≡ Menu

“Yaşayıp Gidiyoruz İşte” (Semih Gümüş)

Sanırım kültür tartışmasını da yeterince yapamıyoruz. Geçen yüzyılımıza dalıp şimdiki toplumun nasıl bir kültür içinden çıktığına ilişkin toplumbilimsel araştırmalar var, onlara dönüp bakabiliriz ama gene de sözgelimi günlük yaşam kültürüne ilişkin nitelikli çözümlemeler pek az. Kültür tarihi asıl olarak saray tarihçiliği çevresinde dönerken sıradan insanların hayatına sokulmakta pek istekli olmadı. Cumhuriyet döneminin gönüllü ya da zorla verilmiş kültürü de kendiliğinden onaylandı ve egemen bir kültür olarak onun dışına çıkılmasına da pek hoşgörüyle bakmadı. Bugün de kültür, üstüne kafa yorulan sorunlardan sayılmaz. Yaşayıp gidiyoruz işte. Büyük bir hızla. Üstelik bireyliğimize bunca saldırı altında, kendimizi korumakta bile güçlük çekerek.

parcalanmis zamanlar semih gumus radikal kitap

Eric Hobsbawm, bütün hayatı boyunca Marksizm içinde kalmış ve siyasal tarihin öteki tarihçilerce el atılmamış yanlarını farklı bir bakış açısıyla nesnelleştiren, günümüzün en önemli tarihçilerinden, aynı zamanda kültür tarihçisi. Hobsbawm, ölümünden önce yayına hazırladığı, Parçalanmış Zamanlar: 20. Yüzyılda Kültür ve Toplum kitabında, birbirinden uzak zamanlarda yazdığı kültür yazılarını bir araya getiriyor. Daha çok 1990’lardan günümüze uzanan yazılar. Kitabın asıl sorunu, 20. yüzyılda ve aynı zamanda çok yakın geçmişimizdeki kültürel değişimlerin dinamiklerini çözümlemek.

Bilimsel teknolojik devrim ve sanatlar

Kültürün bilimsel teknolojik devrime bağlı olarak aldığı yeni biçimler, belki de bugün en çok anlaşılması gereken kültür sorunlarıdır. İlkin, geçen dönemlerin sorunlarına hiç benzemeyen olguların epeyce şaşırtıcı oluşu, onları anlamayı güçleştiriyor. İkincisi, bu kez çok hızlı bir değişim var ve birini anlamadan gelen ikincisi daha da bir şaşırtıcı bir durumla karşı karşıya getiriyor.

Hobsbawm, “Bizim ülkemizde sanatları karakterize eden şey, sanatların tarihsel bakımdan eşsiz nitelikteki teknolojik devrime, özellikle de iletişim ve yeniden üretim teknolojilerine bağımlı olmaları ve onlarla dönüşüme uğramalarıdır,” diyor.

Dün sinema, televizyon vardı, sonra dünyanın iki ucunu birleştiren iletişim araçları sanatı ve kültürü kültürü değiştirmeye başladı. Sonra sesi gömlek cebimizde taşıyabildiğimiz bir aşamaya geldik. Bugün bilişim ve internet teknolojilerinin medyayı üçüncü büyük güç olmanın da ötesine geçiren niteliğiyle ve sosyal medya gibi yepyeni olgularla karşı karşıyayız. Dünyanın görünümünü değiştiren medyanın yerine geçen sosyal medya bu kez demokratik hayat alanları yaratmaya başladı. Görünüm etkileyici. Yirminci yüzyıldaki bu hızlı gelişme neredeyse kendinden önceki bütün yüzyılların toplamına eşitken, şimdi bir on yılda, yüz yıldakinden daha çoğu üst üste yığılıyor. Bu tuhaf birikimin altından kalkmaktan değil, belki de yalnızca altında kalmaktan söz edeceğiz.

Müzik ve edebiyat, sanatın sanat oluşunun başlangıcında yer alırken, neden sonra görüntüyü ve teknolojiyi kullanan öteki sanatlar, kültürün toplumsallaşmasında önemli roller oynadı. Hobsbawm, edebiyatın Gutenberg ile birlikte kendini mekanik yeniden üretime uyarladığını belirtiyor. Yazılı edebiyatın kültürün oluşumuna en önemli katkıyı da böylece yaptığını söyleyebiliriz. Neden sonra piyasa keşfetti edebiyatı. İkinci savaş sonrası dünya yeniden biçimlenirken insanın yitip giden değerleri yerine, bitip tükenmiş Avrupa’nın, yıkılmış bir kültürün yeniden inşası için piyasa ve popüler kültür canlandırılmaya çalışıldı ve bu bütün sanatları değişmeye zorladı.

