≡ Menu

Osman Akınhay: “Jorge Semprun – Benim Yazarım”

2003 yılının bir Mart günüydü ve kitap fuarı vesilesiyle bulunduğum Londra’da ikinci el kitapçılarıyla bilinen Charing Cross Road’da bir dükkânın alt katındaydım. O sabah, birlikte kaldığım arkadaşlarımın evinde, Irak’a saldıran ABD ve İngiltere’nin bombardımanlarının ekrandaki yeşil görüntüleriyle uyanmıştık. O öğlene doğru fuara gitmekten vazgeçip eski kitapçıları dolaşmaya karar verdiğimde girdiğim dükkânın tozlu rafları arasında bir kitap çekmişti dikkatimi: Literature or Life, Jorge Semprun.

Define bulmuş gibi üstündeki tozları üfürerek kitabı heyecanla elime almış, İstanbul’a döndüğümde hemen çevirteyim diye düşünürken sesler gelmişti yukarıdan, caddeden; slogan sesleriydi besbelli, eski kitaplar arasında bir anlığına kaybetmişken zamanı, savaşı protesto etmek üzere yürüyüşe geçenlerin gür haykırışları hatırlatıyordu yeni binyılın gaddarlığını. Alelacele parayı ödeyip sokağa fırladığımda, ellerinde dövizleri ve pankartlarıyla sayıları beş yüze varan bir Troçkist grubun peşine takılıvermiştim hemen, onlarla birlikte Trafalgar’dan Downing Street’in kapısına, aklımın bir köşesi, koltuğumun altında sıkı sıkı tuttuğum kitaptayken.

1937’de, iltica başvurusunda bulunan ailesiyle geldiği Fransa’da komünist parti üyesi olup savaş başlayınca Rezistans’a katılan, tutsak düştükten sonra Weimar yakınlarındaki Buchenwald temerküz kampına gönderilen, özgürlüğe kavuştuğu yıllarda İspanyol Komünist Partisi’nin merkez komitesinde görev alan, otuz sekiz yaşında, illegalken Madrid’de saklandığı bir evde ilk romanını yazmaya başlayarak ‘çağının tanığı’ yazarlık serüvenine adım atan, peşi sıra birçok roman, kitap yazıp Felipe Gonzalez hükümetinde kültür bakanlığına getirilen bir İspanyol komünistiydi Jorge Semprun.

Pek fazla olmamıştı, yere yığılacak kadar aralığı bile bulamadan ayakta ölüp katılaşan cesetlere yaslanan başka esirlerle birlikte Buchenwald’e doğru yaptırılan vagon yolculuğunu anlattığı Büyük Yolculuk’u okuduğum. İngilizce’sini yukarıda anlattığım tesadüfle temin etmiş olduğum, Türkçe’ye Nedim Gürsel’in (her nedense, Edebiyat [Yazı] ya da Hayat’ın tam karşılığı asla olmayan bir yorumla) Yaşamak ya da Yazmak diye çevirdiği kitabı da kendi hayatının dönüm noktası olan bir tarihi, 12 Nisan 1945’i, yani yazarın ve Buchenwald’in özgürlükle buluşmasının ertesi günü, gözünün gördükleri ile muhayyilesi arasında durmadan mekik dokuyarak anlatmasıyla başlıyor; yazar, en çarpıcı ve teni acıtan ifadeleriyle, ‘karşısına çıkan İngiliz üniforması giymiş üç subayın gözbebeklerindeki dehşete yansıyan kendi yüzündeki dehşet ifadesi’ni naklediyordu, mesela.

Benim yazarımdı o. Kıyaslamanın manası yok, veya primus inter pares, eşitler arasında en eşit kabilinden başka bir-iki yazar için de çok sevdim aynı sıfatı kullanmayı. Marquez değil de Latin Amerika romancılarından, yalnız Meksika’nın değil, Hobsbawm’ın ‘vahşi yüzyılların en vahşisi’ diye nitelediği bütün bir 20. yüzyılın hikâyesini, 1895’in araba mezarlığı Detroit’ten başlayarak kâh coşkulu kâh duru bir ifadeyle tane tane anlattığı Laura Diaz’li Yıllar’ın, veya Serseri Aşıklar’ın ünlü baş rol oyuncusu, Kara Panterler’in liderlerinden birine tutulduğu için ABD’ye girmesi yasaklanmış olan Jean Seberg’le aşkını anlattığı Diana, Yalnız Avlanan Tanrıça’nın yazarı Carlos Fuentes’i mesela. Keza, 12 Eylül sonrası yıllarda hatmettiğimiz romanlarıyla hasarlı vicdanlarımızın açık yaralarını daha bir kanırtan Mehmet Eroğlu’nu. Gelin görün ki, birbiri peşi sıra okudukça hepsinden bir başka işliyordu içime Semprun’ün kalemi, kelimeler ağdalı gelecekse iltifattan sayılsın, benliğimi tastamam örtüyordu satırları.

