≡ Menu

Osman Akınhay: “Gün Ağarmasa’yı Nasıl mı Yazdım?”

“Durmadan kafamızı şişirdikleri ‘dile gelmezlik’, kıvırtmadan başka bir şey değildir. Ya da tembellik belirtisi… Her zaman her şey anlatılabilir, dil her şeyi içerir. İnsan en çılgın sevgiyi de en korkunç kıyıcılığı da anlatabilir.”
(Jorge Semprun; Buchenwald temerküz kampından serbest kaldığı gün karşısına çıkan İngiliz üniforması giymiş üç subayın gözbebeklerindeki dehşete yansıyan kendi yüzündeki dehşet ifadesine dair yazarken)

Gece yarısı olmadan, alışılmadık bir sessizlik çökmüştü Mamak ABlok’a. Dakikalar ilerledikçe endişemiz artıyordu; 12 Eylül’ün üzerinden sadece dört gün geçmişti ve darbenin şiddetinin nereye varabileceği tam bilinmediğinden kurşuna dizilmelerin, infazların, toplu yok etmelerin her an başlayabileceğini düşünüyorduk. Zemin 1-2-3 denilen koğuşumuz ABlok’un en arkasında ve -akabinde tabutlukların da yer alacağı zemin katta olduğundan haber alma imkânımız çok kısıtlıydı. Sonunda, koğuş kıdemlimiz, çok seneler sonra başının Bekaa’da bir tepeye düştüğünü duyacağımız Dilaver, kendisini tersleyeceğini mi yoksa cevap vereceğini mi bilmediğimiz kapı nöbetçisi askere sorarak neler olup bittiğini öğrenmek istedi. On metrelik volta koridorundan geri geldiğindeyse sözcükler ağzından kerpetenle sökülüyordu sanki: “Başlıyorlar. Bu gece Necdet’i asacaklarmış!”

Tam yirmi beş sene önce. Yirmi yaşındayım. Yakalanıp içeri gireli iki ay olmuş olmamış. Önümde hesaba kitaba gelmeyeceğini kestirdiğim bir müebbet vade. Genç omuzlarda, kitaplardan, sloganlardan, pankartlardan bilinen faşizmin bir gerçeklik hâlini almasının bütün ağırlığı. Bir hafta on gün önce havalandırmada tanışıp iki çift laf ettiğim devrimci arkadaşların birer birer idama götürülüşü. Tek bir günü dahi yıkımsız geçmeyen cehennemi askeri hapishane yılları.

Bilenmiş öfke, uzun ömürlü olmak gerektir. Gerçi unutursunuz bazen, tıngır mıngır ritmiyle kapılıp gidersiniz gündelik hayata; ayartır, gevşetir sizi metropol nimetleri, çeler aklınızı önünüze serilen vaatkâr imkânlar. Bir tek sizi sabaha karşı yoklayan kâbuslarınız hatırlatır, ‘unutulur mu’ dediğiniz o devirleri belleğin sisli köşelerine saklamanızın utancını.

Yine de gün gelir, bir anda, aniden, hiç alakası olmayan bir atmosferde, sizi hiç beklemediğiniz bir yerinizden vuruverir o meşum gecelerin hatıraları. Alabora eder öylesine yuvarlanıp giden yaşantınızı, zihninizi çağırır tekrar o her sesin yankılanarak yayıldığı maltalara, hücrelere, ranzalara.

Kırk yaşına gelmişsinizdir. Gecedir. 19 Aralık 2000’dir. Gündüzden duymuş, okumuşsunuzdur; sabahın erken vakitlerinde, tüm eylemci cezaevlerini hedef alan ‘hayata dönüş’ operasyonu başlamıştır. Sonra çıkan tabirle ‘iliştirilmiş’ yayın yönetmenleri, uydurma manşetler düzmeye hazırlanıyorlardır. Televizyonda dayanılmaz operasyon görüntüleri, çatılarda keskin nişancılar, yalan dolan açıklamalar…

45

Dolanır durursunuz evin içinde; dolanmak dediğim, lafın gelişi. Ev işte, upuzun bir koridor, iki ucunda birer oda. Her volta dönüşünde gözünüz televizyona kayar; ekranda, koyu renkli battaniyelere sarınmış, yanmış kadınlar indiriliyordur bir ambulanstan. Telefonlar çalar, yayılır çaresizlik; sevdiğiniz kadının bile dokunamayacağı bir yapayalnız gecedir sizi bekleyen. Sabaha karşı, hapishanelerin sürgün sevklerinin, koğuş baskınlarının, idamların yapıldığı en lanetli saatinde, gün doğmadan, başlarsınız bilgisayarın tuşlarına vurmaya…

İki gün daha geçer uykusuz, hiddetli. İşyerine gelirsiniz, önünüzde bir tomar gazete. Açarsınız bir tanesini, iki cezaevinde hâlâ sürüyordur direniş. Bir tanesi, sekiz sene kaldığınız hapishanedir.

