≡ Menu

Osman Akınhay: “78’liler Artık Birlikte Yürümüyor”

Erdem Öztop’la Söyleşi

Siz bundan önceki romanınız Ölüme Bakmak’ta da (ki daha çok Gün Ağarmasada, 78 kuşağının yaralarına yaralanan bir gözle) içeriden baktınız. Üçüncü romanınız Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’nde de ana izlek bağlamında bu hakim. Nedir bu yeni romanın diğerlerinden, özellikle de Gün Ağarmasa’dan farkı?

294

Ölüme Bakmak’ta, onu diğerlerine bağlayan iplikler mevcutsa da, bambaşka bir konu işleniyor, babanın ölüsüyle yüzleşme ele alınıyor. Bu bakımdan Gün Ağarmasa ile Ölülerimiz Bir Tutar Bizi birbirleriyle daha akraba metinler. Aradaki fark şu: Gün Ağarmasa geçmiş ile bugün ekseninde ilerlerken, daha ziyade gözünü geçmişe çeviriyor; Ölülerimiz Bir Tutar Bizi ise geçmiş zamanda daha fazla eğleştiği halde, bugüne baktığında, ‘bir gelecek olacak mı, olacak mı kimin elinden’ sorusunu uyandırmayı dert ediniyor.

Buna bağlı olarak, geçmiş yüceltmesi yapmanın, haklı bir mitosu yerle bir edeceği endişesi üzerinde duruyor, ki günümüzde, bilhassa referandum öncesi yapılan ve sonrasında hâlâ süregiden sert kapışmaların da gösterdiği gibi, 1960’ların ve 1970’lerin devrimcilerinin bir blok olarak, aynı safta, barikatın aynı tarafında birarada durmaları artık hiçbir şekilde mümkün değil.

Bunun sebebi de öncelikle sınıfsal elbette. 12 Eylül’den sonra evvela ANAP, sonra AKP üzerinden düzene intisap edenlerin sayılarının hayli fazla olması da esasen sınıfsal sebeplere bağlı. 12 Eylül öncesi işçi hareketi, 1989 Bahar Eylemleri dışında güçlü bir varlık gösteremedi ve ideolojik etkisi neredeyse çok az oldu. Aşağıdan bir dalgayla beslenmeyen o dönemin sosyalist öğrencilerininse büyük kısmı, o zaman küçük burjuvazi, şimdi orta sınıf diye tabir edilen kesimlerin çıkarlarıyla özdeşleşti.

Bugün Radikal’den Taraf’a yaygara koparan ve ‘liberal solcular’ diye anılan kişilerin asıl derdi de, bulundukları yeri bağıra bağıra ilan etmeleridir. Taner Akçam’ın daha geçen hafta Taraf’ta yayınlanan ‘bizim mahalle/öteki mahalle’ eksenli yazısı buna ibretlik bir örnektir.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, alabildiğine romantik ve bir o kadar melankolik. Doğru mu ifade ettim, bilemiyorum, ama özü itibariyle, geçen üç onyılın ardından anlatıcının karşısına çıkan geçmiş zamandan bir kadın vesilesiyle o yıllara duygusal bir bakış… Ne dersiniz?

Geçmişi ve bugünü irdelemeyi sağlayan, hem bir kadınla göz göze gelme, hem de gençlikten otuz yıl sonra, eski fakülteli solcuların buluşması. Hem 1980 öncesinin romanesk ve maceralı bir gençliğe tekabül etmesi, hem arada ödenen bedeller, işkenceler, kayıplar, ölümlerin doğurduğu duygusal basınç, hem de otuz yıl sonraki mecalsiz ana hal, koyu bir duygu sağanağıyla beraber okunuyor, gözleniyor; bu doğal. Fakat aynı zamanda bu duygusal örtü, gerçeği görmemizi de engellememeli.

