≡ Menu

Osman Akınhay: “12 Eylül Onunla Hesaplaşılarak Değil, Negatif Yoldan Tarihe Mal Oldu!”

1970’lerin Eylemci Kuşağı, Kendi Geçmişinden Uzaklaştı!

Berat Günçıkan’la Söyleşi

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, Osman Akınhay’ın üçüncü romanı. Bu romanda da zemin, tıpkı Gün Ağarmasa ve Ölüme Bakmak gibi 12 Eylül. Romanın darbenin 30. yılına denk düşmesi bir tesadüf değil. Biyografik özelliklerine rağmen okurun bakışlarını bugüne ve geleceğe çevirmeye çabalıyor. Bir anlamda sosyalist muhalefetin olduğu kadar toplumun da boynuna dolanan darbenin göbek bağını kesmeye soyunuyor. “Önümüzdeki dönem için koşulları oluşturulan ‘otoriter atmosfer’, 12 Eylül’leri mumla aratacak bir barbarlığa gebedir,” diyor: “Zaten tam da bu yüzden, ihtiyarlayan hayalete değil, en dinç haliyle önümüze dikilecek olan canavara dikmemiz gerekir gözümüzü.” Bu yüzden de Akınhay’la sadece romanını değil, 12 Eylül’ü de konuşmak gerekiyor. Soruyoruz, cevaplıyor:

***

12 Eylül darbesinin üzerinden 30 yıl geçti, ama nereye baksak, kime dokunsak hep o tarih, öncesi ve sonrası çıkıyor karşımıza. Türkiye üç darbe geçirdi, ama milat olarak ağırlığını koyan 12 Eylül oldu. Bunun sebebi, 12 Eylül’ün şiddetinin diğerlerine göre daha ağır olması mı?

Tek başına bu değil elbette. Tamam, 12 Eylül, 12 Mart’a ve 27 Mayıs’a kıyasla şiddeti çok daha ağır bir askeri darbeydi. Fakat aynı zamanda, bütün dünyada devrimler dalgasının çekildiği ve sermayenin, neo-liberalizmle yeni, topyekûn bir karşı saldırıya geçtiği bir dönemde, dünya çapındaki bu yeni eğilimle tamamen uyumlu 24 Ocak kararlarının, ‘yeni sıkı düzen’in yerleştirilme tezgâhının bir parçasıydı. 12 Eylül darbesinin ‘asıl mücbir sebebi’ de işte bu 24 Ocak kararlarıdır.

294

1980 darbesi, yalnızca ülke içinde muktedirlerin ‘yönetememe hali’ne bir çözüm arayışı olarak değil, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle, 1945’ten sonra yeşeren ‘sosyal devlet’in açtığı alanın ‘dünya çapında kapatılması’nın da bir parçası olarak da uygulamaya konmuştu. Elbette 12 Eylül’ü uygulamaya koyan generallerin, bizatihi ‘sivil’ danışmanları (24 Ocak kararlarının ‘beyni’, cuntanın kurdurduğu Bülend Ulusu hükümetinin başbakan yardımcısı) Turgut Özal’ın rehberliğinde, işçi sınıfının haklarını yok etmek ve bunu sağlamak amacıyla, öğrenci gençliğin aktif bir unsuru olduğu devrimci-muhalif hareketi kanla, idamlarla, işkencelerle ezmek için zalimane bir baskıya yönelmeleri, bu ‘kalıcılığın’ daha uzun sürmesini de sağladı.

Ancak bu kalıcılık edebiyata pek yansımadı. 12 Eylül’ü referans alan bütün kitaplar, özellikle de romanlar bir öfkeden çok kederi esas aldı ve bu edebiyat tarihiyle birlikte tanımlanır oldu. 1990’lı, hatta 1980’li yıllara 12 Eylül edebiyatı damgasını vurdu. Darbeyle yüzleşilmesinde, daha doğrusu hesaplaşmada yaşanan basiretsizliğe bakarsak, bu kitaplar yerini bulmadı, okurla buluşamadı mı?