İlk sayfa, manşette sırıtkan bir söz cambazlığı: ‘sahte oruç, kanlı iftar’; onun altında, bir kepçenin bir duvarı yıkmaya çalışmasını gösteren bir resim. Bakakalırsınız; gözünüz ısırıyordur kepçenin uzandığı o duvarın arkasındaki yeri. Birer ikişer seçersiniz ayrıntıları: duvarın arkasındaki avlu, voleybol direği, demir parmaklıklı pencereler: Hemen her ranzasında yatarak, tam beş senenizi geçirdiğiniz koğuş. Operasyon, o her santimini bildiğiniz ara maltadan devam edecek, ölüm oradan koşturacaktır. O büyük soru da oradan gelip yerleşir düşüncelerinize, işgal eder aklınızı: Ya siz, siz nasıl bir insan olarak öleceksiniz? Siz son nefesinizi verirken nasıl bir insan olacaksınız?

Akşamı zor edersiniz; yazmaya başlarsınız bir roman, o anda Gün Ağarmasa koyarsınız adını, uğursuz sabahın olacağını, ölümlerin devam edeceğini bile bile; oysa durmaz zaman, beklemez cana kıyıcılar. Hem de hâlâ…

Aylar geçer, yazmayı bitirirsiniz, kitabınız basılır; gazetelerde, dergilerde, kitap eklerinde yazılar çıkar bir dolu, bazılarını eşinizin dostunuzun kaleme aldığı. Tebrikler alırsınız kâh yüz yüze, kâh telefonla. İçiniz ışır, kocaman bir saksı çiçeğiyle. Uzun yıllar aynı koğuşlarda yattığınız bir hapishane arkadaşınız, uzak bir vilayetten telefondan arayıp, sesi titreyerek, “Sen başka bir şey yapmışsın,” deyince dolar gözleriniz.

Kurtarmaz ama, yetmez bu sitayişlerin hiçbirisi içinizi ferahlatmaya. Kulağınız, dikkatiniz hep oradadır çünkü: şimdi hapiste olanlar. Doğrusu yanlışıyla, çırılçıplak bedenleriyle ölüme kafa tutanlar. Haftalar geçer, birkaç cezaevinden ‘usta’lı, ‘abi’li hitaplarla mektuplar da alırsınız. Yine yetmez. İlla ki öğrenmek istersiniz daha ötesini…

Dışarıdasınızdır çünkü. Gerçek ufuk çizgisi burada çizilidir: içerisi/dışarısı. İki ayrı dünya, iki ayrı evren. Mermiler sizin bedeninizi deşmemiştir, bombalar sizin üstünüze atılmamıştır, yükselen alevler sizin saçlarınızı tutuşturmamıştır. Yazdığınız, kelam olmaktan öteye geçmez. Aklınız başka şeyler tartar, eylem yanlış mı doğru sorusunu da içeren; kalbinizse, içten içe, haklılık kimin umurunda, der. Gidin, barikatın arkasındakilere sorun.

Bir vasıta, yazı; sizden çıkan, sizin dışınızdaki birilerine değme gayreti. Deyin ki, bir empati kurma çabası; içeridekilere, dışarıdakilere, kuşaklara, hâlâ yaşayan arkadaşlara, ölmüş olanların anısına, ne kaldıysa ‘biz’den, ne varsa ‘biz’e dahil, dünyanın bütün ülkelerinde.
Şimdi, tatlı bir yaz akşamı, gecenin dibinde, öyle dört duvarla çevrili koğuş penceresinden değil de önü açık mı açık bir terastan, şu payitahtın görkemine, Boğaz’ın ışıltılarına ve ta ilerilerde, ünlü bir gece kulübünün önünde patlayan havai fişeklerine bakarken, hayalimde tekrar gitmeye çalışıyorum o maltalara, hücrelere, ranzalara… Ne kadar mümkün?

Bir arkadaşım, kendisi işteyken kızının bakıcılığını yapan kadının en büyük korkusunun, gece son otobüsü kaçırmak olduğunu söylerdi. Gazi Mahallesi’nde oturuyormuş kadın, on yıl önceki son büyük kent isyanının bastırıldığı yerde; büyük ihtimal, son otobüse yetişemezse kentte mahsur kalacağından korkuyordu. Arkadaşım, bakıcısı bir saat sonra evine vardığında, az önce ayrıldığı Taksim’den atılan havai fişeklerini seyretmeleri için, “İşte orada, eğleniyorlar onlar,” dediğini de anlatırdı.

İkiye yarılmış kent, kaderi ortak yoksullar, televolelerin aktörleri ve seyircileri, özel okul paralarının KDV’sini indirmek için bile pişkin suratlarla ‘IMF’ye sormamız lazım’ diyen vatan bekçisi siyaset adamları.

Yazı, işte tüm bunların ortasında; olanca etkili sözü, toptan aciz belagatiyle. Yine de kaleme, dile sarılmaktan başka hangi yol açık?

Gün Ağarmasa‘yı nasıl mı yazdım?

Endişenin hafif çektiği kalemin ucunda, zor zamanların ağırlığı; dört koğuş dolusu tutuklu, bir saat boyunca postallar ve dipçiklerle çiğnenirken göz göze gelip bakışlarıyla sözleşenlerin ahdettiği gibi, ‘bunlar bir gün mutlaka anlatılmalı’nın kavliyle…