≡ Menu

Selim Temo: “Türkiye’de Yaşayan Dil ve Lehçelerde Seçmeli Yabancı Dil Eğitimi”

Türkiye’de Kürtler ve dillerine yönelik resmi ideolojinin, süreç içinde “yeni” veçheler edinse de, özlü bir dönüşüm geçirdiğini söylemek güçtür. Muktedir konumu terk etmeyen bu yaklaşıma göre bireysel haklar şeklinde formüle edilen ulusal hakların teslimi ve ölçüsü, bu heyula tarafından belirlenir. Tariften tayine uzanan süreci kontrollü şekilde yöneten odak, bir hak teslimini değil, “verilen” hakkı işlevsiz kılmayı esas alır. Son dönemde gündemde olan seçmeli ders konusu da bundan azade değildir. Peki Kürt halkının demokratik ve ulusal hakları çerçevesinden bakıldığında bu “adım” nasıl yorumlanabilir? Bu hakların reddi ve inkârı üzerine kurulan Türk akademisinin bağrında serpilen Kürt akademisinin sorunları nelerdir?

Selim Temo

Selim Temo

Bilinmeyen Dilden Yabancı  Dile

Uzun süre “olmayan bir dil” ya da “bir dil olmayan dil” şeklinde tarif edilen, hatta yokluğunun kanıtlanması için TRT ekranlarında “olmayan alfabe”si bile gösterilen (Ertürk Yöndem’in “Anadolu’dan Görünüm” adlı programı) Kürtçe, bir süre önce “bilinmeyen dil”e terfi etmişti. Varlığın adını telaffuz etmemede mahir olan bu egemen zihniyetin, Türkçe dışındaki her dili kapsayan “Türkçe dışındaki dil”, “anlaşılmayan dil” ve Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü gibi pek yaratıcı tanımlamaları da akıllardadır. Ancak egemenler bu baldan tatlı tanımlamaların tadı geçmeden “seçmeli Kürtçe” deyiverdiler! Peki elbette siyasi olan ve siyasi olduğunu asla gizlemeyen bu münkir zihniyet gerçekten de inkardan vaz mı geçti? Üstelik darbe anayasasının 42. maddesi sağlık sıhhat içinde yürürlükteyken!

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in bir TV konuşmasında bir yan cümlecik olarak sarf ettiği “Kürtçe seçmeli dersler de olabilir” ifadesi, durumdan vazife çıkarmaya neden oldu. Bakanlık ve YÖK’ün görevlendirmesiyle birtakım çalışmalar ve sınavlar yapıldı, “Kürtçe” seçmeli ders öğretmeni adayı öğrenciler alındı. Buraya kadar olumlu düşünmekte pek de sakınca yok, eğer bu iyimserlik “wishful thinking” (durumu safça umduğuna yorma) ve tercüme zihninden kaynaklanmıyorsa tabii.

Sakın Kürtçe Seçmeli Bir Dil Olmasın!

Kürtçe seçmeli, hatta seçilebilir bir dil değildir, çünkü mevzuattaki adlandırma “Türkiye’de yaşayan dil ve lehçe”dir. Aynı şekilde seçmeli Kürtçe dersi verecek öğretmen de yetiştirilemez, zira mevzuattaki adlandırma “Türkiye’de yaşayan dil ve lehçe öğretmenliği”dir (TYDLÖ). Ancak tercüme zihni ve medya “Kürtçe öğretmeni” ifadesini “yaygınlaştırma”kta gecikmedi. Gerçekte böyle bir durum yok, zira bu öğretmenler, ortaöğrenim okullarında, 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerine seçmeli “Türkiye’de yaşayan dil ve lehçe” dersleri verecekler. 12 yıla çıkarılan mecburi öğretimde sadece “ortaokul” öğrencileri bu dersleri alabilecek. Bu derslerin açılması, öğrencilerin, daha doğrusu velilerin talebiyle gerçekleşebilecek. Söz konusu talebin kaç kişinin toplanmasıyla gerçekleşeceği konusunda bugüne değin açık bir cevap verilebilmiş değil. Peki bu çocuklar Türkiye’de yaşayan dil ve lehçeleri seçmeli mi, zorunlu dersleri içinde mi, yoksa dil dersleri kontenjanından mı alacaklar? Dersin adı Türkiye’de yaşayan dil ve lehçe olsa da, statüsü “yabancı dil.” Yani öğrenci diyelim ki Zazaca lehçesini alacak, bu durumda almakla yükümlü olduğu İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillerin saatinden kısmak zorunda kalacak. 4 saat İngilizce alıyorsa iki saat İngilizce, iki saat Zazaca alacak. Şöyle formüle edilebilir: Bir Kürt ailesi içine doğan çocuk, anadilini yabancı dil statüsünde, Türkiye’de yaşayan dil ve lehçe adı altında, “12 yıllık mecburi Türkçe eğitimi”nin sadece 5-8. sınıflarında -eğer bir sınıf ya da yeterli grup oluşturacak sayıya ulaşılırsa, haftada 2 saat alabilecek!

