≡ Menu

“Yeni Anayasanın Demokratik Kalitesiyle ilgili Kaygılar”(Mehmet Uğur, Mesele, Sayı: 11, 2007)

Yeni anayasa metninin önce tefrika halinde, daha sonra da tam metin olarak kamuoyuna yansımasıyla beraber anayasa tartışmaları hız kazanmaya başladı. Bu tartışmaları ülke dışından izlemeye çalışan birisi olarak ciddi bir anomaliyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bir yanda, değiştirilmek istenen 1982 anayasasının en köklü ve en süregen eleştirisinin soldan gelmiş olması ve yeni anayasadaki bazı değişikliklerin solun demokratikleşme taleplerinin haklılığını tarihsel olarak doğrulaması gibi bir olgu var. Diğer yanda, yeni anayasanın Türkiye’nin son otuz-kırk yıllık tarihinde sanki böyle bir olgu yaşanmamış gibi pazarlanması olayı.img721

 
Bu anomalinin ‘reel’ politika düzeyinde çok basit bir açıklaması var: Sol, 1980 darbesinin mağlubudur ve Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndaki deyişiyle, ‘yenenler’ kılıçlarının kanını ‘yenilenlerin ak libasları’na silerler. Bundan sonrası, kaba realist anlamda ‘tarih’tir.
 
Ancak ‘reel’ politikanın yaşanan anın göreli ve geçici olan dinamiklerine ne denli endeksli olduğunu bilenler için yukarıda sözü edilen anomali, anayasanın demokratik kalitesi için hayırlı bir işaret değildir. Türkiye gibi demokratikleşme sürecine tarihsel olarak geç giren bir ülkede bunun birkaç sebebi bulunuyor.
 
Demokratikleşme Sürecine Geçmiş
Katkıları Tanımak
 
Birinci sebep, geçmişe yaklaşımımızın hem dilbilim hem de siyaset bilimi açısından sorunlu olmasıdır. Dilbilim açısından baktığımızda, Türkçe’de demokratikleşme sürecine (veya herhangi bir alana) geçmişte yapılan bir katkıyı yerli yerine koyacak bir sözcük olmadığını görürüz. İngilizce’de bu tür durumları betimlemek için kullanılan ‘acknowledge’ veya ‘acknowledgement’ sözcüklerinin Türkçe karşılığına baktığımızda, iki tür karşılık görürüz. Bir yandan, ‘tanımak’ veya ‘tanıma’ gibi lütufkâr ama yapılan katkının önemi konusunda hiçbir ipucu vermeyen karşılıklar var. Diğer yandan, ‘teslim etme(k)’ veya ‘itiraf etme(k)’ gibi zora dayalı ve pasif  kabulleniş cağrışımı yapan karşılıklar.
 
Geçmiş katkıyı itiraf ettiği gibi bu katkının önemi konusunda, bu katkının şu anda inşa edilen projeyi ne denli olumlu veya olumsuz etkilediği hakkında fikir veren bir karşılık yok. Bu yalnızca basit bir etimolojik sorun değildir. Aynı zamanda kültürel bir sorundur ve tarihe secde halinde veya inkârcı bir şekilde yaklaşmak gibi sorunlu bir toplumsal ruh halini yansıtır. Bu ruh hali, solun Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkısını göz ardı etmeyi doğal bir olay olarak algılamaya neden olmaktadır.
 
Ama bu inkârcı yaklaşımın bir de siyasal boyutu var. Türkiye’de iktidara gelen her parti tarihi kendisiyle başlatmak gibi bir obsesyonla malul. İnönü’nün CHP’si devleti kuran parti olarak, Bayar-Menderes ikilisininin Demokrat Partisi taşranın iktidarını kuran parti olarak, Demirel’in AP’si serbest piyasa ekonomisi kavramını keşfeden parti olarak, askeri cuntalar/darbeciler de batma tehlikesiyle yüz yüze kalan devleti kurtarmış girişimler olarak tarihi hep kendileriyle başlatırlar. Öyle görünüyor ki, AKP de aynı mantıkla hareket etmektedir. Bırakalım 1920-1990 dönemini, 1990’larda ve sonrasında bile Türkiye’nin demokratikleşmesi için ciddi riskler alan, hatta hayatını yitiren sol aktörlerin katkılarını ‘acknowledge’ ettiğini hiçbir şekilde ifade etmeyen AKP de Türkiye’deki demokratikleşme sürecini kendisiyle başlatma eğilimindedir.
 
