≡ Menu

“Terry Eagleton’la Söyleşi: Psikaanaliz, Modern Metafiziktir”(Aykut Tunç Kılıç – Mehmet Evren Dinçer, Mesele, Sayı:6, 2007)

Sorularımızı iki grupta topladık; birincisi sizin çalışmalarınız, ikincisiyse son dönemde yaşanan siyasal gelişmelerle ilgili. Önce sizinle ve çalışmalarınızla ilgili sorularla başlayalım. Function of Criticism (Eleştirinin İşlevi) adlı kitabınızda İngiltere özelinde eleştiri geleneğini masaya yatırıyor ve diyorsunuz ki: “Eleştiri mutlak duruma karşı verilen savaştan doğar ve işlevsel eleştiri bugün burjuvaziyle savaşmalıdır.” Yirmi yıl ve pek çok çalışmanızdan sonra bugün, eleştirinin kitabınızda üzerinde durduğunuz bu görevi, bu zorunluluğu yerine getirebildiğini söyleyebilir misiniz?img701
 
Bence var olduğu tarihsel koşullar sebebiyle eleştirinin bunu başarabilmesi oldukça zordu. Ancak bunu yazdığım dönemden bugüne, edebiyat eleştirisinden kültürel alandaki eleştirel teoriye doğru bir kaymaya tanık olduk. Said’in, Jameson’ın, Zizek’in eleştirel düşüncesine doğru. Bu dönemde kültür meselesi, yalnızca postmodernizme dair değil, aynı zamanda çokkültürlülükle ilgili olarak da son derece merkezi bir yere konuşlandı. Dolayısıyla, eleştirel düşüncenin ilgi çekici yanı neredeyse tamamen buradan geliyor.
 
Bir bakıma eleştiri, ya da belli birtakım eleştirel yaklaşımlar, kendilerini yeniden işlevsel bir halde buldular. Tabii ki edebiyat eleştirisi bir düzeyde devam etmekte. Fakat bence enerjinin nerede olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir nokta ve bu enerji bugün edebiyat eleştirisinin dışında bir yerde.
 
Edebiyat eleştirisinden söz etmişken, hem tematik, hem teorik çalışmalar ortaya koyduğunuzu görüyoruz. Bu çalışmaların temelinde sizin için vazgeçilmez olan bir metodolojik yaklaşım var mı? Örneğin, Shakespeare ya da Walter Benjamin’le ilgili biyografik çalışmalarınızda eleştirel ideoloji ya da estetiğin ideolojisi (ideolojik estetik) yaklaşımlarını mı benimsediniz? Diğer bir deyişle, Terry Eagleton’ın eleştirel düşüncesine mahsus bir özellikten söz edilebilir mi?
 
Benim eleştiriye ilişkin teorik çalışmalarım ile bilfiil eleştiri pratiğim arasında yakın bir ilişki olması gerekiyor. Aslında, belki de bu ikisi arasında az da olsa endişe verici bir boşluk olageldi. Buna neyin sebep olduğunu ben de tam olarak bilmiyorum. Tabii edebiyat üzerine, İngiliz romanı, şiirsellik, vs. üzerine yazdıklarıma bakıyorum…
 
İngiliz romanı üzerine yazdığım kitap, büyük oranda siyasal-ideolojik meselelerle ilgili. Şiirsellik üzerine yazdığım kitapsa çoğunlukla şiire ve tekniğe dair bir çalışma. Ve tabii bir de, eleştiride yakınsamaya yönelik paradigmatik eylem; bir bakıma ben kendi çalışmalarımda bu unsuru arıyorum. Teorik kaygı daha teknik ve yerel bir çözümlemeyle nasıl bir araya gelebilir? Öğrencilerime de bunu yapabileceklerini öğretmeye çalışıyorum…
 
O halde bu söylediklerinize ilave olarak çalışmalarınızla ilgili bir soru soralım. Çünkü biliyorsunuz, Agora Kitaplığı Walter Benjamin üzerine yazdığınız kitabı yayımlayacak. Sizin de çok iyi bildiğiniz üzere, gittikçe daha fazla insan Walter Benjamin’i tanıyor. Walter Benjamin’in devrimci eleştiriye doğru bir eğilimi olduğu görüşündesiniz. En azından Benjamin’in bir Marksist mi yoksa Yahudi bir entelektüel mi olduğu tartışmasına sizin verdiğiniz cevap bu. Son dönemde gelişen Benjamin yazını yığınına ilişkin fikriniz nedir? Neler tartışılıyor ya da neler ihmal ediliyor?
 
