≡ Menu

Osman Akınhay: “Bu Bir Kendiliğinden Ayaklanma!”

Biber gazının acısını börek bisküvi tadına çevirmiş bir seküler hayat isteyen gençlikle, korkmaktan korkmayan yüzbinlerce kentliyle karşı karşıyasınız.

Radikal Kitap / 6 Haziran 2013

 

Mümkün olmayacak bir şeyi deneyelim ve bu olaylara mesafe alarak, soğukkanlılıkla bakmaya çalışalım. Yok, olmaz. Sıcak, somut bir isyanın, daha özü, bir “ayaklanma”nın içindeyken, kimse mesafe alamaz. Ne siyasal iktidar ne sokaktakiler ne de seyirciler. Kaldı ki siyasal iktidar, bugün seyirci olanları bile “evde hazır bekleyen güç” şeklinde tarif ettiğine göre, herkes bu “sıcak olay”ın içinde.

Ergin Yıldızoğlu sendika.org’da, bu isyana dair değerlendirmesini Badiou’nun “olay” kavramı üzerinden ele aldı. Keza, Metis Yayınları’nın tweetlerinde David Harvey’in “asi şehir” tanımlamasına atıfta bulunuldu. Geniş bir kesim de evvel beri olduğu gibi “direnişimiz” tanımlaması üzerinden tahlillerde bulunuyor. Bu adlandırmalar kısmen doğrudur, yanlış değildir.

Ancak, her şeyin 27 Mayıs gecesi saat sabaha karşı 03.47’de, “Kepçeler ve dozerler Gezi Parkı’nı yıkmak üzere Divan Oteli tarafından girmeye çalışıyor. Herkesi yıkıma karşı durmaya bekliyoruz” tweetiyle başladığı bu muhteşem Mayıs-Haziran günleri”nin (deyiş, Ergin Yıldızoğlu’nundur ve 1917’de Ekim Devrimi öncesinde, kitlelerin kendiliğinden ayaklandığı -Bolşeviklerin de önce karşı çıkıp, isyan fiilen gerçekleşince katılarak önderlik etmeye çalıştıkları- temmuz günlerine gönderme yapar) siyasal teorideki asıl “karşılığı”nı, esas olarak Lenin’de bulabiliriz.

243

Üstelik bu günlerde tam da, anbean, sokak sokak, cadde cadde, barikat barikat, balkon balkon, tweet tweet, Lenin’in o ölümsüz sözüyle, “Kitlelerin bir devrimin içinde kendi deneyimleriyle öğrenmeleri” dediği durumu yaşamaktayız. Sağınızda solunuzda, bir hafta önce siyasetle ya hiç alakası olmamış ya da tamamen uzak duran insanları, on yedi yaşındaki gençleri, balkonlarından tencere tavayla sarkan altmış yaşındaki kadınları, erkekleri gözünüzün önüne getirdiğinizde, Lenin’in ne demek istediğini çok iyi anlarsınız. O kadar ki, bu isyanın bireyleri olan kişileri karşınıza alıp da maziden, tarihten kalan bir şeyler anlatmaya kalkıştığınızda, onlar ellerindeki maskeyi, limonu, deniz gözlüğünü, talcidli su şişesini burnunuza tutarak, “Babalık, fazla anlatma” diyerek sözünü keser gibi yapıverirler. Zira, bir hafta önce çok şeyden korkarken, artık biber gazı bombasından kaçmamanın, patlama seslerinden çekinmemenin, soludukları kimyasalların etkilerini atlatmanın en ufak inceliklerini bir prospektüs kapsamlılığında çoktan zihinlerine kazımışlardır.

Kent İsyanı: Kadınların ve Gençlerin Başkaldırısı

Peki, siyaset teorisi bakımından, 27 Mayıs akşamı başlayıp 31 Mayıs-1 Haziran günlerinde doruğuna ulaşmış görünen, fakat 2 Haziran’dan beri de (şu satırları yazdığım an itibariyle) henüz ivmesini kaybetmediği anlaşılan bu “olaylar”ın, Badiou’nun geniş ve dar anlamıyla “bu olayı”nın, eylemcilerin kullandığı tabirlerle “bu direniş”in, “bu isyan”ın, “bu eylemlilikler”in, hatta “bu iş”in kavramsal karşılığı ne olmak gerekir: ayaklanma. Daha özgül olarak, “kendiliğinden ayaklanma”. Tam da, Marksist teorik kitaplara uygun, kitapta kastedilene cuk oturan bir kendiliğinden ayaklanma.

Bugün “Taksim Gezi” protestolarının başlayışının yedinci günündeyiz. “Mesele Taksim Gezi değil, mesele birkaç ağaç değil, öyle değil mi?” Bunu başbakan da söylüyor, isyancılar da, gözlemciler de. Doğru, bu artık ağaç kesme, Gezi Parkı’na kışla mı yoksa AVM mi yapma meselesi değil, bu artık, sosyalistlerin “eylem hafızası”nın merkezini oluşturan bir yerde, 1 Mayıs Alanı’nda patlayıp yayılan bir kent isyanı. Ağırlıklı olarak, bir kadın isyanı, genç başkaldırısı. Özcesi, “güncel hayatın İslamileştirilmesi”ne reddiyeyi de perspektifi içinde barındıran siyasal bir ayaklanma.

Mesajı da, doğrudan siyasal iktidara. “Beni yok sayamazsın” diyen, “Ben ben ben diyemezsin,” diyen, “Yasaların üstünden, hele ki halkın iradesi üstünden konuşamazsın”, “dinin emrettiği diyerek bana dayatmada bulunamazsın” demek isteyen bir başkaldırı. Sonra da hem hükümetin hem de hükümet yandaşlarının, “Madem öyle, çok da demokratsınız, sandıkla geleni sandıkla götürün bakalım, neden erken seçim çağrısında bile bulunmuyorsunuz?” şeklindeki çıkışları karşısında, bizzat kendilerinin kendi oyları ve coşkun alkışlarıyla Köşk’e çıkardıkları Cumhurbaşkanına, “Demokrasi yalnız seçim değildir,” diye düzeltme yaptıran, “Mesajı aldık,” sözüyle hal çaresi için bir kapı aralama isteğini belirttiren, bir sokak isyanı.

Tabii her büyük isyan gibi bu olayın doğuşu ve gelişimi de kıvılcımlara baktı. İlk gece “Beyoğlu aktivistleri”nden birisi dozerin Gezi Parkı’na girdiğini fark edip de, muhtemelen hepi topu 30-50 kişi toplanabileceğini bile bile “duyarlı insanları yardıma” çağırmasaydı; ertesi gün İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Taksim Gezi’de kendini dozerin önüne atmasaydı; ertesi sabah az sayıda insan çadırlarında uyurken, polis uyarısız, şiddetli bir baskın düzenlemeseydi ve kırmızı elbiseli o kadına bir metreden, suratına biber gazı sıktığını gösteren o fotoğraf yayılmasaydı; sonraki gece sayıları 10-20 bini bulan “Çiçek Çocukları” manzaralarının ardından, polis şafak vakti yeniden ve bu defa daha sert bir saldırıyla Taksim Gezi’yi “temizlemeye” kalkmasaydı; bu da yetmedi, siyasal iktidarın başı “Siz ne yaparsanız yapın, biz bildiğimizi okuruz” tonlu konuşmalarını sürdürmeseydi, belki Emek Sineması protestolarında olduğu gibi, bu hareket de harı sınırlı bir alev olarak kalmış olurdu. Ama yine de, Lenin’in bu tür “kitlesel ruh halleri” için kullandığı o “inflammable”, “her an ateşlenmeye, patlamaya hazır hal” ortadan kalkmış olmazdı; çünkü çok alametler birikmişti ve biriken bu güçlü tepkiler mutlaka kendini açığa vuracağı başka bir zamanı ve mecrayı beklerdi.

Suriye Bataklığı ve Çözüm Süreci’nin Yanında Bir Üçüncü Cephe

Tarih bu; şakaya gelmez. Tarık Ali boşuna yıllardır, Batı üniversitelerinde tarih kürsülerinin kapatılıp küçültülmesinden dem vurup durmuyor. Tarih, en büyük öğreticidir. Eski Yugoslavya’dan Yemen’e, Tunus’tan İran’a, Suriye’den kriz içindeki Yunanistan’ın ortasındaki bir coğrafyada duracaksınız, önünüz arkanız Kürt meselesiyle kuşatılmış olacak, üstelik Suriye üzerinden “bölgede emperyal hevesler” içinde dolanacaksınız ve yine de “ebedi süt liman hali bir ülke” manzarası yerleştirdiğinizi farz ederek, sermaye sahipleri ve siyasetçiler, mutlu mesut iktidarınıza mutlaklık, kârlarınıza kâr akmasını bekleyeceksiniz.

206

Ne diyordu Kürtler? “Biz anlaşma yapabileceğiniz son kuşağız; bizden sonra oturup konuşabileceğiniz bir kuşak da bulamayacaksınız?” Eh şimdi de, sosyalistlerin ve Sırrı Süreyya Önder’in ateşlediği bu hareketin üzerinden, nur topu gibi, biber gazının acısını börek bisküvi tadına çevirmiş bir “seküler hayat isteyen gençlik”le, “korkmaktan korkmayan” yüz binlerce kentliyle karşı karşıyasınız işte.

Netice olarak, bugünlerde kendiliğinden patlayan, güncel talebini (Gezi Parkı meselesi) dile getirdikten sonra esas olarak siyasal iktidarı hedef alan, sosyalistlerin öfkesini ve düzeni sarsma arzusunu, Kemalizme eğilimli kalabalıkların “hayat tarzları”na müdahale edilmesine isyanlarını yansıtan, doğrudan siyasal angajmanı bulunmayan on binlerce kişinin “gidişat”a karşı derin hoşnutsuzluğunu haykırdığı, az sayıdaki işçilerin de desteklediği bir ayaklanmanın içinden geçiyoruz. Ve bu yolla, iktidarın başına, Türkiye’nin “emperyal hevesleri”nin odağı olan Suriye bataklığı ve konjonktürel numaralarla idare etmeye çalıştığı “Kürt çözümü süreci”nin yanı sıra, bağrında bir “üçüncü cephe”nin açılmış olduğunu görüyoruz.

Tunus’taki isyanla başlayıp Tahrir’le patlayan Arap isyanları nasıl “tarihin sonu” safsatalarını bir kez daha toprağa gömdüyse, dünya çapında “eylemsizliğin, isyansız beklemenin” ebedi kalmayacağını gösterdiyse, İstanbul’da büyüyüp Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Samsun, Antalya, Antakya ve diğer illere sıçrayan bu “ayaklanma” da, “kendiliğinden isyan etmeyi pek bilmedikleri” kabul edilen Türkler adına kategorik bir dönüm noktası olmuştur.