Baskı teknolojilerinin gelişmesi ve kitabın yaygınlaşması, yazılı kültürü demokratikleştirmiş de oldu ama Hobsbawm 19. yüzyılda çevirmenlerin altın çağının yükselişiyle birlikte, bu demokratikleşmenin parçalanmaya uğradığını belirtiyor. Çevirinin Shakespeare, Dickens, Balzac ya da büyük Rus yazarlarını burjuva kültürünün ortak mülkü haline getirdiğini belirtiyor. Üstelik bu arada, görüntünün gücü karşısında yazı geri çekilmeye de başlamıştır. Popüler yazarların ve kitapların, nitelikli edebiyatın karşısındaki gücü de her şeyden önce görünürlükten gelmiyor mu?Okurlar, sürekli karşılarında gördükleri yazarlar ve kitaplar karşısında, nitelikli edebiyatı gerçekten temsil eden yazarları ve kitapları görmüyor bile.

Öte yandan, dijital teknolojinin kitabı alıp bambaşka bir şeye dönüştürmesi de var. Böylece kitap internet aracılığıyla ya da dijital kitap okumak için geliştirilmiş cihazlarla sayısız insanın önündeki ekrana geliyor. Bunu abartıp geleceğin yalnızca bu gelişmede olduğunu öne sürmek de, bundan korkup mahvolduk demek de anlamsız aslında. Hobsbawm da aynısını söylüyor. E-kitapların yalnızca karşılaştırılamayacak kadar büyük depolama olanağı yaratma üstünlüğü var. Yoksa okunurluk bakımından basılı kitapla aşık atacak özellikleri yok. Dijital teknoloji, basılı bir kitabın okunurluğuyla şu anda yarışamıyor, basılı kitap kadar pratik de değil. Kitabı elinizde taşımak, cebinize koymak, onunla birlikte yaşamak çok daha kolay, onu ara sıra şarj etmeniz de gerekmiyor. Üstelik basılı kitabın muazzam dayanıklılığı yanında, e-kitaplar ve okuyucuları her an bozulabilir, okunmayı olanaksızlaştıran bir sorunla karşılaşabilir.

Bugün etkisini koruyan ikinci güzel sanatın mimari olduğunu belirtiyor Hobsbawm. Çünkü gelecekte de insanlar binalar olmadan yaşayamayacak ve lüks sanat tüketiminin dışında, mimariye zorunlu olacak. Şu var ki, yirmi birinci yüzyılın binaları büyük olacak. Devletler büyük yapıları güçlerinin göstergesi olarak tasarlayacak. Büyük şirketlerin kültürleri gökdelenleri gerektirecek. Büyük spor alanlarıyla stadyumların, uluslararası otellerin ve alışveriş merkezlerinin devasa binalarının, içinde yaşadığımız zamanın mimari anlayışı olacağını belirtiyor Hobsbawm. Sanatı öteleyip iktidarı öne çıkaran bu anlayış, kendi kültürünü de yaratmaktadır. Mimarinin günümüzün kültürünü değiştiren en etkili alanlardan olduğunun göstergesi, yaşadığımız şehirdir. İstanbul’a bakınız, bu şehri olduğundan bambaşka ve çok çirkin yapan en önemli neden mimari, yani yeni yapıların şehrin doğasını ezen biçimleri değil mi.

parcalanmis kapak (1)

Müziğin de yeni yüzyılda insanın yartıcılığına gerek duymadan üretileceği söylenebilir mi? Elektronik, müziği çoktan başkalaştırdı. “Klasik müzik esasen ölü bir repertuarla varlığını sürdürüyor,” diyor Hobsbawm. Klasik müzik konserlerinin dinleyicileri yaşlı kadınlar ve ekeklerle sınırlanmaya başladı. Gençler gitgide uzağa düştü. Öte yandan, değil bugün, yirminci yüzyılda doğmuş büyük bestecilerin sayısı bile birkaçı geçmiyor. Bütün zamanların en iyi yüz rock albümünün tamamının 1960’lardan kaldığı görülüyor. Öyleyse şimdiki zamanların müziği nasıl bir yaratıcılık ve kültür eşiğine takılıp kalmıştır ve kulaklarımızın kötü eğitilmesine neden olurken niçin ayakta duramamaktadır.

Kavramsal sanat orada da, burada da sanatın değil, düşüncenin konusu olarak görülmeye başladı Marcel Duchamp’ın pisuvarı yeni sanatın ne olduğunu göstermiyor, sanatı yok sayıyordu. Enstalasyonlar, videolar da aynı bağlamda. Sanat, yirminci yüzyılın sonlarına doğru elden ayaktan düşüp kaldırımlara serilince sanat olmaktan da çıkmaya başladı. Postmodernizm bu yeni kültüre karşılık verdiği için yaşamaya başladı ama onun da sanatın kendisi değil, fikri olduğu biliniyor.

Parçalanmış Zamanlar, bu ilgi çekici ve elbette çok önemli bir dizi sorunu irdeliyor. Her zaman özgün bir kültür tarihçisinin bakış açısıyla.

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz