≡ Menu

“Okuruna Cesaret Aşılayan Bir Yazar Olarak Susan Sontag” (Osman Akınhay)

Gecenin bir yarısında yakın bir dostum arayıp da, “BBC’ye bak,” “Susan Sontag ölmüş,” dediğinde önce inanasım gelmedi. Gerçi Mart ayından sonra sağlığının ciddi olarak bozulduğu haberi duyulmuştu, dahası, birçok kitabının yayın hakkını aldığımız için sürekli temas halinde olduğumuz Wylie Agency aracılığıyla onu gelecek yıl için Türkiye’ye çağırıp durduğumuzda, ısrarlı davetlerimize gelen olumsuz cevabın vurgusu önce, “herhalde gelemez”den birkaç ay arayla “artık mümkün değil”e kaydığı için de bu uğursuz haber şaşırtıcı, inanılmayacak bir şey olmamalıydı. Yine de ölecek birine benzemiyordu sanki; fakat, tabii ki, öldü.

64

Öyleyse, değil mi kendisi, Bir Metafor Olarak Hastalık‘ta, “İleri sanayi toplumlarında ölümle yüzleşmek öylesine zorlaşmıştır ki, ölüm artık doğrudan incitici bir olay sayılmakta, insanlara ölmekte olduğu bilgisi kendilerinden esirgenmekte, ölüm üzerine tüm çeşitlemeler ‘iyi ölümün en kısa ve bilinçsiz ölüm’ şeklindeki bir yanılsamaya temellenir hale gelmektedir,” demişti, öyleyse onun adına uykuda, ölümden habersiz, ölümün an be an geldiğinin farkına vararak ölmemesini dilemekten daha hayırlı bir temenni olamazdı.

Benim açımdan Susan Sontag’ın bir başka önemi daha vardı: Yirmi yıl kadar önce ilk kez bir kitap (Bolşevik Devrimi ve Sovyetler Birliği’ne dair araştırmalarıyla ünlü olan İngiliz tarihçi Edward Hallett Carr’ın Milliyetçilik ve Sonrası) çevirirken hissettiğim, ama adını koymam için daha bir sürü baba yazarın metniyle boğuşmamı gerektiren bir meseleyle karşılaşmıştım. O da özgün fikirleri, engin bilgi dağarcığı, derinlikli kavrayışı ve uçsuz bucaksızmış izlenimi veren ufkuyla, çevirmene metnin kendi zorluğu kadar meydan okuyan bir etken olarak yazarın ‘büyüklüğü’ydü.

Aybaşından aybaşına kira ödeme derdi içerisinde ‘bu kitap halloldu, yenisi gelsin’ havasıyla çevirmenlik icra ederken, bana verilince müthiş sevindiğim ve hevesle çevirmeye giriştiğim Kültür ve Emperyalizm kitabına havlu atmam da, sanıyorum, esas olarak aynı sebeple, kitabı zamanında teslim edememe kaygısından ziyade, sayfalar ilerledikçe heybetinin gölgesinde gittikçe aciz kaldığımı hissettiğim Said’in büyük yazarlığı yüzünden olmuştu: ‘üstat’la baş edememiş, güreşte sırtı yere gelen taraf ben olmuştum.

Sonra ise, yıllar içerisinde kitaplar birbirini izledikçe tedirginliğini üstünden tamamen atan ve metinle dans edecek bir özgüvene sahip olma duygusuna erişmiş bir çeviri erbabı olarak, Agora Kitaplığı’nda Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak ve Edward Said’in Hümanizm ve Demokratik Eleştiri başlıklı kitaplarının yayın hakkını aldığımızda, artık kendimi rövanşa tamamen hazır bir ruh halinde hissediyordum.

22

Burada, çevrilecek metnin yazarının ‘ürkütücü, meydan okuyucu heybeti’nden bahsederken kastettiğim şey şuydu: Karşınızda salt bir ‘metin’ değil, ondan daha fazla, bir ‘kelam’ durmakta ve metnin asıl yazıcısının başka bir dildeki ‘gölge yazar’ı olarak çevirmenin, Türkçe metne orijinal dilli metnin aynı derinliği, kavrayış dürtüsü ve tesir kuvvetini verebilmek için, işinin ehli biri olarak bilmesi gereken ‘püf noktası’ ipuçları ve ‘metin kotarma’ kıvraklığının yanı sıra, yazarın ‘görkemi’ne layık bir arkaplan bilgisine de sahip olması gerekmekteydi: dünyaya karşı ‘eylemli tavır alma’yı benimsemek, ‘yazı’yı bir tefekkür ve özgürlük nesnesi olarak düşünmek, edebiyat vasıtasıyla ‘eleştiri-özeleştiri-özbilinç sarmalı’nı bir varoluş sebebi kılmak. Dolayısıyla, çeşitli zamanlarda kitaplarını çevirdiğim Ralph Miliband, Eric Hobsbawm, Albert Camus ve nihayet Edward Said gibi bir Susan Sontag metniyle boğuşmaya kalkmanın da, ‘büyük yazarlar’ın metinlerinin bir cümleden öbürüne çevirmene ‘şahsi aydınlanma’ patlamaları vaat ettiğini iyice anlamış durumdaydım artık: yazarın vahyettiği kelama vakıf ol, sana bildirdiği manayı özümseyerek sindir ve kendin yazmaya cüret ederek çeviri-metni kaleme al.

Büyük yazarlarda çevirmenine (bundan böyle, ‘okuru’na) bu itilimi verdirmeyi sağlayan şey, onların hayata karşı duruşlarıdır şüphesiz. “Ben edebiyattan ve vicdandan başka hiçbir şeyi temsil etmiyorum, ben sadece edebiyat ülkesinin yurttaşıyım,” diyen Sontag’ta da, ‘saplantılı bir ahlâkçılık, bağnazlık şiddetinde bir ciddiyet, azgınlık derecesinde bir öğrencilik merakı’ şeklinde tezahür eden bir duruş. Bu da haliyle onun okurunu hem ayrıcalıklı bir konuma oturtmakta, hem ondan çok şey talep etmekte, hem de onu sarsarak bir yorumda bulunmaya yöneltmektedir. Sontag için makbul olan, ‘eleştirel, diyalektik ve şüpheci zekâ’dır çünkü. Ayrıca: “Halkın vicdanı olarak davranan bir yazarın, bir boksör gibi, olağanüstü sağlam sinirleri ve duyarlı içgüdüleri olmalıdır. Bir süre sonra bu içgüdüler ister istemez zayıflayacaktır. Dolayısıyla, o yazar duyguları açısından da dayanıklı olmalıdır.”

Sontag’ı benzersiz kılan özelliklerden biri tam da bu noktada kendisini gösterir. Margaret Atwood’un dediği gibi, “O, krala, ‘Kral çıplak’ diyen çocuktur.” Dahası, o, enternasyonal aidiyetli ve sağlam karakterli bir kültür gerillası olarak, şahsi hayatı ve dünyanın halinin kendisini yüz yüze getirdiği tüm önemli olaylara mikroskobik ama tutarlı ve cesurca bir irdeleyici gözle yaklaşır:

Vietnam Savaşı’nın en kızgın döneminde Vietnam’a giderek, ‘insanlık tarihinin kanseri’ dediği beyaz ırkı lanetler. Kendisi kansere yakalandığında, 19. yüzyılın vebası tüberküloz ile 20. yüzyılın vebası kanseri ‘metaforik örtüsü’nden soyup, hayatın ve ölümün aynı istikametin doğal istasyonları olarak görülmesini savunur. AIDS belası dünyayı dehşete boğduğunda, “AIDS, küresel köyün ütopya-yıkıcı habercilerinden biridir,” saptamasını yapar. 1993’te Saraybosna’da, “Burada bir oyun sahnelemenin, bu insanların ihtiyacı olan bir doktor ya da su kanallarını tamir eden bir mühendis kadar hayati bir gereklilik olduğunu düşünmüyorum tabii, fakat ben de yazmaktan, film yapmaktan ve oyun sahnelemekten başka bir şey yapmayı bilmeyen biriyim,” diye mahcubiyetini ifade ederek, elektrik bulunmadığı için mum ışıklarında Godot’yu Beklerken oyununu sahneler. Fotoğrafçı bir kadınla birlikte yaşamaya başladığında fotoğraf sanatı üzerine alanının klasiği olan metinlerinden birini döktürür.

11 Eylül’den iki gün sonra, hem de aforoz edilmeyi göze alarak, New York’un göbeğinden dünyaya seslendiği (ve Amerika’da önce o yazıyı basacak yer bulunamayıp, Almanya’da, Frankfurter Allgemeine Zeitung’da çıkan) makalesinde, “Kimse bizi ve kamuoyunu salak yerine koymasın; eğer cesaretten, ahlâki açıdan nötr olan yegane erdemden bahsediyorsak, İkiz Kuleler’e saldıran suikastçılar hakkında söylenemeyecek tek şey, onların korkak olduklarıdır; oysa esas korkak olanlar, öldürmek için ölüme göze alanların yolundan gitmeyip, yükseklerde uçan uçakları kullanarak intikam vuruşları yapanlardır,” der.

Başkalarının Acısına Bakmak’ta, Kâbil’den Saraybosna’ya, Mostar’dan Grozni’ye, 11 Eylül sonrası Manhattan’dan Cenin mülteci kamplarındaki savaş fotoğraflarına bakarken, Virginia Woolf’un kendi dönemindeki tutumundan hareketle, “Savaşın neye benzediğini fotoğrafların kendileri söylüyor. Savaş yırtar, savaş parçalar. Savaş iç deşer, savaş bağırsakları söküp boşaltır. Savaş teni yakıp kavurur. Savaş organları bedenden koparır. Savaş yıkıp yok eder. Bu fotoğraflara bakıp da acı duymamak, bu fotoğrafları görüp de irkilmemek, bu yıkıma, bu kıyıma yol açan şeyi ortadan kaldırmak için uğraş vermemek; bunlar, ahlâktan ve vicdandan nasibini almamış bir canavarın vereceği tepkilerdir,” diye haykırır. Son olarak da Ebu Garib hapishanesinde ABD ordusunun işkenceleri tüm çıplaklığıyla ve hiçbir şekilde inkar edilemez rezilliğiyle dünyanın gözleri önüne serildiğinde, açıkça, “Bu tutuklulara yapılan işkence, bir sapma değildir. Bush yönetiminin ABD iç ve dış politikasını temelden değiştirmeye çalışırken kullandığı küresel mücadele doktrinlerinin doğrudan bir sonucudur,” diyerek Bush’u ve uşaklarını suçlar.

susan sontag, olumunden iki yil once frankfurtta, baris odulu konusmasini yaptiktan sonra kiliseden cikarken

Ölümünden iki yıl önce, Frankfurt’ta aldığı Barış Ödülü konuşmasını yaptıktan sonra Paulskirche’den çıkarken.

Ölümünden hemen sonraki günlerde çokça yazılıp çizildiği gibi, aynı zamanda bir estet ve eleştiri teorisyeni de olan Sontag, ele aldığı bir konuyu delici ve  keskin bir bakışla yoğurup saydamlaştıran, çırılçıplak bırakan ve orada insanı gerçeğin en has çekirdeğiyle yüzleşmeye zorlayan bir bakışa sahipti. 2003 Ekim ayında Frankfurt’ta, Barış Ödülü’nü alırken dinlediğim konuşmasında söyledikleri de onu dinleyende aynı çağrıyı duyurmaktaydı: “Edebiyata (dünya edebiyatına) ulaşmak, ulusal kibrin, dar görüşlülüğün, zoraki taşralılığın, anlamsız müfredat eğitiminin, sonu olmayan kaderlerin ve kötü talihin meydana getirdiği hapishaneden kaçmaktı. Edebiyat, daha büyük bir hayata, yani özgürlük alanına giriş pasaportuydu.”

Susan Sontag, Albert Camus’nün ne yazık ki ‘büyük bir yazar’ olmamasına hayıflandığı, ama başka nitelikleriyle birlikte, yapıtlarındaki olağanüstü çekiciliği oluşturan ‘ahlâksal güzelliği’ni de övdüğü esaslı makalesi “Camus’nün Defterler’i”nde, “Bir yazarın okurlarında minnet duygusu yaratması tehlikelidir belki de; çünkü minnet, duyguların en güçlülerinden, ama aynı zamanda en kısa ömürlü olanlarından biridir,” der. Romanları, öyküleri, oyunları, denemeleri, makaleleri ve diğer yazılarından biliyoruz ki Sontag’ın kendisi, okurlarında minnet uyandırmayan (fakat illa ki cesaret aşılayan) bir yazardı.

*) 1 Şubat 2005 tarihli Milliyet Sanat dergisinde yayımlanmıştır.