Şöyle cevap vereyim: 12 Eylül darbesini bu topluma reva gören ve aynı darbenin kendine reva görülmesine referandumla çok büyük çoğunlukla onay veren bir ülkede yaşıyoruz. Keza, günümüzde son derece çarpık bir zihinsel atmosfer doğurulmasına sebep olan ‘askeri vesayet’ tartışmalarının örneklediği gibi, 12 Eylül’den ve darbe aracılığıyla topluma giydirilen ‘deli gömleği’nden Türkiye’nin askeri-sivil, egemen sınıflarının sorumlu olduğunun da bilinçlerde kolay kolay yer etmediği bir ülke burası.

Dolayısıyla, 24 Ocak’ın Turgut Özal’ından 2010’un Tayyip Erdoğan’ına kadar kesintisiz bir hakimiyete sahip olan Türkiye’nin sağ partilerinin suçları ortada dururken, bu yüzleşme ve hesaplaşma gereğinin mütemadiyen solun yapması gereken bir durummuş gibi takdim edilmesine esastan itirazım var benim.

Kaldı ki, 1960’larda, özellikle de 1970’lerde ‘gördüğü’ tedrisattan uzak durmamaya çalışan sosyalist solun, günümüzde cılız bir güçle de olsa mücadelesini sürdürdüğünü mutlaka bir kenara not etmek gerekir. Benim bildiğim, gençliğinde müthiş bir özveriyle mücadele edip, akabinde en ağır baskılara maruz kalan bir eylemci kuşağının çabalarını asıl yöneltmesi gereken yer, habire kendini didikleyip durması değil, teorik-siyasal eksiklikleri neyse onları yenilemek için gayret sarf etmesi ve bu anlamıyla geçmişiyle ‘hesaplaşmasını tamamlaması’ değil, bundan nitelik olarak çok farklı bir anlayışla, kendini ‘aşmayı öngörmesi’dir.

Nitekim, yeni romanım Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de dokunmak istediğim eksikliğimiz budur. 1970’lerde esas olarak ‘siyasal bir mücadele’nin içinde yer alan bir eylemci kuşağının, siyasal-ideolojik bir zeminde birarada olamadığına işaret etmek. Bu kopuşun başlıca sebeplerini irdelemek bir romanın işi değil tabii, ama burada, işçi sınıfı hareketi yenilince ve 12 Eylül’den sonra, yeni bir devrimci dalga yaşanmayınca, ağırlıklı olarak küçük burjuva bir nitelik taşıyan öğrenci kuşağının, daha sonra orta sınıfa intisap etmesi ya da yerini orada bulmasıyla,kendi geçmişinden uzaklaşmasının altını çizmek istedim.

Şunu vurgulamakta fayda var: 12 Eylül, fiziki acılarıyla, siyasal sonuçlarıyla ve psikolojik travmalarıyla, onunla hesaplaşılarak değil, negatif bir yoldan tarihe mal oldu. Darbenin gerçekleşmesinden otuz yıl sonra, 12 Eylül’le yüzleşmenin, Türkiye siyasal tarihinin en azgın sermaye yanlısı iktidarlarından AKP’nin diline dolanmasıyla da bir nevi çürüme hali tescillendi; bir olgu olarak ‘12 Eylül’, postmodern dönüşüme cuk oturan bir şekilde gerçekliğinden kopartıldı.

Bunun tersten hayırlı bir sonucu da şu olabilir tabii: Bugünün kavgasını, şimdiki zamanın parametreleriyle tarif ve tahlil etmek için elimizin serbest kalması.

Hal böyle olunca, romandaki cümlemle, “dinamizmi kitlelerden beslenen bir eylemci kuşağı, yenilip öcünü bile alamadan, ölülerinin doğru düzgün yasını tutamadan çöl yalnızlığına düşmüşse”, bu iklimden doğacak bir edebiyata atfedilecek beklentilerin fazla gerçekleşmemesini doğal karşılamak gerekir.

İyi de eylemci gençliğin orta sınıfa intisabını sadece 12 Eylül’le mi açıklayacağız? 68 hareketini yaratanların büyük bölümü ‘78’de yoktu. ‘78’in büyük bölümü bugünün mücadelesinde yok. Dahası, birarada olunabilecek siyasal ideolojik bir zemin de görülmüyor bugün. Dünün devrimcilerinin hiç de küçümsenmeyecek oranda bugünün faşistlerini oluşturduğunu görüyoruz. Romandaki vurgunla, ‘çöl yalnızlığı’ bir seçimi işaret etmiyor mu?

