≡ Menu

“Tarık Ali ‘Ayna Korkusu’nda Bizim Tarihimizi Anlatıyor” (Ahmet Yıldız)

“Kasvetli bir boşluk içinde yaşıyoruz ve bu yüzyıl neredeyse sona ermek üzere. Yüzyılın tutkusunu da soğukluğunu da yaşadım ben. Donmuş tundraların ötesinde güneşin battığını gördüm. Gerçi kaderime lanet etmemeye çalışıyorum, ama bunda çoğunlukla başarılı olamadığım açık. Ne düşündüğünü biliyorum, Karl. Sen tarihin bana verdiği cezayı hak ettiğime inanıyorsun. (…) Ben senin yaşındayken annemle babam cennete giden yollardan söz ederlerdi. Onlar, cenneti indirecek köprüden başka bir şey olmayan, çok özel bir sosyalist yol inşa ediyorlardı. Hiç ses çıkarmadan aşağılanmayı, yoksulların sürekli küçümsenmesine göz yummayı reddetmişlerdi. Ne kadar da talihliydiler, oğlum. Böyle hayaller kurmak ve yaşamını onları gerçekleştirmeye adamak, şimdi sadece sana ve senin temsil ettiğin dünyaya değil, aynı zamanda daha iyi bir dünya yaratmaya ihtiyacı olan, gelgelelim bugünler hayal bile kuramayacak kadar korkutulmuş milyarlarca insana göre ne kadar çılgın görünüyorlar.”

ayna korkusu

Ayna Korkusu, artık yoğunlaşmış bir şiirsel dizelerin imgeleri niteliğinde kalmış yukarıdaki tümcelerden sonra, ağır ve dokunaklı bir tarihin içine dalıyor ki bu anlatılan “bizim tarihimiz”dir! Edebiyata “zevk alma” nosyonu kapısından değil de “politik” bir kapıdan giren bizim kuşak edebiyatçıları için Ayna Korkusu romanı -narsist bir etkiyi de sayarsak- yıllar sonra karşılaştığımız bir başyapıt gibi.

Büyük bir yenilgiden, insanın, canla başla inşa ettiği bir binanın, gözlerinin önünde ihanetler, beceriksizlikler, yeteneksizlikler, düşmanın saldırıları karşısında her gün bir tuğlasının tek tek sökülerek yıkılmasını görmesi kadar acı verici başka ne olabilir? İşin içinde inanç, kan, ter varken üstelik. Ayna Korkusu öteki tarafın romanı, yani binanın içinde bulunanların gözünden Avrupa solunun “yükselişinin ve alçalışının” hikâyesine içeriden bir bakış. Biz hep dışındaydık. Kuşatan ülkelerin soluyduk. O bina hep bilinmez ve idealist bir yapıydı bizim için, aslında canımızı vermeye hazırsak da kıyısına köşesine yaklaşabildiğimiz bir yapıydı.

Tarık Ali Ayna Korkusu‘nda bizim için yine de heyecan verici o kutunun kapağını çekinmeden açarak, yararak içindeki hazineleri cömertçe seriyor önümüze: Bizim tarihimizi!

Korkunun Aynası

Ayna nesnesi, bilindiği gibi yalnızca yansıtır. Bakana bakanı yansıtır. Görünenler ise bir yansıtma aletine bakmadan göremeyeceğimiz şeylerdir. Ama görmüş olmanın gerçekten görmek olmadığını artık biliyoruz. Görme edimi için kullanılan aygıtların en önemli özelliği çok boyutlu olmalarıdır. Bunlar Lacan’ın formüle ettiği sistemin benzeridir.

Düşsel, gerçek, simgesel olarak adlandırabileceğimiz bu özellikleri Ayna Korkusu okurlarının romanla bütünleştikleri anlarda, yani -pek de mümkün olmayan- yazarın sustuğu, metnin konuştuğu anlarda duyumsadıklarını, sezinlediklerini söyleyebiliriz. Metin, hayata dönüşmekte, çoğu kez de tersi, hayat bizzat metnin kendisi olmaktadır. Bakhtin’in formülasyonundaki gibi yazarın metnin içinde eridiği anlara, -ki bu metni kontrol edici, denetleyici bir olgudur aynı zamanda- okurun da (metnin içine) adeta ayaklarıyla çakıldığını ekleyebiliriz.

TARIQ ALI

 

Ya da metnin içinden Tarık Ali‘nin elinin çıkıp ayak bileklerimizden tutarak kendine (metne) çekmesi, yani okuru düşünme, zaman zaman fısıltıyla, zaman zaman yüksek sesle okuma, hatta okuma anlarını uzatarak, kitaptan sanki uzaklaşarak o narsist ya da kahramanca ya da özgüven aşılayan paragrafları daha iyi sindirmeye itmesi Lacan formülasyonunun kendisidir. Bir dili kullanamaya başladığımız anda o dilin içinde içkin bir sınırlamayı da kabul ettiğimizi bilemeyiz çoğu kez. Tarık Ali‘nin, “bilişsel haritalandırma”nın “estetik” kodlaması örneği olan romanında bu sınırların aşıldığını söyleyebiliriz.

 

Roman hakkında diğer yazılar:

• “Vazgeçmeyenler” (Sennur Sezer, Evrensel, 9 Eylül 2000)
 “Korkutan Aynalar” (Serhat Uyurkulak, Cumhuriyet Kitap, 3 Ağustos 2000)