşünüp anlatıyorsun, yetmedi mi?” Delikanlının dilinin kızgınlığı giderek arttı, hatta birkaç hakaret sözcüğü sığdırdı araya, “Bunları yaşadın da ne oldu, bizim hayatımızı mahvetmekten başka ne işe yaradı,” diye söylendikten sonra yürüyüp gitti.

Adam başını önüne eğdi. Sonra, anılarını anlatmasının bile oğlunu bu kadar kızdıran hikâyesini saydı bana. O ve karısı TÖB-DER üyesi öğretmenmişler. İki çocukları varmış, biri az önceki o öfkeli genç 4, kız kardeşi 2 yaşındayken 12 Eylül olmuş, daha darbe birinci ayını doldurmadan bir gece yarısı evleri basılmış. Ev aranırken çocuklar uyanmışlar, ağlamaya başlamışlar, onları sakinleştirmeye çalışan karı kocaya da hazırlanmaları söylenmiş. Hayır, çocukları yanlarına alamayacaklarmış. Bırakacakları kimse de yok muymuş? Yokmuş. Sonra öğrenmişler, polis çocukları kimsesizler yurduna götürmüş, aileleri başlarına geleni öğrenip de çocukların peşine düşene kadar da aylar geçmiş. Çocuk o ayların öfkesini içinde tutmuş, hedef olarak da babasını seçmişti; şimdi ne dinlemeye, ne anlamaya yanaşıyordu.

Genç oğlanın öfkesi yatıştı mı, menzilini babasından alıp darbecilere çevirdi mi, bilmiyorum. Bir daha kendileriyle ne görüştüm, ne de haberleştim. Ama sonraki yıllarda da benzeri ilişkilere tanıklık ettim: 12 Eylül’ü çocuk olarak karşılayanlarla, o dönemde içeri alınan anne ve babaları arasında kocaman bir boşluk vardı. Ne zaman döneme ilişkin anılar dile gelse, çocukların yüzü düşüyor, anne ve babalar susuyordu. 12 Eylül’den sonra doğanların büyük bölümüyse anne ve babalarının geçmişlerinden ya bihaberdi, ya da kendi gençliklerinin üzerine, biraz nasihatla, daha çok da küçümsemeyle inen, kederle karışık, gerçekliği bulanık anı kütlesinden bitap düşmüşlerdi.

Dahası, o anne babaların büyük bölümü geçmişte reddettikleri ne varsa, bugün onu yaşadıklarından, anılarını da çocuklarının hayatla iplerini kısa tutmak için tasnif ediyorlardı. Geçmişin gizlenmediği evlerdeyse çocuklar aynı yoldan gitmeye kalkıştılar mı, bir önceki kuşaktan miras cümleler kuruluyordu: “Biz de geçtik o yollardan, öyle anne baba parasıyla devrimcilik olmaz.” Devrimcilik gençlik işiydi, gençlik bitince o döneme ait bütün anılar, bilgiler derdest edilip çocukların ulaşamayacağı yerlere tıkılıyor, daha fenası yırtılıp, yakılıp yok ediliyordu. O anne babaların çocuklarına anlatacakları ya kendi çocuklukları, ya da meslek ve başarı öyküleriydi. Bu sahte zaferlerin arkasındaki boşluktan sızanların üzerini örtecek bir bahane ya da yalan hep hazırdı…

İşte bu yüzden Şöhret Baltaş‘ın, 12 Eylül’ün öncesini ve sonrasını kadın kahramanlarının ağzından anlattığı romanı Koşarken Yavaşlar Gibi, kuşaklar arasında demeyelim, ama anne babalar ile çocuklar arasındaki işte bu hazin kopuşu bağlama çabası olarak da okunabilir.  Baltaş, kahramanlarından Canan’a, isim vermese de Gazi Mahallesi olayları olduğunu varsayacağımız, yakın sayılacak tarihin en şiddetli devlet terörünün yıldönümünde anmaya katılan, polis tarafından dövülüp ‘öldü’ diye hastaneye bırakılan oğlu Ozan’a, “Tek başına koşma oğlum… Beni ardında bırakma…” dedirtiyor.