Kastettiğim olay ’68 için de geçerli. Tarihleri yapan sınıf hareketleridir. Öğrenci gençlik bu harekete eklemlenir. Gerçi 1960’lı yıllara damgasını ilkin daha fazla vuran, 1950’lerin sonlarından itibaren gelen işçi kabarışıydı, fakat işçi hareketi, TİP’in ağırlığını hissettirdiği kısa bir dönem dışında gölgede kalmaktan pek kurtulamadı.

Diyeceğim, Türkiye’de sözü edilen ve ‘68’liler ya da ‘78’liler diye anılan kuşağa karakteristiğini kazandıran topluluklar çoğunluk olarak öğrenci kökenlidir. O yüzden, bu kuşakların eylemcilerinin ana gövdeleri, sert bir darbeyle karşılaştıklarında yalpaladılar, sendelediler, kendilerini toparlayamadılar.

Fakat tam da aynı sebeple, bugünkü ‘çöl yalnızlığı’nı fiili bir durum olarak görüp, bunu da abartmamak gerekir. Keza, ‘çöl yalnızlığı’ içinde kendi başına ayakta kalan tekil ‘68’liler ya da ‘78’liler de, tarihsel hareket nezdinde kayda değer bir damga vuracak güçte olamazlar hiçbir zaman.

Demek istediğim, 1970’li yıllarda okuduğumuz metinler ve romanlarda çokça rastladığımız üzere, siyasal gericiliğin egemen olduğu yıllar ve onyıllar, aynı zamanda iğneyle kuyu kazılan dönemler olsa gerektir. Burada önemli olan, doğru analizleri yaptıracak ve şirazeyi saptırmamayı sağlayacak teorik doğrulardan fazla uzaklaşmamaktır. Türkiye’de bizlerin ve bizden öncekilerin halledemediği asıl sorun budur. Bu teorik yenilenme ele avuca gelir ölçekte gerçekleştirilemediği içindir ki, halen solda durmaya çalışanların özgüveni hep eğretikalmıştır. Yoksa, tekil bireyler olarak solda durma dirayeti gösterenlerin zaten kendi gayretleriyle bir kitlesel dalga yaratamayacağını siyasal literatüre birazcık aşina olan herkes şöyle ya da böyle bilir.

Kendini bir kuşağa ait hissediyor musun, senden öncekilerle (68) sonrakileri, yani üç kuşağı karşılaştırırsan, payına ne düşüyor?

Herkes gibi ben de bir kuşağa aitim; ama gençliğimin gölgesinin uzandığı kadarıyla.

Kişiliğimin belirlenip yoğrulduğu o onyılın, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde muhalefet/karşı çıkış dalgasının en yüksek olduğu onyılla çakışmasının çok özel etkileri olduğunu da kimse yadsıyamaz sanırım. Bunun yanında, adına ‘78’liler denmesi bile ‘68’lilere atfen yaygınlaşmış bir kuşağın kendi özgüllüğünün nere(ler)de yattığını gösteriyor, ama bu apayrı bir tartışma konusu.

Bizim kuşağımızı asıl belirleyen bence, gençliğimizin yolunun kitlesel bir başkaldırı hareketinin içinde şekillenmiş olmasıydı. Bu da kendimizden sonraki, yani 12 Eylül’ün siyasal ikliminde doğup büyümüş kuşaklarla aramızda çok belirgin bir farklılık bulunduğu anlamına gelir. Hangisi daha olumluydu gibisinden soruları her zaman yersiz bulmuşumdur. Ama kendi kuşağımın ‘ortak tipolojisi’ beni her zaman ilgilendirmiştir ve sanırım yazdıklarımda (roman olsun, makale olsun) bunun izlerine mutlaka rastlarsınız.