Bu eğilim yalnızca tarihe inkârcı bir yaklaşımın ürünü olsaydı üzerinde fazla durmaya gerek olmazdı. Siyasal açıdan, bu eğilim aynı zamanda gelecekle ilgili güzel şeylerin habercisi olmadığı için tehlikelidir. Bu eğilime sahip bir iktidarın şekil vereceği bir anayasa ‘sahibinin sesi’ olacaktır. Bu anayasanın hareket noktası Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme değil, tarihi yeniden yazmakta olan iktidar partisinin topluma layık gördüğü lütufkâr bir demokratikleşmedir. Eğer AKP’nin tutumu degişmezse, ortaya çıkacak anayasa Türkiye’nin demoktraik açıdan en gelişkin anayasaya layık olduğunu savunan demokratik solu yabancılaştıran bir anayasa olacaktır.
 
Anti-Demokratik Geçmişten
Radikal Kopuşun Gerekliliği
 
Yeni anayasanın demokratik kalitesiyle ilgili kaygı duymamızın ikinci sebebi, yeni anayasanın anti-demokratik anayasalar üreten geçmişten köklü bir kopuşun ürünü olmamasıdır. Tam tersine, Türkiye hâlâ geçmişine eleştirel yaklaşamayan ve bu anlamda kendi geçmişiyle yüzleşemeyen bir ülkedir. Türkiye geçmişe eleştirel yaklaşımın hâlâ bir sol ‘azınlık meşgalesi’ olduğu ve cezalandırıldığı bir ülkedir.
 
Oysa Türkiye gibi kapitalist gelişme sürecine geç giren ülke deneylerinin ortaya koyduğu belirgin bir korelasyon söz konusudur. Yunanistan, İspanya ve Portekiz deneyleri demokratikleşme kalitesi ile anti-demokratik geçmişten kopuşun köktenliği arasında yakın bir ilişki bulunduğunu göstermiştir. Yunanistan’da cuntanın, İspanya’da Franco rejiminin ve Portekiz’de Salazar rejiminin kitlesel reddi ve mahkûmiyeti olmasaydı, bu rejimlerin moral ve siyasal anlamdaki tahripkâr etkilerini reddetmek ve bu tahribin açtığı yaraları sarmak toplumsal bir proje olarak benimsenmemiş olsaydı, bugün bu ülkelerin demokrasi liginde daha geride olmaları büyük bir ihtimaldi.
 
Biraz daha geçmişe uzandığımızda, aynı ilişkinin Almanya ve Rusya için de geçerli olduğunu görürüz. İkinci Dünya Savaşı felaketi ve bu felaketin Hitler’in yenilgisiyle sonuçlanması Alman halkını derinden sarsmasaydı, bu sarsıntıyla beraber Alman halkı  Nazi dönemini reddetmeseydi, Almanya devleti, büyük ihtimalle, hem kendi halkı hem de Avrupa halkları adına bir gericilik ve tehlike kaynağı olamaya devam edecekti. Bundan da önce, 20. yüzyılın başındaki Rusya’da, hem Lenin’in başını çektiği Bolşevikler hem de Kerensky’nin başını çektiği burjuva demokrasisi cephesi tek bir konuda anlaşıyordu: 1905 veya 1917 Şubat devrimleri gibi kökten bir değişiklik olmadan Rusya demokratikleşemezdi.
 
Anti-demokratik geçmişten radikal kopuş ile demokratikleşmenin kalitesi arasında tarihsel olarak gözlenen bu ilişkinin yadsınması imkânsızdır. Ancak, bu ilişkiden yola çıkarak yeni anayasa girişimini değerlendirmeye kalkmanın uygun bir yaklaşım olmayacağını, bu yaklaşımın dar bir tarihi determinizm olacağını söyleyenlerin çıkacağı da muhakkaktır. Mevcut milliyetçi reflekslerden etkilenenler Türkiye’nin kendine özgü dinamiklerini, diktatörlüklerle çevrili bir demokratik-parlamenter rejim vahası olduğumuzu, 1923’ten beri gösterdiğimiz cumhuriyet tutkusunu, vs. gözardı ettiğimizi ileri sürecektir. 
 