Neresinden baksanız, tek tek kişiler dışında, ağırlıklı bir güç olarak tarihsel misyonunu tamamlamaya yüz tutmuş bir kuşaktan bahsediyoruz. O yüzden romanda anlatılan buluşmaların özü, yâd etmeden öteye gidemiyor. Kitapta yer yer hissedilebilecek boğucu kederin sebebi bu.

Romanın adına Ölülerimiz Bir Tutar Bizi deseniz de aslında geçmişimiz bir tutar bizi demek gayesi içindesiniz, değil mi?

Öyle değil. Asıl olarak geçmişimiz bizi çoktandır birarada tutamıyor, bu olgu artık herkesin çıplak gözle görebileceği bir noktaya ulaştı; geriye kalan son iplik, ölülerimiz. Söylemek istediğim bu. Artık birlikte yürümüyoruz.

Sizi yakından tanıdığımdan, son dönemde -geçmiş tecrübelerinizden bildiğimiz- siyasal bir umutsuzluk içindesiniz. Kitaba başlığı atarken de bunu mu demek istediniz, yaşayan ve aynı siyasi mücadeleyi verdiğiniz arkadaşlarınıza bir eleştiri mi bir anlamda?

Kendimi vareste tutarak kimseye bir eleştiri getirmeyi amaçlıyor değilim. Bırakalım da bunu başkaları, ayrıca okurlar yapsın. Şahsen bir siyasal umutsuzluk içinde de değilim. Fakat iyimser de değilim. Karamsarlığımı da kendimce, başka yazılarımda dile getirdiğim gibi, naçizane analizlerime dayandırırım. Yoksa insanlık önüne artık hiç aydınlık bir ufuk açamayacak gibi bir şeye inandığımdan değil.

Mesele tarihseldir: Dünya çapında, devrimler dalgasının geri çekildiği otuz beş-kırk yıldan beri gerileme halindeyiz. Türkiye’de de 12 Eylül’le başlayan karanlık rejim, AKP iktidarında esaslı bir mutasyona uğrayarak hükmünü devam ettiriyor. İşçi sınıfı hem dağınık, hem de örgütlenme kapasitesi çok sınırlı. Beyaz yakalı kesimler daha ziyade gerici ve milliyetçi güçlerin etkisi altında. İsyankâr bir dinamiğe sahip Kürt hareketi de en kritik kavşaklarından birinin önünde duruyor.

Umutsuzluk değil de, tehlikenin iki büyük kaynağı var. Kabaca söyleyeyim: Küresel kapitalizmin bu yeni krizi aşılmış olduğunda, dünyanın hemen her ülkesinde eskisinden daha otoriter yönetim biçimleri yerleştirilecek. Türkiye ise (burada AKP’yi ayırmıyorum, bütün bir egemenler bloğu için söz konusu olarak söylüyorum) ABD’nin stratejik desteğiyle emperyal girişimlerini daha somutlaştırmanın derdinde.

Her iki gelişme de aşağıdan gelecek baskıların daha nüve halindeyken ya da fazla yeşermeden ezilmesini gerektiriyor. Avrupa’da tarihsel mücadeleler içinde kazanılmış sosyal hakların budanması esas hedef. Fransa 800-1000 Romanı bunun için kovuyor. İtalya Çingeneleri bunun için şeytanlaştırıyor. Küresel işsizliğin patlamasının etkileri, çalışanlara ve işsizlere hem durumlarının müsebbibi, hem de baş etmeleri gereken düşman olarak birbirlerini görmelerinin sağlanmasıyla, patlayıcı bir aleve dönmesin isteniyor.

Bizdeki iktidarın siyasal görüşünün İslami ağırlıklı olması ülkeye özgü birtakım farklılıkları da getiriyor tabii, ama tablo ana hatlarıyla aynı. İşçi sınıfının hakları ve hak arama/örgütlenme imkânlarının önü giderek daha fazla ve yeni yasal engellerle kapatılıyor. Zaten cılız bir konumda olan üniversitelerdeki muhalif öğrencilerin her adımı, ‘ölçüsüz cezalar’la boğuluyor. Referandumun getirdiği yeni ‘özgürlükler’de olduğu gibi, meslek odalarının varlık sebepleri ortadan kaldırılmak isteniyor. Egemenleri ciddi biçimde rahatsız eden Kürtlerin mücadelesi de her yolla pasifize edilmeye çalışılıyor.