TYDLÖ olmak için yeterli şartları taşımak da kolay değil. YÖK’ün yaptığı alan sınırlaması, son derece manidar. Zira başvuru, 5 alanla sınırlandırıldı, ki bunlardan sosyal bilgiler bölümü dışındaki 4 bölüm de (Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği, Türkçe öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı bölümü, çağdaş Türk lehçeleri bölümü) Türkçe ve edebiyatıyla ilgili. Yani ki muktedir devlet şunu demiş oluyor: “Kürtçe” öğretmeni olabilirsin, ancak eğer bir Türkçe bölüm bitirmişsen!

Buna rağmen Bingöl ve Mardin Artuklu üniversitelerine 3.500 civarında başvuru oldu. Bunun en belirgin nedeni, Türkiye’de tezsiz yüksek lisans veren okulların azlığıydı. Hele de Kürt öğrencilerin mevcut programlara kabulde yaşadıkları sorunlar bu kadar malum iken. Öte yandan bu bir ilk olduğu için kazanan adaylar 4 bin lira civarındaki ücreti ödemekten muaf tutulabilirlerdi, ancak olmadı. Bir yıllık süreçten sonra bu öğretmenlerin kadrolu mu, sözleşmeli mi olacakları belli değil. Hele ders karşılığı ücret söz konusu olursa, ki öyle görünüyor, “Kürtçe” hocalarının düşük bile değil, statüsüz bir statüye mahkûm edildikleri gerçeği ortaya çıkar.

Konuyla ilgili olarak TV8’e yaptığım kısa değerlendirmede şöyle demiştim: “Kürtçe eğitimi, seçmeli de olsa, bu şekilde formüle etmeyi, Tanzimat’tan beri değişmeyen devlet aklının devamı olarak görmek lazım. Bu akıl, talepleri absorbe etmek için onları iyice sündürdükten sonra ‘karşılar’, ancak tanınan hak öyle formüle edilir ki, taliplerce kullanılamaz!” Gittikçe sünen bu hak, yeniden üretilen resmi söylemin argümanı olur; yani “verdik ama almadılar!” Bunun bir örneği, Dêrsim’deki Tunceli Üniversitesi’nde yaşandı. 2009-2010’da seçmeli olarak verilen Kurmancî ve Kirmanckî/Zazakî (ilk iki yıl “Kürtçe” ve “Zazaca” şeklinde ayrıştırılarak) dersleri öğrencilerin % 84’ü tarafından tercih edildi. Ancak bu oran 2010-2011’de % 19’a, 2011-2012’de ise % 0’a (yazıyla; sıfır) indi.

Olgunun lansmanında da ciddi sorunlar var. Medyanın şişirdiği haberlerin önce mantıksal yönüne bakalım. Gün gün güncellenen çok sayıdaki başlığın ortak sözcüğü “rekor”du; buna göre TYDLÖ’ne rekor başvuru olmuştu. Bir şeyin rekor sayılması için, daha önce yapılan aynı etkinliği sayı ve derece gibi parametrelerle geçmesi lazım. Bunun örneği olmadığına göre bu neyin rekoru? Söz konusu haberler ve lansmanın bilgisel yanlışlığı ise, “ilk kez bir resmi kurumda Kürtçe sınav” yapılmasıydı. Oysa 2010 yazındaki “Kürtçe Okutmanı Yetiştirme Kursu”nun sınavı, bu açıdan bir “ilk”ti.

