≡ Menu

Osman Akınhay: “CHP’yle ‘Oyalanma’nın Manasızlığı Üstüne”

BirGün Pazar, 3 Şubat 2013

Günlerdir herkes yatıp kalkıp, CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in, “Bize Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit gösteremezsiniz,” şeklindeki konuşmasından söz ediyor. Tabii, söz konusu milletvekilinin daha sonraki konuşmalarında, tevil yollu ikrara bile başvurmayıp, üstelik savına ‘bilimsel ton’ katmaya kalkışarak, bir de karşı-özür beklediğini belirtmesi mevzuyu iyice çığırından çıkarmış durumda.

osman akinhay chpyle oyalanmanin

Şüphesiz ki bu unvanda bir milletvekilinin bu dereke yerlerde sürünen ve ülkedeki Kürt düşmanlığını körükleyen, pekiştiren açıklamasına karşı durmak benim diyen herkesin üstüne bir vazife. Fakat buna değinip, bu sözleri mahkûm edip yürüyüp gitmek ve asıl dertlere, ‘asli/kudretli düşman’a bakmak gibi bir seçenek varken, bu bir milletvekilinin ırkçılığı ayan beyan lafları üzerine CHP’yle ‘oyalanıp durmak’ kime ne kazandırır, bir de bunu düşünmek gerekir.

Bence bir vakitten beri ve anlaşılan daha gelecekte epeyce bir vakit boyunca CHP’yle ‘oyalanmak’, ziyadesiyle lüzumsuz. Hatta, bu ‘oyalanma’yı sürdürmek ve önünü ardını deşip durmak, onu ya ‘ciddi hasım’ ya da ‘potansiyel güç devşirilecek’ bir kaynak olarak görmek, bir ‘siyasal zaafı’ da içermekte. İki sebeple:

‘İktidar adayı’ olması bakımından: İçinde bulunduğumuz dönemde CHP’yle ‘oyalanma’nın lüzumsuzluğu ve hatta zararlılığının birinci sebebi, CHP’nin bugünkü ideolojik-siyasal hattıyla Türkiye devleti ve sermayesi nezdinde, bırakın iktidara bir alternatif olarak görülmeyi, ciddiye bile alınmayacak bir çapsızlıkta tıkanıp kalmış olmasıdır; daha ötesi, CHP çoktandır pratikte ‘geçmişe bırakılmış’, iyiden iyiye arkaikleşmiş durumdadır.

Çünkü, Türkiye devleti ve sermayesinin ufku artık ‘ulus devlet’ sınırlarıyla ve ‘Türklük’ çerçevesiyle kaim değildir. Türkiye egemen katları, siyasal iktidarıyla, silahlı ordusuyla, her renkten ve kuvvette burjuva kesimleriyle, üst ve orta kademe bürokrasisiyle her gün bir adım daha gözlerini ‘ulus ötesi angajman’a, daha kitabın içinden bir ifadeyle, ‘emperyal yönelim’e dikmiş haldedirler. Radarları, müteahhitleri ve destekli okulları, Afrika’nın derinliklerinden Türki cumhuriyetlere, Avrupa’nın gözlerine kestirdikleri yerlerinden Arap doları kaynayan Ortadoğu devletlerine kadar geniş bir coğrafyayı tarayıp durmaktadır.

Bakın Başbakan’la Dışişleri Bakanı’nın konuşmalarına, Suriye meselesinde, Ortadoğu’daki kamplaşmalar söz konusu olduğunda, Afrika gezisinde kurdukları dile, büyükelçiler toplantılarında yağdırdıkları talimatlara; ülkenin geleneksel temkinli dış politikası çöpe atılalı çok olmuştır, bu zatların artık ‘agresif’ bir büyükelçilik yapmanın da ötesinde, doğrudan ‘sermayenin çıkarları’nı kollayıp genişletme göreviyle yüklendikleri açık seçik ortadadır.

Ve en nihayet Başbakan Erdoğan’ın, “On binlerce kilometreden gelip Irak’a girenler haklı oluyorsa, biz de 910 kilometrelik sınırımız olan Suriye konusunda gereğini yaparız,” demesi, bütün bu yönelimi en dobra haliyle ‘taçlandıran’ bir ikrar olmuştur. Gazete köşe yazılarına yansıyan, kimi askeri yetkililerin, “Bundan böyle Kürtlerle birlikte büyüyeceğiz,” yollu ‘yayılma’ heveslerine kapılmış olmaları da bu yönelimi teyit etmektedir.

Bu AKP hükümetinin karşısındaysa, Dersimli Alevi bir Kürt aileden geldiği halde genel başkanının göğsünü göre göre kökenini bile telaffuz edemediği, yargının yanlılığı konusunda menzili Ergenekon ve Balyoz davalarını sahiplenmekten öteye gidemeyen, siyaseten Türkiye sermayesinin çıkarlarını kovalayacağı konusunda muhataplarına kavrayış ve güven telkin etmeyen, hele ‘dış politika’ ve bilhassa Suriye söz konusu olduğunda ABD-Avrupa-Türk medyası-Suriye ‘halkı’-Esad sarmalında ne diyeceğini, ne yapacağını, kime yaslanacağını şaşırmış bir siyasal parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi (ve mensupları) durmaktadır.

Moda deyişle ‘vizyonsuz’ bir siyasal oluşum olarak bu CHP’nin, bırakın sınır ötesini, Türkiye’deki kapitalist düzenin egemenlerinin yarasına melhem bir ‘siyasal alternatif’ olarak dahi kıymeti harbiyesi yoktur. O yüzden bizim de, onu daha fazla hedef almak suretiyle CHP’yle ‘oyalanarak’, zaten kısıtlı olan enerjimiz ve gücümüzü israf etmenin bir mantığı yoktur. Bu CHP’de fazla ‘oyalanmak’, olsa olsa birtakım liberal ve sol zevatın eline AKP’nin elini rahatlatma bahanesi verebilir, ki artık bu malın da pazarda dişe dokunur bir değeri kalmamıştır.

‘Muhalefet adayı’ olması bakımından: CHP’yle ‘oyalanma’nın lüzumsuzluğu ve hatta zararlılığının ikinci sebebi, sosyal-demokrasiden uzaklaşmadığını iddia eden ve Sosyalist Enternasyonal’e üye bir partinin ‘muhalif’ olarak ne kertede ciddiye alınabileceğine bakılarak ortaya konabilir. Üstelik, CHP’nin ‘sosyal demokrat bir parti’ olarak geniş halk kitleleri nezdinde bir rüzgâr estirememesinin ve estiremeyecek olmasının ‘mücbir sebebi’, bu partinin ‘Türkiye politikası’nda sergilediği sefilane performanstan ziyade, dünyanın herhangi bir ülkesi ve bölgesinde artık ‘sosyal demokrat nitelikte bir parti’nin somut bir varlık göstermesinin mümkün olmamasından gelir.

1970’lerden sonra, dünya kapitalizminin önce 1980’lerdeki neo-liberalizm yönelimi, 2000’lerin başındaysa 11 Eylül’le beraber sarıldığı, işine (saldırganlardan) milyon kere daha fazla yarayan ‘güvenlik devleti’ konsepti koşullarında, ‘sosyal devlet’in ismi kazınarak silinmiştir ve artık son izleri de (bilhassa Avrupa’daki kazanımlara yönelik saldırılarla) ortadan kaldırılma sürecindedir. Herhangi bir düzen partisinin bu dönemde ‘sosyal vaatler’ savurarak, çalışan ve emekçi kitlelere hitap edebilmesi, hele ki onları kandırarak kazanabilmesi maddi olarak imkânsız derecededir.

Türkiye’deyse Kürt sorununun CHP’yi (Birgül Ayman Güler vakasında tekrarlandığı üzere) birçok kavşakta MHP çizgisiyle buluşturması, sosyal demokrat kimlik taşıma iddiasını dahi temelsiz bırakmaktadır. Onun için, iktidar partisi AKP, hangi saikle olursa olsun, ister geçmişteki ‘sözde Kürt açılımı’nda isterse şimdiki ‘sözde barış süreci’nde hangi demagojileri tedavüle sokarsa soksun, CHP’nin ana gövdesinin kendini ‘bu sürece uydurması’, hele ki süreci ‘demokratik bir kıvrılışa doğru itmesi’ ihtimal dışıdır.

Keza, emek alanında çalışanların -mesela, resmi rakamlarla sayıları 2 milyona varmış taşeron işçilerin- yok sayılan haklarına bir nebze eğilmemesi, bu partinin ‘rol kesme kapasitesi’ni dumura uğratmaktadır. Yani, CHP herhangi bir kulvarda ‘muhalefet seçeneği’ olarak da çoktan ‘geçmişte kalmış’ ise ve Türkiye’de aşağıdan hiçbir kesime hiçbir konuda ‘gülen bir yüz’ gösteremiyorsa, seçim hattında olsun muhalefet güçleri kapsamında olsun, CHP’yi yanımıza katacağız diye bir saniye oyalanıp durmanın somut bir karşılığı yoktur.

Özetle, ırkçılığı, ayrımcılığı, milliyetçiliği kışkırtıp körüklemenin duyulduğu yerde mahkûm edilmesi, elde birdir; fakat, sermayenin ‘iktidar alternatifi’ olarak da halkın ‘muhalefet seçeneği’ olarak da ‘bu düzen içinde dahi’ varlık göstermekten aciz durumdaki bir CHP’ye vurup durmanın şehevi kolaycılığından ‘emek cephesi’ne akacak aman aman bir fayda yoktur.