Doğal olarak, böylesi kitlesel bir kalkışma içinde yer almak ve hemen sonrasında Türkiye tarihinin en ağır askeri darbesine doğrudan, cepheden maruz kalmak az buz bir deneyim değildir. Sonuçları ve etkilerini de dönemin bu özgüllüğüne bakarak değerlendirmek gerekir. Ben bunu, romanımın bir yerinde ‘yarım kalmış bir kolektif delilik’ tabiriyle anlatmayı tercih ettim. Sonra da, şahsen kendi payıma önemli bir ayrım çizgisi olarak gördüğüm bir soru yönelttim: “Serüvenin yarım kalması ve sonrasında bozgunla baş edememiş olmak mıdır bizim için esas travmatik olan, yoksa büyük bir siyasal-tarihsel döneme denk düşen o onyılları bilfiil yaşamış olmak mıdır bizi daha sonra ezen?”

78 bir mağduriyet hissiyle ifade edebiliyor ancak kendisini. Bunun hem mücadele etmeyi sürdürenler hem de sonraki kuşaklar için bir ayak bağı oluşturduğunu düşünüyorum. Hatta, referandum bile 12 Eylül’e bağlandı ve içeriğindeki hak ihlalleri, kapitalizmi besleyen yasa değişiklikleri gözardı edilip bir travma olarak iktidar ve muhalefet tarafından kullanıldı. Bunda solun bir sorumluluğu yok mu?

Mağduriyet meselesi, bir televizyon konuşmasında Oğuzhan Müftüoğlu’nun yaptığı müdahil bir konuşmayla da gündeme geldi, biliyorsun. 12 Eylül’de bu hikâye, 78’lileri ‘yenik kuşak’ olarak nitelemekle başladı, sanırım o günleri de hatırlarsın. Siyasal bir kavganın sonucu olan gerçek yenilginin üstüne, bir de solcuların kendi kendilerini ezik hissetmelerini ifrata vardıran ayrı bir ‘yenilgi edebiyatı’ bindirildi. Bu tutum bana hiç yakın gelmedi; ne cezaevinde, ne de dışarıda. Ama genel tablo itibariyle karakteristik bir durumumuzu yansıttığı aşikar.

Sorduğun soru bir bakıma çok yerinde. Bugün, gerek bireyin kendini sorgulayışında, gerekse bütün toplumun güncel meselelerinin halline kafa yorulduğunda, 12 Eylül’ün herhangi bir şekilde eksene alınması kesinlikle bir ayak bağı durumuna gelmiştir. Her şey bir yana, 12 Eylül’ün Türkiye’de yerleştirdiği ve dünyadaki dönüşümün kopmaz parçası olan neo-liberal rejim, kendi içinde mutasyona uğramıştır zira.

Birincisi, 1990’lı yıllarda sosyalist bloğun dağılışıyla müthiş bir zafer kazanma havasının yarattığı pervasızlıkla ve ‘yeni düzen’, ‘tarihin sonu’ naralarıyla. İkincisi, 11 Eylül 2001’den sonra yerleştirilen yeni ‘güvenlik konsepti’nin ana siyasal parametreyi başkalaşıma uğratmasıyla. Üçüncüsü, 2008 sonbaharında patlak veren küresel krizin, dünyanın önüne açtığı çok daha karanlık ufukla.

Önümüzdeki dönem için koşulları oluşturulan ‘otoriter atmosfer’, 12 Eylül’leri mumla aratacak bir barbarlığa gebedir. Zaten tam da bu yüzden, ihtiyarlayan hayalete değil, en dinç haliyle önümüze dikilecek olan canavara dikmemiz gerekir gözümüzü. Sanırım bu canavarın ilk göreceğimiz kolları da, dünya çapında ve her ülkede, her işkolunda güvencesiz ve esnek üretim rejiminin yerleştirilmeye başlanması olacaktır.

Bugün artık başkalaşmış (ve daha bariz, daha kutuplaşmış, daha karmaşık, daha zalim) bir kapitalist sömürü dünyasında yaşıyoruz ve aslolan budur. Varsa eksiğimiz, şikayetçiysek geride kalmaktan, bugünkü mesele nedir, dikkatimizi buna yoğunlaştıralım derim.

Cezaevinde dil öğrendin ve çeviriye başladın, geçtiğimiz aylarda da 100. çevirini yayınladın. Resim yapanları, şiir yazanları, ama dışarı çıktıklarında bu ifade biçimlerini kullanmadıklarını ya da yetersiz kaldıklarını gördük. Üretebiliyor olabilmenin dışında senin hem çeviride, hem yazarlıkta hem de yayınevinde bunca ısrarının sebebi ne?