Küreselleşme sürecini ihmal ettiğimizi düşünenler de zamana ayak uyduramadığımızı, küreselleşme sürecinin yaydığı demokratikleşme dalgalarını göremediğimizi söyleyeceklerdir. Ancak bu itirazlar inandırıcı değildir. Daha yakın geçmişteki Latin Amerika deneylerine baktığımızda da, anti-demokratik geçmişten köklü kopuş veya bu geçmişle köklü hesaplaşma ile demokratikleşmenin kalitesi arasında bir ilişki bulunduğunu görürüz. Şili, Brezilya ve Arjantin deneyleri, askeri diktatörlük dönemleriyle ilgili muhasebenin boyutları ile demokrasinin güçlü ve zayıf yönleri arasında önemli bir ilişki bulunduğunu göstermektedir.
 
Yanlış izlenim vermemek için hemen belirtmekte yarar vardır: Yukarıdaki sav yeni anayasanın demokratik açıdan kaliteli olması için Türkiye’de ille de bir devrimin yaşanması gerektiği anlamına gelmiyor. Yalnızca, anti-demokratik anayasalar üreten bir geçmişten köklü kopuşun olmadığı bir ülkede, anayasa koyucularının demokrasiyle ilgili kaygılarının böylesi bir kopuşun yaşandığı ülkelerdeki anayasa koyucularının kaygılarından farklı olacağına, bu farklılığın demokrasinin kalitesi üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabileceğine dikkat çekmek anlamına geliyor. 1980’de solun bastırılmış olması bu olumsuz etkinin ihtimali ve miktarını artıran bir olgudur.
 
Anayasa Girişimcilerinin
Formasyonu
 
Yukarıdaki savdan esas olarak çıkarılabilecek sonuç şudur: Anti-demokratik anayasalar üreten geçmişten köklü bir kopuşun olmadığı ülkelerdeki anayasa reformunun demokratik açıdan kaliteli bir anayasa üretmesi için, yeni anayasa girişimi yapan bir partinin kadrolarının sahici ve ödün vermeyen bir demokratik formasyona sahip olması gerekir. Bu formasyon yeni anayasanın demokratik kalitesini güvence altına alacak önemli bir husustur. Bu formasyonun yokluğu anayasanın demokratik kalitesiyle ilgili kaygılarımızın üçüncü sebebidir.
 
AKP kadrolarının demokrasiyi bir yönetim modeli olarak benimsemeleri çok pragmatik ve pragmatikliği nedeniyle hep kuşku uyandıran bir değişim olmuştur. Onlar, esas itibariyle, Milli Görüş ideolojisinin çoğunluk desteğine sahip olsa bile iktidar olamayacağını gördükleri için demokrasiye yönelmişlerdir. Diğer bir deyişle, onlar 28 Şubat’ın ürünüdür ve demokrasiyi 28 Şubat’tan sonra keşfetmişlerdir!
 
AKP kurucuları 28 Şubat’tan önce demokrasiyle ilgili açıklamaları ve girişimleriyle değil, dinin toplum ve devlet üzerindeki etkisini artırmaya yönelik açıklama ve girişimleriyle bilinmektedirler. Dış politika perspektifleri de demokrasi cephesiyle değil, anti-demokratik İslami rejimlerle işbirliği üzerine kuruluydu. 28 Şubat’ın sivil parlamenter politika sürecini sekteye uğrattığı doğrudur, ancak AKP kadroları için bundan ilginç bir işlev gördüğü de doğrudur. 28 Şubat onlara iktidar olabilmek için ne yönde değişmeleri gerektiğini öğretmiştir. Nitekim AKP’nin kurucu kadroları 28 Şubat’tan iki temel ders çıkardılar.
 
Bunlardan birincisi, devletin din üzerindeki tekeli sürdükçe ‘Allah milletimize ve devletimize zelal vermesin’ dualarıyla büyümüş Milli Görüş’çülerin sık sık devlet mağduru olacağını anladılar. Diğer bir deyişle, onlar daha önce MHP’nin 1980 darbesinden sonra ‘fikirlerimiz iktidarda ama biz hapishanedeyiz’ diye telaffuz ettiği anomaliyi geç de olsa dile getirmeye başladılar.
 