Benjamin endüstrisi yaklaşmakta olabilir; yaklaşıyor da… Zannediyorum bu kısmen Benjamin’in tarzından kaynaklanıyor. Benjamin bir dolu farklı insan ve farklı mesele üzerine pek çok açılardan yazılar kaleme aldı. Bunlardan birçok yönden faydalanılabilir. Kendisi de başkalarının yazdığı metinleri okumaya çalıştı. Ama bana kalırsa, Benjamin’le ilgili bilhassa yeni olan şey, eleştiriye dair ilk sorunuza kadar uzanıyor.
 
Her şeyden önce Benjamin, eleştirinin rolünü yeniden düşünüyor; bir başka deyişle, devrimci eleştirinin yalnızca farklı tutumlar almakla, sözgelimi farklı geleneklerde yer almakla yetinemeyeceğinin farkına varıyor. Eleştiriler yeniden-işlev görmek zorunda. Aslında Benjamin şanslıydı da, Almanya’da revaçta olan kitlesel bir emek hareketinin, sosyalist bir hareketin olduğu bir dönemde yaşadı. Elbette Brecht de var. Aralarındaki ilişki dikkate değer.
 
Biliyorsunuz, Benjamin, var olduğu siyasal hareket ve tarihsel an sayesinde eleştirilerin daha geniş kapsamlı birtakım işlevlerini görebildi. Bu anlamda bizler siyasal bakımdan onun kadar fırsata sahip değiliz. Çok sayıda farklı ihtimal söz konusu değil.
 
Benjamin o çok heyecan verici zamanlarda, Bolşevizmin bilgisini derinden hisseden bir anı yaşadı. Ve yine eleştiri ve sanatçı ilişkisi meselesi, formalistlerle, fütüristlerle, vs. ilişkilere dönüştürüldü. Bu tarih, İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatta kalamadı. Yalnızca sanat ve sanatçı değil, aynı zamanda eleştiri ve teori de ve bunların toplumsal işlevleri de yeniden düşünülecekti. Biz bugün o geleneğin bilgeliğini ortaya koyduk. Arkamızda bu miras var; ancak bizler çok farklı bir durumdayız. Daha dar edebiyat eleştirilerinden daha kapsamlı bir alana kaymak üzerine konuşmuştum; bana kalırsa yapabileceklerimizden biri bu… Jameson’ın çalışmalarını düşünün; Marksist eleştiriyle başladı, ancak daha sonra popüler kültür, mimari, vs. üzerine farklı çalışmalar yaptı. Bunlar Benjamin’den elimizde kalanlardır…
 
Siyasal gelişmelere bakacak olursak, Bu hafta sonu Türkiye’deki gelişmelere tanık oldunuz. Ankara’da büyük bir miting vardı. Bununla ilgili bir soru sormak istiyoruz: Bu pek çok meseleyi de içine alıyor çünkü. İdeoloji meselesi… İdeolojinin veciz bir tanımını yapmaya pek istekli olmadığınızı farz ettiğimiz için, bu noktayı bugün siyaset sahnesine egemen olan somut ve son derece acil iki siyasal sorunla birlikte tartışmak istiyoruz. Örneğin bizler, bu köktenci eğilimi -sözel içeriği, solu bile bu siyasal iklimle bütünleştirecek biçimde- anti-emperyalizm ve yurtseverlik olan, dışlayıcı bir Türk etnik milliyetçiliği olarak deneyimlemekteyiz. ‘Üçüncü Dünya’ denen alanda savaş sonrası sömürgecilik-karşıtı hareketlerin ilerici özelliğini ve milliyetçi içeriklerini her fırsatta vurguluyorsunuz. Bugün bu anti-emperyalizm vurgusunun, 11 Eylül sonrası bütün dünyada giderek büyüyen köktenciliğin yerel bir yansıması olarak, katı biçimde milliyetçi ve ırkçı-dışlayıcı bir tınısı var. Özellikle de Irak işgalinin ardından… Emperyalizm ve anti-emperyalizm kavramlarının yükselişini ve bu siyasal iklimlerle solun ilişkisini değerlendirebilir misiniz?
 