Yazar, bir başka kahramanı -Cemile’yi-, kızı Eylem’in peşinden duruşma salonlarına, cezaevi görüşlerine gönderiyor. Yani, kahramanlarının çocuklarının bir ikisini, onların tarihlerinden, daha doğrusu anılarından uzağa düşürmüyor. Canan’la birlikte Ozan’ın peşine düşen ‘yol arkadaşı’ Özlem’in zihninden, “İşte…” sözlerini geçirtiyor:

“Bütün o kahramanca sözlerimize, vakur duruşlarımıza, dimdik bakışlarımıza rağmen küçücük, çaresiz bir anne babayız nihayetinde. Küçükken hadi şu bizim marşı söyle, diye övünçle arkadaşlarımıza gösterdiğimiz, merhametli, barışçı ve mücadeleci olmasından onur duyduğumuz çocuklarımız büyüyüp de barikatın bu yanında yerini aldığında ne yapacağımızı bilemediğimiz, korkup kollamaya çalıştığımız, sonra da bizi, korkunun ardından gelen utançla yüzleşmek zorunda bırakan çocuklarımız… Binlerce, on binlerce genç faili meçhul kurşunlarla vurulup düşerken, bizi, koruma içgüdüsü ile çaresiz kabullenme arasındaki kaygan toprağa bırakıverip hayatlarını yaşamaya giden çocuklarımız…”

Bugün ‘örgütsüz’ bir zaman diliminde durup, örgütlü zamanlarına baktıklarında da utançla karışık keder yükleniyor Baltaş‘ın kahramanları. Çünkü hissettikleri, artık, yenilgi. Bu 12 Eylül’e karşı bir yenilgi değil sadece, aynı evi paylaştıkları örgütlü zamanların dayanışması, direnci karşısında da bir teslimiyet. Utancın sebebi de işte daha çok bu.

Canan yakalanıp işkenceye alındığında başlayan ‘koruyamadık’ hissi, Aycan’ın evlenip bir çocuk doğurmasına rağmen ‘yeni hayat’la uyum gösteremeyip arabasını denize sürmesiyle çoğalıyor. Sonra hepsi kendi yalnızlıkları, korkuları ve güvensizliklerinin üzerine kapısını kapatıyor. Ta ki, o güne kadar kaza mı intihar mı olduğu belirsiz bir ölümle çekip giden Aycan’ın on iki yıl sonra ortaya çıkan mektubunu haber alıncaya kadar… Kendilerine yazılmış mektubu almak için yaptıkları yolculuk, kendilerine ve birbirlerine açılan yollara da uzanıyor. Bu yolların vardığı yerse hesaplaşma… Özlem, Canan, Nihan, Cemile ve bıraktığı mektubuyla Aycan, usul usul seslendiriyorlar dünleri ve bugünlerini.

kosarken yavaslar gibi

Koşarken Yavaşlar Gibi işte bu kırılgan hesaplaşmasıyla, diğer 12 Eylül romanlarından ayrılıyor. Küfür etmiyor, belden aşağı vurmuyor, bir kuşağı alıp yerin dibine batırmıyor. Geçmişe bakarken bir hatadan, bir yanlıştan çok yanılgıdan, daha doğrusu inancın, direncin çeperinin dışında kalanları görememekten söz ediyor. “Her şey geçici… Her şey…” diyor Cemile:

Biz bunu okumuştuk, bol bol da söylemiştik yıllar önce. Nasıl da eğilip bükülmeyi bilmez sözlerimiz vardı. İnsan ya şöyle düşünür ya böyle. İnsanlık hallerinin hiçbirinden haberimiz yokmuş. Öyle eğilmez bir başın varken hayat daha kolaymış meğer. Daha kolaymış yeryüzündeki fanilere bulutların üzerinden bakıp, onları mutlak çözümlerimize çağırmak. Oysa… Nasıl da unutmuşum hepsini… Boynumu nasıl da eğmişim yavaş yavaş, farkında bile olmadan. Teslimiyetin vurulup düşmek olmadığını, anbean kuşatan hayatın çirkinliğine alışmak olduğunu unutmuşum. Hayatın vura vura öğrettiğinden başka her şey unutuluyor demek… Demek yüksek kürsülerden inip bu parklarda, bu hiçbir denize ulaşmayan sokaklarda yalnız, yapayalnız yürümek gerekiyormuş…

Baltaş, gençliğinde içlerindeki en kararlı, en dirençli karakteri Cemile’yi bu iç konuşmasıyla, bu kederi ve yalnızlığıyla baş başa bırakmıyor romanının sonunda. Her şeyin geçici olduğu bilgisine, yalnızlığı da ekleyip, Cemile’yi aralarına alıyor yeniden, artık nereye doğru, nasıl yürüyeceklerse, o yolculuğa katıyor… 12 Eylül’ün bir yenilgi olduğunu reddetmese de, asıl yenilginin tarihi olarak 12 Eylül sonrasını gösteriyor. Bunun için Canan’ı konuşturuyor:

” …Gerçekten de gülünesi, tuhaf bir yer olmuştu dünya. Değişimden yana olanlar tutucu ve dar kafalı, her şeyin aynı kalmasından yana saf tutanlar ise değişimden yana, özgürlükçü olarak adlandırılıyorlardı mesela. İdeolojilerin sonu ilan ediliyordu, ama bunu ilan edenlerin kendileri bile en koyusundan ideolojik bir tavır içinde olduklarını biliyorlardı. Ama her şey bu kadar sade, bu kadar açıkken, onların çizdikleri resmin içinde koşa koşa yerini almaya hevesleniyordu insanlar. Daha dün, meydanlarda yan yana durduğun insanlar bile, gücün hakkını teslim ederek sağlam bir köşe edinmenin peşine düşüyorlardı. Dün on binlerle beraber hep bir ağızdan haykırdığımız slogan, uyduruk bir araba reklamında karşımıza çıkıveriyordu mesela. Yenilgi buydu esas. Geri çekilmek değildi yenilgi, hayatın her alanından uzaklaştırılmaktı, küçücük bir köşede bile sana ve hayallerine yer kalmamış olduğunu görmekti…”

Peki, Koşarken Yavaşlar Gibi‘de hiç mi erkek kahraman yok? Var elbette, ama sevgili ya da eş olarak kadın kahramanlara eşlik ederken, Canan’ın kocası ‘işçi örgütlenmesi’nden gelen Ali dışında, gençliklerinin cesareti ve direncini yaşadıkları zamana teslim halindeler. Üstelik bu hallerinin sorumlusu olarak evliliği ve eşlerini görüyorlar. Nihan’ın kocası intiharı yeğliyor, ama Aycan gibi ‘manifesto’yla değil, ‘intikam( arzusuyla, geride kalanlara kolay başa çıkılamaz bir suçluluk yükleyerek gidiyor ölüme. Cemile’nin kocası ‘aşk’ın peşine takılıyor, kesintisiz gençlik avuntusuyla. Özlem’in kocasıysa 12 Eylül sonrası hayatla başa çıkamamanın bütün öfkesini karısına yöneltiyor, sanki o ve kızı olmasa her şey başka türlü yaşanırmışcasına bir hışımla kendi içine kapanıyor…

Baltaş, 12 Eylül’ün hemen ardından karşı safta durup yazılan karalama romanlarının ardından yoldaşlık duygusuna leke düşürmemesiyle okurun içini serinletiyor. Dönemi yaşayanlar için bu iyi bir ‘teselli’, ama daha önemlisi, teslim olmamanın imkânlılığını gösteriyor. Bu tam da zamanın ruhuyla da denk düşüyor aslında. Yirmi yedi yıldır gündelik hayatın zincirlerini birbirine bağlamaya çalışan, iş-ev kuran, anne ve babalıkla kendini oyalayan, bugün ‘yarım’ tutunmuşluklarından geride kalan boşluğu doldurmaya çalışırken, tek çıkış yolunun ‘ideoloji’ olduğunu keşfeden, kendini dönüştürmenin örgütsüz halinin pek de hayata uygun düşmediğini gören, tükettikleriyle yoruldukları çocuklarının karşısına da bir ‘birey’ olarak çıkmaya çalışan ‘eski’ yol arkadaşları nice zamandır sokağın düşünü görmekteler çünkü. Geriye kalan Canan gibi oğluna, “Beni ardında bırakma,” diyebilmek belki de… Belki daha da fazlası… Canan anlatıyor yine:

“…Elinden tutup yürüttüğün küçük çocuğunun, kendi hayatına doğru yürümesini seyretmek, çok zor… Ama başka bir hayata doğru yürüseydi, mesela siz aptalmışsınız, ben kendimi kurtaracağım önce deseydi, mesela uğrunda yaşanacak hiçbir şeyi olmayan sıkıntılı, çözümsüz biri olsaydı, daha mutlu olur muydum, diye sordum kendime. Hayır… Tehlikesiz olsun, çamurdan olsun diyemem oğlumun hayatı için. Diyemem. Eğer başına bir şey gelirse, onunla birlikte öleceğimi bilsem de…”

Peki, ya o Çanakkaleli çocuk? Umarım anlamak, bağışlamak için babasının ölümünü beklemiyordur! Asıl cezalandırılması gerekenin babasıyla arasına giren 12 Eylül olduğunu görmüştür…

(Mesele Kitap Dergisi, Sayı: 9, Eylül 2007)

 

Şöhret Baltaş‘ın, romanını kaleme alma serüveni üzerine yazısı:
“Koşarken Yavaşlar Gibi’yi Niçin Yazdım?” (Şöhret Baltaş)