AKP kadrolarının 28 Şubat’tan çıkardıkları ikinci ders şudur: Devletin şamar oğlanı olmaktan kurtulmak için ya Mısır, Cezayir, ve Pakistan’daki İslami hareketler gibi laik devlet seçkinlerinin İslamı temsil etmediği söylenip onlara açık cephe alınacaktı; ya da İslami ideoloji yerine devlet eleştirisini odağına alan, ekonomik alanda liberal, kültürel alandaysa sağ-muhafazakâr bir siyasal çizgi izlenecekti. AKP kurucu kadroları ikinci seçenekten yana tercihlerini yapmışlardır. Bu tercih sayesinde de devletle özdeşleşmiş partileri geride bırakarak iktidar olmuşlardır.
 
Sivilleşme
Demokrasiyi Garanti Etmez
 
Bu tercih onlar adına hayırlı bir gelişme olmuştur. Ancak bu tercih aynı zamanda yeni anayasanın demokratik kalitesi açısından kaygı duymak için ayrı bir sebeptir. Zira AKP’nin sivilleşme söylemi esas itibariyle demokrasiye bağlılıktan değil, Türkiye siyasal arenasında kendilerine bir yer açma kaygısından kaynaklanan bir söylemdir.
 
Doğrudur, Türkiye’nin sivilleşme sorunu vardır ve bu sorun önemlidir. Ancak, Türkiye’nin solun yıllardır dile getirdiği ve bu yüzden eza gördüğü bir demokrasi sorunu da vardır. Bu iki sorunun aynı anda çözülmesi için hareket noktasının demokrasi olması gerekir. Çünkü demokrasi sivileşmeyi gerektirir ama sivilleşme demokrasiyi gerektirmez! Diğer bir deyişle, adına layık demokrasi, açık diktatörlüğü ve seçimle başa gelmeyen güçlerin iktidarını dışlar, ama sivil bir hükümetin demokratik olmasının garantisi yoktur.
 
AKP kadrolarının geçmiş formasyonu, yeni bir parti olarak ortaya çıkış biçimleri ve 2001’den bu yana sergiledikleri pratik, esas hareket noktalarının demokrasi olduğunu göstermiyor. Onlar esas itibariyle sivilleşme noktasından hareket ediyorlar ve ‘demokrat kimlikleri’ni kanıtlamalarını isteyen toplum kesimlerine ya hor davranıyorlar ya da ancak meşruiyet sorunu yaşadıkları zaman demokrasi lafını telaffuz ediyorlar. Erdoğan’ın 2002’den bu yana sergilediği çıkışlar, Adalet Bakanı’nın demeçleri ve 301. madde karşısındaki tutumu, hükümet üyelerinin ve AKP’li yerel yönetimlerin yolsuzluk suçlamaları karşısındaki lakayt tutumları, İbn-i Haldun’dan beri var olan İslamiyet’te reform tartışması konusunda sessiz kalmaları, İslamiyet’in demokrasiyle bağdaşmayan önermelerini göz ardı etmeleri, reform geçirmemiş İslam’la demokrasinin uyuşabileceğine dair dogmatik varsayımları, vs. bunun açık göstergeleridir. Bu göstergeler, AKP’nin başını çektiği bir anayasa projesinin Türkiye’nin demokrasi açığını kapatmada yetersiz kalma ihtimalini artırmaktadır.
 
Yeni anayasanın demokratik kalitesi hakkında kuşku duyulması gereğinin dördüncü sebebi, AKP’nin bundan önceki üç anayasayı (1924, 1961 ve 1982) etkileyen ve anayasa koyucuların demokrasiyi esas itibariyle ‘kendileri için’ istemelerinden kaynaklanan sorunu aştığına dair yeterli kanıt olmamasıdır.  Burada ‘kendisi için demokrat’ ifadesinden kasıt şudur: Kendi çıkarlarıyla ilgili alanlarda demokrasiyi savunmak, ama başka toplum kesimlerinin hakları söz konusu olduğunda ya duyarsız davranmak ya da karşı bir tutum almak. Bu ikili tutum bundan önceki anayasalarda genel olarak devletin birey karşısındaki konumunu ve vesayet kapasitesini güçlendirmeye yol açmıştır. Bunun sonucu olarak da, devletin belirli bir andaki çıkarlarıyla bağdaşmayan talepleri ve özlemleri olan toplum kesimleri anayasaların gadrine uğramıştır.
 