Bence ideolojinin ölümü, ya da ideolojinin sonu çığırtkanlıklarının hemen hemen aynı zamana denk gelmesi ironik biçimde merak uyandırıcı. Bana kalırsa, buradaki bağlantıyı herkes görmek durumunda; bu yalnızca bir tesadüf değil. Batı’daki bazı unsurlar, azamet ve zafer duygusuyla artık tarih ideolojisine gerek kalmadığını ilan ediyorlar. Azametten kastım, bunun daha az fırsata sahip olmuş olan diğer ulusları etkileme ve ideolojik bir tepki yaratma biçimi. Bazı ulusların bu tür bir güce direnç gösterdiği farklı ve yeni bir tarih ortaya çıkarılıyor. Sorduğunuz soru, solun bu hareketle mi yoksa…
 
Belirli bir siyasal iklim söz konusu. Biz bunu Türkiye’de fazlasıyla hissediyoruz. 11 Eylül’ün ardından imparatorluk ve emperyalizm kavramları Türkiye’de çokça konuşulur oldu. Aslında küresel düzeyde de durum bu, akademisyenler de bu konunun üzerinde fazlasıyla durdular…
 
Emperyalizmle birlikte anti-emperyalizm kavramı da…
 
Evet, bununla yakın ilişkisi olan anti-emperyalizmin daha çok dışlayıcı ve aynı zamanda etnik karakterde olan milliyetçilikle bağı oldu.
 
Evet. Anti-emperyalizm bir bütün olarak ilerici değil. Bunu aklımızda tutmamız gerekir. Biz kendi dönemimizde bunun örneklerini yaşadık. Bir taraftaki yeni bir emperyalizmle, diğer taraftaki direniş ve tâbiyet biçimleri arasındaki katı diyalektiğin tuzağına düşme tehlikesi altındayız. Pragmatizm, köktencilik, emperyalizm, milliyetçilik… Sosyalizmi bu anlamda güvenli kılan bir şey var; bu taşlaşmış diyalektiğin dışında, farklı bir konumu var. Mesele belki de kısmen, milliyetçiliğin modernitenin en büyük siyasal hareketlerinden biri olagelmesi.
 
Demek istediğim, milliyetçilik Amerika’yı Vietnam’dan atmayı da kapsıyor, Nazileri de. Dolayısıyla, baştan aşağı çelişkilerle dolu bir hareket. Bütünlüklü bir biçimde milliyetçiliğin politikalarından bile söz edemeyiz. Söylenebilecek olan, milliyetçiliğin küçük burjuva için emperyalizm karşısında, aynı zamanda sosyalizm karşısında kendi çıkarlarını korumaya yönelik klasik bir yol olageldiği. Bu anlamda belirsiz bir yer işgal ediyor. Bizim kırmamız gereken nokta bu; çok zor olmasına rağmen.
 
Çünkü şüphesiz, küresel güçlerin yerel üzerindeki baskısı ne kadar artarsa, yerel güçler de o kadar savunmacı stratejiler, ya da bütünüyle savunmacı ideolojiler uyguluyorlar. Aynı fenomene Batı’da da tanık oluyoruz. Dünya çapında bilinen solcu entelektüeller, Christopher Hitchens ve diğerleri… Irkçılık, ya da nasıl desek, etnikçilik görünür hale geldi. Hitchens bence ilginç bir vaka ve Rüşdi olayıyla bir bağı var. Hitchens, Rüşdi’nin çok yakın arkadaşıydı ve bana kalırsa fetvanın kimi Batılı açık fikirli entelijensiya üzerinde son derece tuhaf bir tesiri oldu. Biliyorsunuz, o zaman akla gelebilecek en dar kafalı yaklaşımları sergiledik. Biz ve onlar, Batı ve Doğu… Ötekilikten söz eden insanlar birdenbire bu yönde tepkiler verdiler. Dolayısıyla, bu sol adına da zor bir zamandı…
 
Ya Batı dışındakiler, Batılı olmayan toplumlar? Örneğin, Kuramdan Sonra adlı çalışmanızın giriş kısmında, savaş-sonrası dönemde yegâne Batılı devrimci hareketin sömürgecilik-karşıtı hareket olduğunu belirtiyor ve bu sömürgecilik-karşıtı hareketlerin milliyetçi içeriklerinin altını çiziyorsunuz… Fakat bilhassa 11 Eylül sonrası dönem bağlamında aynı ya da benzer sömürgecilik-karşıtı, sömürgecilik-karşıtı değil ama emperyalizm-karşıtı hareketlerin tınısında bir fark var…
 