Özgürlük, Talep Etmektir

Politik yöntem olarak bir şeyi yapmamak, yaptırmamak, deşifre etmek, çözümlemek, eleştirmek, daha iyisini önermek gibi türlü girişimlerin her biri, duruma müdahale anlamına gelir. Siyasa ya da kendini muktedir sayan her “kurum”, bunlardan her birini bozgunculukla itham etse de, yurttaşlık hakları çerçevesinde doğru bir şey söylemiş olmaz. Zira halklar gibi yurttaşlar da iktidardan aldıkları, kopardıkları, aşındırdıklarıyla özgürleşirler. Bu anlamda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürtlerin talepleriyle ilgili olarak kullandığı “bitmiyor istekleri” sözü, durumu çok iyi özetleyen bir ifadedir. Bitmez, çünkü özgürlük, “iktidar”ın el koyduğu hakları talep etmek ve almakla gelişen, genişleyen, sonu gelmez bir pratiktir!

2000’li yılların başında üniversitelerde seçmeli Kürtçe talep eden ve hapis ve okuldan uzaklaştırma gibi cezalarla karşılaşan öğrenciler, bugün seçmeli derse burun kıvırıyor. Uzun yıllar Kürtçe bir devlet kanalı talep eden Kürt siyaseti, bir devlet kanalı olduğu için diyelim TRT1’den farklı olamayacak TRT6’yı istemedi, istemiyor. 1960’lı yılların başından beri Kürtçenin serbest bırakılması ve serbestçe konuşulmasını esas alan ve söylemi büyük ölçüde “dil” üzerine kuran siyasi Kürt hareketi, Kürtçenin serbest bırakıldığına ikna olmuyor. Bütün bunlar, özgürlük talebinin ulaştığı siyasi bilinç düzeyi hakkında fikir vermektedir.

Elbette devletin söz konusu argümanları tekeline alma girişimi de siyasi bir tavırdır ve kampüsün dışındaki Kürtçenin tekinsiz duruşuna bir müdahaledir. “Akademik akademizm”, epistemik iktidarını kampüsün içinde evcilleştirdiği “tehlikeli” olguları inceleyerek, çözümleyerek, tarif ederek kurar. Bu anlamda sürecin tamamlanma noktasına geldiği ileri sürülebilir. Zira Kürt enstitüleri, Kurdî-derler, Ziwan-komlar, Kürt-kavlar, Nûbihar-derlere mahsus “talep”, akademinin tekçi evrenine iktidar olarak yansıyor. Bu anlamda “ders kitabı” hazırlama, sözlük yapma, hatta hayatlarında daha önce dört sözcükle Kürtçe (Kurmancî veya Zazakî) bir cümle kurmamış Bingöl Üniversitesi “hoca”larının “Zazaca alfabe”ye altı harf eklemesi gibi olgular*, akademist algının örnekleri olarak gösterilebilir. Bu tekelleşmede Kürt siyasetinin bu konuda ret dışında bir argüman geliştirmemesinin de ciddi payı söz konusudur.

Kürt Akademisi

Kürt akademisi, tarihinde pek az muhalefet barındıran Türk akademisinin altında kuruluyor. Dil ve edebiyat eğitimi özelinde Türk akademisinin kuruluşuna bakıldığında, bir ırkçı olan Mehmet Fuat Köprülü adı öne çıkar. Köprülü, lisans mezunu olmamasına karşın müderris yapıldı ve edebiyat bölümü gibi fakültesi de onun idaresinde kuruldu. Sayıları yüzlerle ifade edilebilecek Türk dili, edebiyatı, öğretmenliği, dilbilimi, enstitüsü gibi birimler, büyük ölçüde Köprülü bakiyesidir. Peki bugün Nobel alan bu dilin kaç uzmanı, eleştirmeni, alımlayıcısı söz konusu birimlerin mezun ya da hocalarından oluşur? Türk edebiyatının belli başlı yazarlarıyla ilgili kaç master ve doktora çalışması yapılmıştır?