AKP’nin geçmiş anayasaları etkileyen bu ‘kendisi için demokrat’ olma sorunuyla karşı karşıya olduğuna işaret eden göstergeler az değildir. AKP hukukun üstünlüğünü savunmakta, insan haklarına sahip çıkmakta ve devletin birey karşısındaki ayrıcalıklı konumunu sorgulamaktadır. Ancak, bu tutumun bugüne kadarki sonuçlarına baktığımızda, esas itibariyle Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için yapılan reformların eksik kaldığını, AKP hükümetinin 2004 yerel seçim başarısından sonra reform sürecini hızlandırmak yerine yavaşlattığını, yapılan reformların topluma mal olma ve uygulanma ihtimalini arttıracak bir ‘demokratik dönüşüm’ kampanyası örgütlemediğini; tam tersine, demokratik talep ve baskıları birer ‘güvenlik’ sorunu olarak ele almaya yatkın olduğunu; bu anlamda geçmişte mağduru olduğu devlet-asker yaklaşımından çok da farklı bir yaklaşıma sahip bulunmadığını ortaya koymuştur.
 
‘Çevre’ Pozisyonu Demokrasiye
Değil, Sivil Kleptokrasiye
Yol Açabilir
 
Bunun sebebini anlamak kolaydır: AKP’nin çekirdek destek kitlesini oluşturan kesimlerin kendilerine özgü ve haklı talepleri vardır. Ancak bu kesimlerin demokrasi anlayışları, kendilerinden esirgenen bu hakların devlet iktidarına erişim yoluyla tesis edileceğini varsaymakla sınırlı bir anlayıştır. AKP’nin çekirdek destek kitlesi, liberalleşmeyle birlikte sermaye birikimi ve kendine güveni artan taşra sermayedarlarından, patriyarkal ilişkilerin önemli olduğu küçük işletme sahiplerinden, toplumdaki ideolojik etkisiyle orantılı bir siyasal etkiye sahip olmadığını görüp bu duruma son vermek isteyen din ve fikir adamlarından, vs. oluşmaktadır. Bu kesimlerin bir özelliği devlet ve/veya daha büyük ölçekli sermaye sahipleri karşısında güçsüz olmalarıysa (yani, ‘merkez’ karşısında ‘çevre gücü’ olmalarıysa), diğer bir özelliği, karmaşıklaşan toplumsal ilişki ve çelişkileri yansıtacak ve içselleştirecek bir demokrasi projesinden değil, kendileri açısından haksızlık durumunu ortadan kaldıracak bir ‘demokrasi’ projesinden yana olmalarıdır.
 
Tabii ki bu haksızlık durumunu ortadan kaldıracak bir iktidarın, karmaşıklaşan toplumsal ilişki ve çelişkileri de dikkate alacağını iddia etmek mümkündür. Hatta bu iktidarın bu ilişki ve çelişkileri nasıl yöneteceğine dair ‘planlar’dan sözetmek de mümkündür. Ama AKP’nin planları masaya yatırıldığında iki ana önerme ön plana  çıkmaktadır. Birincisi, bugüne kadar mağdur edilmiş bulunan ‘çevre güçleri’nin mağduriyetine son vermek için iktidar değişikliğinin gerekli olduğu önermesi vardır. İkinci önermeyse şudur: Mağduriyetin acılarını çekmiş bulunan ‘çevre güçleri’, diğer toplum kesimlerinin özlem ve taleplerini ‘hayırsever’ bir cemaatçilik temelinde dikkate alacaktır.
 