Ben İngilizceyi de içeride öğrendim zaten, çeviri yapmaya da orada başladım. 1986 yılında, örgütten ayrıldıktan hemen sonra heves ettim. Bilirsin, dışarıda olsun içeride olsun, örgütlü olmak aynı zamanda günün yirmi dört saatine yayılan bir faaliyet demektir ve bunun içinde, ‘eğitim çalışmaları’ tabiriyle karşılansa da zihinsel-düşünsel arayışın önemli bir yeri vardır. Hem o yıl itibariyle, önümüzde daha uzun bir hapislik hayatı vardı.

Müebbet hapse mahkûm olanlar, yeni şartlı salıverilme rejiminin muğlaklığı nedeniyle, tam tahliye zamanımızı bile kesin olarak bilmiyorduk, 16 yıl mı, 18 yıl mı? Ama 1996’dan önce çıkamayacağımız kesindi ve 1991’de çıkan şartlı tahliye kanununun en ufak bir emaresi dahi söz konusu değildi. Önümde geniş bir zaman boşluğu olunca ve imkân da doğunca, dışarıdan bir arkadaşımın (Bülent Gökay) yardımı ve Belge Yayınları’nın sahibi Ragıp Zarakolu’nun yoğun teşvikiyle bu alana yöneldim. Yani, bir ‘zihinsel faaliyet’ yordamı olarak.

1991’de tahliye olana kadar, çoğu Belge Yayınları tarafından yayınlanan 20 civarında kitap çevirdim. Çevirilerimi yayınlayan diğer yayınevleri arasında Metis, İletişim, Pencere ve özellikle, yayın hayatına benim Rosa Luxemburg çevirimle atılan Ataol’u da saymalıyım.

Dışarı çıkınca da bu çeviri bağları, kendimi maddi-tinsel herhangi bir boşluk içinde hissetmememde çok önemli bir etken oldu. Zaten, yine Belge Yayınları’ndan başlayarak kesintisiz bir faaliyet içinde oldum. Bir sürü yayıneviyle çalışıp çeviri yaptım, sonra kendim yayınevi kurdum, başka yayınevlerinde editörlük yaptım, falan. Bugüne kadar devam etti bu. Geçen ay da Arundhati Roy’un Çekirgeleri Dinlemek kitabıyla 100. çevirim yayınlandı. Yirmi dört yılı bulan bir çeviri serüveninin köşe taşı olarak.

Son romanının adından yola çıkarak, bizi gerçekten ölülerimiz mi birarada tutuyor? Bu biraz da hayat beceriksizliğini işaret etmiyor mu?

Bugün AKP gibi bir siyasal partinin dayattığı anayasa paketi referandumunun (en geniş tarifiyle) sol içinde de sebep olduğu yarılmaya bakarsak bu sorunun cevabını vermiş olacağımızı düşünüyorum. Romanda da işaret ettiğim gibi, aradan otuz yıl geçti. “Çok zaman oldu, üç onyıl! Zaman tünelinin içinden fırlayıp gelince daha dün gibi, ama dışından bakıp yılları alt alta toplamaya kalkınca, yıldırıcı.”

Üstelik Türkiye gibi, çeyrek saatte bütün gündeminin değişebildiği kertede taşları yerine oturmamış, Kürt coğrafyasında 20. yüzyılın son büyük isyanına sahne olan bir ülkeden bahsediyoruz. Böyle bir ülkede otuz yıl önceki ‘biz’, nasıl hâlâ aynı ‘biz’ kalabilir? Oysa, genel hatlarıyla böyle bir yanılsama var, ‘biz’ ve ‘bizler’ hiç değişmemiş gibi; üstelik bu yanılsama, kesinlikle pozitif bir çerçevede değil, daha çok suçlayıcı ve karalayıcı bir jargonla dışa vuruluyor.