Bu dairedeki Kürt akademisi kurulurken, bir örnek, bir de ibret alabilirdi. Uzun yıllar Kürtçe üzerine çalışan, ama malum tarih nedeniyle akademik dereceleri olmayan isimlere akademik unvanlar verilebilirdi. Ancak aralarında değerli isimler olmakla birlikte, Kürt akademisi büyük ölçüde münkirler ya da irade gösteremeyenlerce kuruluyor. Alana, büyük ölçüde sağcı Türk zihninden neşet eden sağcı bir Kürt algısı hâkim oluyor. Buna hâkim olma değil, tayin edilme de denebilir. Ne denirse densin, özellikle medrese idealizasyonu çerçevesinde Kürt kültürü, dili ve tarihinin, son derece ideolojik bir “ikinci el sağcılık”la yeniden dizayn edildiği gözlemleniyor.

Genel olarak Kürdolojinin krizine de işaret etmek gerekiyor. Zira Kürdoloji, başından beri kriminal bir mercekle Kürtlere eğildi ve 19. yüzyıldan günümüze kadarki politik süreci odağa alarak dilsel alanla hemen hiç ilgilenmedi. Bunun iki veçhesinden söz etmek gerekiyor: 1. “Kürdologlar” Kürtçe bilmiyordu, öğrenme gereği duymadılar. Bugün, dünyada Kürdolog olarak tanınan isimlerin içinden bir Kürt dili ve edebiyatı bölümünde branş dersi verebilecek isim sayısı, en iyimser tahminle sıfırdır! 2. Batı’daki çalışmaların büyük çoğunluğu, Kürtlere egemenlik eden ya da Kürtleri siyasal hedefleri doğrultusunda konumlandırmak isteyen devletlerin açık ya da gizli (pek de fark etmez) birimlerince finanse ediliyordu. Edward Said’in “Şarkiyatçılık bir meslektir” sözüyle işaret ettiği durum Kürdoloji için de geçerliydi. Yani Batı’daki akademik kurumların da iktidarlarla kurduğu bir biat ilişkisinden söz edilmeli. Son dönemde ise özellikle Federatif Kürdistan’ın patronajında yeni bir Kürdolog kuşağının gelmekte olduğunu söylemek lazım. Bu elbette bir müjde değil, akademisyenlerin iktidarla ilişkisinin yeni bir veçhesi olarak anlaşılmalı.

Akademi genellikle kendisi hakkında düşünmez. Epistemik temellükünü sürekli olarak vurgular ve bundan aldığı hazzı, emekli kahvelerinde tüketir. Kürt halkının demokratik-ulusal haklarının gaspı gibi alkış ya da yuhu çağıran olguyu bir tarafa bıraksak ve anti-akademizmi bir lüks saysak bile, mevcut durumda bir tür zinde güç gibi imdada yetişen bu aklı görmek gerekiyor. Hemen her zamanki gibi, nedense ve yine anlaşılmadığım duygusuyla dolu olmama rağmen, bu noktada bir çözüm önerisi geliştirmek yerine Kürt akademisinin daha uzun yıllar bu halinin devam edeceğini tahmin etmekle yetinmeliyim. Bir de kim söylemişse iyi söylemiş: “Bir cinayet romanında mutlu aşk yazılmaz!”

Tîroj, sayı 58, Eylül-Ekim 2012

* Bir dildeki bütün sesler harf olarak temsil edilmez. Çeşitli “aksanlar” kullanılmakla birlikte sayısı bazen alfabenin iki katını geçen sesler, dilin öğrenilmesi ya da edinilmesi sürecinde yerine yerleşir. Hatta “harf” olarak gösterilen bazı sesler bile alfabeye alınmayabilir. Sözgelimi Türkçedeki “û, î, â” sesleri alfabede gösterilmemiş, iki “k” teke indirilmiştir. Yine Fransızcadaki é, ê, ç, œ, æ, è, ë gibi sesler için de aynı durum söz konusudur.

Selim Temo’nun Agora’dan çıkan kitapları için bkz.

Kürt Şiiri Antolojisi, 2 cilt

Se Deng (Kürtçe şiirler)

Jübile – Toplu Şiirler  (Türkçe son şiir kitabı)

Türk Şiirinde Taşra (edebiyat incelemesi)