Bu iki önerme de sorunludur, çünkü hem AKP’nin çekirdek destek kitlesi dışındaki toplumsal kesimleri patronize etmektedir, hem de bu kesimlerin haklarını yeni iktidar olmuş ‘çevre temsilcileri’nin takdiri ve hayırserverliğine bırakmaktadır. Bu önermelerin ilham vereceği anayasa demokratik değil, sivil kleptokratik bir anayasa olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
 
Sivil kleptokrasi, iktidar imkânlarını kullanarak zenginleşenlerin yalnızca devlet elitiyle sınırlı kalmadığı, bunun yanı sıra sivil bir eliti de kapsadığı bir rejimdir. Bu nedenle, sivilleşme söylemiyle ‘kendisi için demokrat olma’ eğilimini birleştiren AKP iktidarının öncülüğünü yaptığı anayasa girişiminin demokrasi açığı olan bir anayasa doğurması yüksek bir ihtimaldir.
 
… Herkese Türk Denir
 
Anayasa tartışmalarını karakterize eden anomalinin demokratik kalitesi düşük bir anayasa üretme ihtimalini artıran başka bir sebep, Türkiye’deki etnik ve dinsel azınlık sorununun hâlâ çözülemememiş olmasıdır. Çözülmek şöyle dursun, bu sorun -özellikle Kürt sorunu olarak- giderek karmaşıklaşmaktadır. Bu karmaşıklığın tabii ki AKP öncesine dayanan ve AKP’nin de eleştirdiği ceberrut devlet geleneğiyle ilişkili sebepleri vardır.
Ama AKP’nin azınlık sorununa yaklaşımı devletçi gelenekten çok da farklı değildir. Hem kadrolarının formasyonu hem de milliyetçilerin kırmızı çizgilerini aşma doğrultusunda fazla risk almaya niyetli olmaması nedeniyle AKP, Türkiye’deki azınlık sorununa demokrat bir yaklaşım geliştirme imkânına sahip değildir. 
 
Türkiye’deki azınlık sorununa demokratik yaklaşım asgari olarak şu kabulü gerektirir: Türkiye’de değişik etnik, dinsel ve dilsel kökene sahip azınlıklar vardır ve bu azınlıkların hem kendi kimlikleriyle siyaset yapma hakkı hem de bu kimliklerini koruma-geliştirme hakları bulunmaktadır. Bu kabul her türlü iç veya dış güvenlik kaygısından ve azınlık temsilcisi konumunda olan veya bu role soyunan hareketlerin programından veya şu andaki pratiklerinden tamamen bağımsız olmalıdır.
 
Oysa anayasa taslağına baktığımızda, ana kaygının Türkiye’ye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese nasıl ‘Türk’ deneceği olduğunu görüyoruz. Bu kaygı daha önceki anayasalarda da vardı, ama Kürt hareketinin bugün geldiği bu noktada hâlâ Kürtlere Türk denmesini anayasal bir hüküm haline getirmeye çalışmak iyice abesle iştigaldir.
 
Vatandaşlığı bu şekilde tanımlayan bir anayasa, aidiyet bağları zaten zayıflamış bulunan ortalama Kürt insanının aidiyet duygularını daha da zayıflatacaktır. Aynı durum kendisini Arap, Rum, Ermeni veya Yahudi olarak tanımlayan insanlar için de geçerlidir. Bu durumda yeni anayasa demokratik olamayacağı gibi, uzun vadede devletin ‘üniter yapısı’nı koruyabilen bir anayasa da olmayacaktır. Böyle bir sonuç şaşırtıcı olmayacaktır, çünkü yeni anayasa önerisi zaten azınlık sorununun yol açtığı bir ‘savaş havası’ içinde topluma sunulmaktadır. Bu tür bir savaş havası içinde demokratik bir anayasa geliştiren tek bir ülke yoktur.
 
Sonuç
 
Yukarıdaki değerlendirme yeni anayasanın Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen birisi adına sevinç değil, kaygı sebebi olduğuna işaret etmektedir. Türkiye, Avrupa Birliği üyelği perspektifinin harekete geçirdiği bir demokratikleşme ve yenileşme sürecinin başında ciddi bir demokratikleşme fırsatını kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
 
Türkiye solunun belki bugün bu tehlikeyi önleme gücü yoktur, ama solun anayasa eleştirisi hem şu anki kaybı asgarileştirmek hem de gelecek kuşakları meşgul edecek yeni anayasa reformlarında nereden başlanması gerektiğini belirlemek için  oldukça gerekli ve anlamlıdır. AKP bu eleştirileri ve solun Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili tarihsel katkılarını ancak kendi zararına ihmal edebilir.