Hâlâ birarada kaldığını düşünenlerin ortak paydaları da, istikrarlı bir çizgide devam ettirilen siyasal görüşlerinin evrimi değil, suretleri otuz yıl geride kalmış ölülerimiz. Kimi akımların hâlâ ‘şehit’ kavramına sarıldığını da dikkate alırsak, besleyici bir motif olmaktan çoktan çıkmış, ketleyici bir prangaya dönüşen bir hal bu; benim işaret etmek istediğim nokta da bundan başka bir şey değil.

Romanında eski eylemcileri, daha doğrusu çoğu devrimci okul arkadaşlarını buluşturuyor, otuz yıla bir kadının ve erkeğin gözüyle bakıyorsun. Ve bu kadın ile erkeğin gözünden anlatılan hayatlarda yaşanmamışlık, yaşanmışlıklardan daha fazla gibi. Ve daha naif, daha erteleyici. Ahmet Altan ve benzeri yazarların ’78 kuşağını hedef alan karalamalarına bir cevap mı vermiş oluyorsun?

Bakın, neresinden baksanız, bugünlerde yazılıp 12 Eylül öncesine değen romanlar artık uzak bir geçmişi konu almış oluyor. Bu, 1980’lerde ve 1990’larda yazılan romanları kuşatan zaman etkeninden farklı bir koşul.

Ben de kitapta o günleri anlatırken, bu handikapın ziyadesiyle bilincinde olarak, o günlerin aklı ve duygularını soldurmamaya gayret ettim. Bu bakımdan, her ne kadar otuz yıl sonra bu satırları yazmış olsam da, o dönemin gerçekliğiyle teması kaybetmeyen bir dil kurmayı öngördüm. Sanırım tek başına bu yön bile, Ahmet Altan ve başka yazarların, ‘yaşanmamışlık acısı’nı ‘sonraki akıl’la bir kuşağın üstüne kakmaya çalışan uydurma hikâyelerinden ayrı bir yerde durmayı dert edinmiş olmanın ürünüdür.

Fakat bu, yani o dönemki gerçekliğin halisane yönlerinin hatıraları, aynı zamanda, romanda sözü edilen altmış-yetmiş kişilik topluluğun, otuz yıl sonra kendi fakültelerinin lokalinde buluştuklarında gerçeği görmelerini perdeleyen başlıca etkendir de. Yine bu sebeple, başka fakültelerde okuyanların benzeri buluşmalarında olduğu gibi bizim fakültede (Ankara Siyasal Bilgiler’de) okuyan eski arkadaşlarımızın bu buluşmalarına da damgasını vuran şey, ‘yâd etmek’ten öteye geçememektedir.

Üç romanın da (Gün Ağarmasa, Ölüme Bakmak ve Ölülerimiz Bir Tutar Bizi) 12 Eylül darbesinin zemininden besleniyor, biyografik nitelik de taşıyor. Yazmadığın, yazamadığın bir şeyler kaldı mı?

Her zaman çok şey kalır yazılmadan. 12 Eylül darbesinin de, o tarihlerde bizim çok genç olmamız itibariyle, temelbir yönü var kendi hikâyemizde, kendi hafızamızda, kişiliğimizin asıl yoğrulduğu başlıca dönüm noktalarından biri olarak kendi serüvenlerimizde.

Bir yazımda ‘benim yazarım’ diye nitelediğim İspanyol asıllı Fransız yazar Jorge Semprun’ün romanlarına bakın, mesela. Üstünden altmış yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, halen değişik kesitleriyle toplama kamplarını anlatır okurlarına. Üstelik savaşın bittiği, toplama kampından salıverildiği tarihten itibaren tam on beş yıl kendi suskunluğunu kıramamış, tek satır karalayamamış bir ruh halindeyken, birden boşanıverir Semprun’ün kalemi ve elli küsur yıl boyunca ‘bitiremez’ zihnini kemiren detayları.

Diyeceğim, cezaevinden serbest bırakıldığımız 1991 yılından beri, değişik dönemlerde başka hikâyelerin ön planda olduğu karalamalarım var benim de, zihnimde olgunlaştırınca romana dönüştürmek istediğim. Umarım önümüzdeki yıllarda, 12 Eylül’e illa ki değen bu hayat kesitlerinden en az bir ya da ikisini daha yazmayı başarabilirim.

(Berat Günçıkan’ın yaptığı bu söyleşi 11 Eylül 2010 tarihli Birgün gazetesinin Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)