Bir düzeyde belirsizlik hep vardı, değil mi? Dolayısıyla, klasik anlamıyla sömürgecilik-karşıtlığıyla bugünkü anti-emperyalizm arasında belli bir devamlılık var. Tabii belirgin farklar da söz konusu. Parti değişti; yani, yerel düzeyde emperyalistlerle savaşan parti yerine bugün, emperyalizmin ABD’yle birlikte çalışan küresel bir gardiyanı var. Dolayısıyla, eksen değişti; ona yönelik direnişler de değişti.
 
ABD’ye baktığımızda, Amerikalıların çok eğlenceli insanlar olmadıklarını göz önüne alırsak, siyasal iklimin onlar açısından bile genellikle iç karartıcı olduğunu söylemek mümkün… Bunu Irak meselesini kastederek söylüyorum. Durum onlar adına iç karartıcı; çünkü savaşı kaybediyorlar. Fakat onlara biraz aşağısını hatırlatmak isterim; bütün kıta sola kayıyor… Latin Amerika’dan söz ediyorum.
 
Tam da Kuzey tarihin ölümünü, Amerika’nın egemenliğini ilan ederken bütün toplumsal hareketler Güney’de yerlerini alıyorlar. Ama bana kalırsa bu çok ilginç, öyle değil mi? Afrika’nın klasik sömürgecilik-karşıtı hareketleri sona eriyor; ama bu durum Asya’da ve Güney’de varlığını sürdürüyor. Asya serpilip gelişiyyor; bir anlamda bu alışılmadık bir durum. Hareketin geleceği çok net değil, siyasal durum hâlâ çok belirsiz; ama onlar tarihin ölümü çığırtkanlıklarını duymadılar.
 
Anti-emperyalizm meselesinin ötesinde, solun şu anki durumuna dair bir sorumuz daha var… Görünen o ki, etik ile politika arasındaki ilişki gittikçe daha fazla vurgulanıyor. Bizce bu anti-emperyalizm meselesi kadar olmasa da Türkiye siyasetinde, sol siyasette oldukça etkili. Siz de kitaplarınızda bu nokta üzerinde duruyorsunuz. Örneğin, Postmodernizmin Yanılsamaları adlı kitabınızın sonuç bölümünde bu yaklaşımın değerini vurguluyorsunuz. Fakat vicdan, tutum meselesi, özellikle Türkiye’de sol politikaların kimi noktalarında merkezi bir yere oturdu. Dünya da aynı yoldan gidiyor. Bizce bunun sol politikalar açısından kimi tehlikeli sonuçları olabilir. Çünkü bazen solun sınıf gibi, toplumsal meseleler gibi vurgularını ortadan kaldırıyor. Fakat sizin yazdıklarınızda bu dönemde etiğin önemini vurgulamanın ne kadar gerekli olduğunu her zaman okuyoruz. Aslında şunu sormak istiyoruz: Metafizik düzeyde siyaset için yeni bir zemin arayışı mı var?
 
Pek çok insanla birlikte etik dönemecine yöneldik. Bunun tam bir hata olduğunu söyleyen Friedrich Jameson hariç. Fakat Jameson, Marx’ın da zaman zaman düştüğü büyük bir hatayı yapıyor. Ahlâkiliği ahlâkçılıkla karıştırıyor. Ben ahlâkçılıktan, siyasal çözümlemenin yerine ahlâki çözümlemeyi koyma geleneğini anlıyorum. Bence Marx kimi zaman ahlâkiliğin bu olduğunu yazdı. Jameson da böyle düşünüyor denebilir.
 
Bana kalırsa yapmamız gereken, Aristoteles’den başlayarak tam anlamıyla ahlâkiliğin, siyasal analizden ve meselenin başka bir boyutu olan kültürel analizden ayrılamayacağını göstermek. Etik hususundaki bu yeni kaygı, kısmen yaşanan darboğazların ortaya çıkardığı bir durum; yani, siyasal baskılar bitince başka bazı şeyleri düşünmek için daha fazla zamanınız, keyfiniz olur. Dolayısıyla, bir anlamda bu siyasal bir darboğazın sonucu.
 