İçinden gelmişliğiydi muhtemelen zulmün, demeyeceğim kendimi ona çeken; bilakis ve dahası, ‘ölümün içinden geçmişliği’ydi birebir. Hatta Semprun, ‘ölümü bir uçtan öbür uca boyunca katetmişti’. Hatıralar kuyusunda, 12 Eylül’ü hemen takip eden günlerde Mamak’ta, ha bugün ha yarın toplu infazlar başlayabilir diye beklerken, sebepsiz isim okunuşlarda başlarını en yakınındakilere çevirenlerin gözlerine oturanlarınki gibi, ‘ölüm halinde ama kardeşçe bakışlar’ı bugün bile muhayyilemden çıkartmayan o duygu akrabalığıydı herhalde, esas; dereceleri tabii ki muazzam farklı, ama özü aynı olan esaretin dolayımsız bilgisi demek daha doğru olur, ya da. Semprun adına da, manasını yüzde yüz hak eden bir deyişle, esaretin bilgeliğini edinmiş olması.
Lakin, acı duyarak okudum son kitaplarını, üstelik, hırslandığım halde bir türlü elimden bırakamayarak. Hem de, onca mücadeleye, faşizmde sağ kalışına, örgütlü bir komünist olarak sürdürdüğü yeraltı hayatına rağmen ömrünün bir noktasında derin bir hayal kırıklığı yaşadıktan sonra liberal kapitalizmi ve Batı demokrasilerini öven şöyle cümlelerin bazen art arda dizilişine rağmen: “Yakın tarihin nesnel bir gerçeklik olarak dramatik biçimde ortaya koyduğu üzere, dünyada piyasa ekonomisiyle yönetilmeyen bir tek demokratik siyasal sistemin bulunmadığı da çok açık bir realitedir.”

Fakat bir alev vardı işte, ucundan kıyısından satırlarına mutlaka tutuşan, diyelim, diktatörün her an son nefesini verip ölmesinin beklendiği -belki de vermiş olup da ‘huzur ve düzen gayri-tesis hale gelmesin diye’ resmen açıklanmadığı- bir devirde, yani ölüm döşeğinde can çekişirken Franco’nun infazlarını onayladığı beş devrimcinin idam edilmelerini kamuoyu önünde alkışlayan tek kişi olan Salvador Dali’nin alçaklığını yüzyılın tüm faşistlerinin yüzüne vurmak isteyen damarının gümbür gümbür atmaya devam ettiği aşikardı.

Oysa hayatının hakikati, Federico Sanchez’in Özyaşamöyküsü’nün son sayfalarında detaylarıyla anlattığı üzere, yüce partisinin başı, iç savaşın La Pasonaria’sı, efsanevi Dolores İbarruri’yle bir hesaplaşma keskinliğindeki yüzleşmesinde boy gösteriyordu muhtemelen.

1947’de yazdığı bir şiirin dizelerindeki gibi, “şu an seninle kendi adıma konuşmak istiyorum/en mahrem, en derin sesimle…” diyerek, “nihayet seninle bir diyalog kurmaya çalışmak, senin hayatının karanlık hakikatlerini işitebilmek” diye içlendiği ‘non passaran’, ‘faşizme geçit yok’ simgesi kadının, yine merkez komite üyesi yoldaşı Fernando’yla kendisinin ‘kuş beyinli entelektüeller’ yaftası yapıştırılarak partiden atıldıklarını bildirdiği anda…

Belki de Avrupa İnsanı ve Federico Sanchez’den Selamlar gibi son kitaplarını kaleme alırken aslında, hayatının esansını teşkil eden Federico Sanchez’e kıydığını bile bile yazmaya devam ediyordu; zaten ben de, artık ötesi berisiyle sadece Jorge Semprun’den ibaret olmanın fakat bir parçasıyla da ‘o, Sanchez’ olamamanın acısını ne edebi ustalık, ne de belagatla dindiremeyeceğini bildiğini sezdirdiği için hâlâ kendi yazarım bilmekteydim Jorge Semprun’ü.

Kendi cümlesiyle ‘şafağında verdiği sözleri tan vaktinde tutamamış bir yüzyıl’ın şahidiydi o; bir-iki sayfa ileride Hobsbawm’un yazısında resimlerini göreceğiniz, mücadeleye devam etmek istedikleri halde ülkelerinden ayrılmak zorunda bırakılmış Uluslararası Tugay’ın enternasyonalist savaşçılarını uğurlayan Barcelona garındaki İspanyol devrimcilerinin yüzlerindeki o yoldaşlık, omuzdaşlık, cephedaşlık ve sonsuzca ayrılık ifadesini tınlatan, Hitler’in uçakları ve Franco’nun bombalarıyla sosyalizmin ilk yükseliş çağının sona eriş trajedisine ilk elden tanık olmuştu kalemi.

Kulağa küpe olmaktan öte, ‘hayat ve edebiyat’ın ne olduğunu anlatan, dilin insafsız kudretine dair ömrümde okuduğum en sıkı cümlenin yazarıydı ayrıca: “Durmadan kafamızı şişirdikleri ‘dile gelmezlik’ bir kıvırtmadan başka bir şey değildir. Ya da tembellik belirtisi… Her zaman her şey söylenebilir, dil her şeyi içerir. İnsan en çılgın sevgiyi de en korkunç kıyıcılığı da anlatabilir,” diyordu sözgelimi.

Tam da bu yüzden, sayfayı çevirince şu cümlesini de okumak şaşırtmıyordu beni, okuru, mucizenin mucize kalıp toplama kampının kapılarını açtırdığı bir gün ferahlığında: “Yalnız hayatta olduğumdan emin değildim, ölümsüzlüğüme de inanmıştım aynı zamanda. En azından, hiçbir şey bana zarar eriştiremezdi artık. Gelebilecek her şey başıma gelmiş, başka şey kalmamıştı. Gelse gelse hayat gelebilirdi artık başıma, ağız dolusu ısırayım diye…”

Tüm bu hikâyeden dolayı, ne yazsa okurum Semprun’ün kaleminden dökülen…