Öte yandan, siyasal darboğazların avantajlı yanları da var, bu konuda diyalektik düşünmek isterim, zamanınız ve enerjiniz varsa belli bir siyasal bir mücadele ortaya koyarsınız. Çok şey vadeden bir durum olmasa da solun bu avantajı değerlendirmesi gereklidir. Kimi zaman sol, zafer kazandığını düşünmekte fazla aceleci davranıyor ve dolayısıyla ‘bizim buna ihtiyacımız yok, bunun bizimle ilgisi yok’ diye düşünüyor. İyimserliğin azaldığı bir dönemde biraz tasfiyeci, dışlayıcı bir durum. Sol, en azından daha mütevazı olabilmeli.
 
Batı sınıf, ırk ve cinsiyet oluklarında sıkışıp kaldı. Bizim çalışmalarımız bunları genişletme teşebbüsleri oldu. Örneğin, tragedya üzerine yazdığım kitapta büyük ölçüde buna kalkıştım. Kimi zaman kendimi Maverick üzerine bir şeyler yaparken buluyorum. Sürekli olarak ortodoks solun sınırlarında dolaşmaya çalışan biri…
 
Bu arayış ve ahlâkilik üzerine bu vurgu siyasal bir zemine de yol açabilir mi? Bunu siyasal bir zeminle de ilişkilendirebilir miyiz?
 
Evet. Bana en zor gelen meselelerden biri siyaset ile etik arasındaki ilişki. Bence bu soruya verilen o klasik liberal cevabı hepten reddetmek zorundayız. Doğrusunu isterseniz, reddediyoruz da… Fakat bana kalırsa, aralarında hâlâ işleyen bir ayrım var. Siyaset, insanların nasıl bir arada yaşayacağıyla ilgilidir. Fakat belli bazı değerler ya da karşı değerler uğruna yaşarlar ve etiğin de bakmaya çalıştığı yer burasıdır. Tabii toplumsal bağlamından koparmadan.
 
Tragedya üzerine yazdığım kitapta bir ölçüde yapmaya çalıştığım gibi, acı, ölüm, ölümlülük, sonluluk gibi özünde evrensel olan meselelere bakmak… Belki biri çıkıp dünyanın ahlâkının bozulduğunu söyleyebilir; ama bence sol cesur olmalı. Benim çalışmamda yapmaya çalıştığım bu. Aslına bakarsanız, temalarla ilgili çalışmalar yapmak artık çok da revaçta değil. Tragedya, ölüm, din, ilahiyat, etik… Bu noktalara dikkat etmeliyiz. Bize neler söylediklerini görmeye çalışmalıyız.
 
Kutsal Terör adlı kitabınızın giriş bölümünde üzerinde durduğunuz da bu. Sizce solun etikle ilişkili meselelerdeki bu kaygısı, sizin ilgi noktanızla bir paralellik taşıyor mu? Ya da sizce başka kaynaklardan mı besleniyorlar?
 
Bence yakın zamandaki etik ilgisi büyük oranda psikanalizden geliyor. Zizek’te bu var, Alain Badiou için bu çok geçerli değil. Fakat bir anlamda, psikanalizin modern metafizik olduğunu söylememe izin verin. Geleneksel metafiziğin işlevine hizmet etmek üzere işe kondu. Lacan’ın üç meşhur kategorisini, ‘hayali’, ‘sembolik’ ve ‘gerçek’ kategorilerini düşünürsek, her etik teorisinin bu kategorilerden biriyle ya da kombinasyonlarıyla uyum gösterdiğini söyleyebiliriz.
 
Psikanaliz ne arzuladığımızla, nasıl arzuladığımızla ilgili derin sorular soruyor. Bir anlamda bunlar, bugün yeniden sorulan geleneksel teoloji soruları. Eksik dogma fikri bana şaşırtıcı gelmiyor. Dili şaşırtıcı olabilir ama fikrin kendisi değil. Daha çok süreklilik var. Bence her zaman insanların düşündüğünden daha fazla süreklilik mevcut. Ben özgün kırılmalar olduğu noktasında şüpheliyim. Özne, eksiklik, merkezi olmayan arzu… Teolojinin de bunlarla bir sorunu yok. Aslında ortak tarih bu.
 
Modernitenin pek çok yönünde, yerinden edilmiş teoloji var. Sonsuz birlik, öz kimlik, öze ilişkin kavramlar… Bir anlamda, tanrının küçük bir modeli aslında. Eğer çok üzerinde düşünmeden konuşacak olsam, tanrının ölümünün sanatın doğumuyla çakıştığını söylerdim. Bence bunda doğruluk payı da var. Ve modernite, tarihle ilgili olarak dışlayıcı. Her şey on dakikada olup bitiyor ve antik tarih oluyor…
 
1990’ların başında kimlik politikalarından, sınıf politikalarından söz ediyorduk. Bizce daha derinlerde bir şeyler oluyor. Kültür meselesi… Şöyle de bağlayabilir miyiz; bu etik arayış, siyasal olanın yerini kültürel olanın almasına karşı bir önlem mi?
 
Evet, evet…
 
Fakat örneğin, Zizek’in siyaseten doğru olmaya karşı argümanları… Siyaseten doğru olmayı tamamen reddediyor. Fakat arada da bazı noktaları gözden kaçırıyor. Örneğin, çokkültürlülük. Ağır bir mesele ve bütün dünyada aynı biçimde tartışılması mümkün değil. Özdeş bir konu değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 
Bence Zizek’le ilgili olarak haklısınız. Fakat Zizek’in çalışması ısrarla daha az kültürel, daha fazla siyasal hale geldi. Kültürcülüğün güçlü bir eleştirisini ortaya koydu. Burada çok önemli bir yerinden etme olduğu konusunda onunla tamamen aynı kanıdayım. Ve bence kültürün birincil mi yoksa ikincil öncelikte mi olduğuna dikkati çekmek çok zor. Meseleye diyalektik yaklaşan ve örneğin ‘tabii ki kültür olmadan bir hiçiz, ama kültür her şeyin sonucu ve temel noktası değil’ diyen çok insan yok. Ve bunu söylediğinizde ekonomizmle, biyolojizmle, vs. suçlanırsınız.
 
Kültürcülük de son derece indirgemecidir, bunu her zaman söylerim. Bence somut durumumuzla ilgili önemli bir nokta da bunun doğrudan bakabilmemize izin vermediği. Sürekli olarak asıl noktayı kaçırdığımızı düşünürüz. Kültürü gereğinden fazla vurguladığımızı ya da hafife aldığımızı… Fazla kültürcü olmak ya da kaba materyalist olmak… Bu da yine o kırmamız gereken taşlaşmış diyalektiklerden biri. Kültüre hakkını vermek, ama en başta, bütün iktidar mücadeleleriyle birlikte doğal, maddi hayvanlar olduğumuzu teslim etmek.
 
Hafıza kaybı siyasetinden söz ediyorsunuz ve bir ayrım yapıyorsunuz: iyi ve kötü ayrımı. Özellikle solda dogmatizmin eleştirisi söz konusudur. Bu tabii ki bizim için iyi; feminizm, Sovyetler Birliği’nde yaşananlar, vs. Ama aynı zamanda bir siyasal angajman sorunu var. Yalnızca şunu sormak istiyorum: Tarihsel dogmatizmin tek alternatifi hafıza kaybı mı? Örneğin, insanlar sokaklarda haykırıyorlar ama siyasal düzeyde hiçbir şey yapmıyorlar. Bilhassa Avrupa’da…
 
Evet. Bence postmodernistler ile belli türde milliyetçiler arasında bölündük. Bazı insanlar hatırlayamıyor, bazılarıysa algılayamıyor. Bunlar madalyonun iki yüzü gibi ve birbirleriyle itişmeyi sürdürüyorlar. Ve iki tarafta da eksik olan aracı kavram, Benjamin’in ‘devrim olarak hatırlama’ kavramı. Ve evet, bu siyasal angajman eksikliği konusunda haklısınız.
 
Ama kimi zaman seyahat ederken gençlerle konuşuyorum; bana çarpıcı gelen nokta, durumun her yerde benzer olması. Küresel düzlemde pratik mücadele ve görmezden gelme söz konusu. Yine pek çok sorunda olduğu gibi bu da bizim zamanımızın bir sorunu, öyle değil mi? Yani sadece bir irade meselesi değil. Kolaycılık gibi görünüyor belki ama insanlar acilen siyasal olmaları gereken bir durumda siyasallaşıyorlar. Neredeyse evrensel bir ilke gibi… Bu noktada ben karamsar değilim. Doğrusu ne fazla iyimser, ne de fazla karamsarım; gerçekçiyim.