Burada solu hedef alan sağlı sollu saldırılar ayrı bir öneme sahip. Toplumsal gücü son derece kısıtlı olan solun bunca yaygarayla saldırı altında tutulması size de garip gelmiyor mu? Çok kişiye öyle geliyor. Ama garip değil. Burada söz konusu olan ve amaçlanan, toplumsal mücadelelerde muhtemel bir kıpırdanmaya karşı hegemonya kavgasının -sola karşı- evvelden kazanılması.

Şöyle bir ifade geçiyor mesela romanda: “Kim kime vefasızlık etti – devrim mi bize, biz mi devrime – vaadini tutmayan, nefesi kesilen, derman yetiremeyen hangimiz…” Ne dersiniz bir önceki soru bağlamında?

Bir önceki cevap bağlamında romandan epeyce uzaklaşmış oldum tabii. Yeni sorunuzun cevabını bir tarifle vermek mümkün değil. Fakat devrimler dalgası geri çekilip de aşağı sınıfların hareketleri sönünce, biz de devrim de bu sarmalın içinde kaldık. Şimdilik tabii. Herhalde insanlığın ufku orta ve uzun vadede, kapitalizmi ilelebet egemen kılacak bir sisteme teslim olacak değil.

Devrimcilerin birbirleriyle olan aşkı hep bastırılmıştır, bastırılmak zorundadır. Yasaktır aynı dava uğrunda mücadele edenler için. Yanlışım varsa düzeltin beni… Romandaki kahramanın da yıllar sonra bir anma toplantısında karşılaştığı kadın ona sanki bu bağlamda bir hüzün yaşatıyor…

Dünya edebiyatına da bizim edebiyatımıza baktığında da devrimciler arasında yaşanan efsanevi aşklar her zaman okurların içini titretmiştir. Her büyük aşk gibi elbette. Romanda anlattığım ve kendi gençliğimizi yaşadığımız dönemin ayırt edici özelliği, bu ilişkilerin daha ziyade tutuk yaşanması. (Yoksa bir Nâzım’ı hatırlamak bile yeter.) Bunun asıl sebebi de, 12 Eylül darbesinden önceki yıllarda fiilen bir devrimci durum içinde olunduğu duygusunun yaşanması. Böyle bir ruh hali içinde, devrimin sanki elle tutulabilecek kadar yakınlaştığı hissiyatı egemenken, kimse tutup da kişiler arasındaki aşkları fazla öne çıkarmamıştır.

Hele ki 12 Eylül sonrasında, 12 Eylül’ü konu ettiği farz edilen birçok romanda o döneme dair atfedilen, gündelik hayatı boğan bir boyut olarak cinsel bunalım senaryolarının gerçek yaşantılarla bir alakası yoktur.

Daha ilk cümlesinden umutsuz başlıyor roman. En azından vücut kendinden umutsuz… Kalp ha bugün ha yarın tekler, tedbirli olmalı… Romanın içinde de bir yenilmişlik hissi hakim. Gerek yaş gerekse devrim uğrunda mücadele eden arkadaşların yılmışlığı… Osman Akınhay nerede durur peki?

Umutsuzca başlamıyor, roman kişisinin (ve bir kuşağın) fiziken yaşlandığını teslim ederek başlıyor. Sonra geçmişe bakıyor, orada romanesk bir mücadele damarı görüyor, 12 Eylül’le simgelenen ağır darbenin ve arada geçen yılların aşındırıcı etkisini gözden uzak tutmuyor ve orta yaşlarına gelen insanların kımıldamakta zorlanan hallerine ışık tutuyor. Niçin bu haldedirler? Bana kalırsa, romanda bu sadece soru halinde var. Öyle de olması daha iyi.

Osman Akınhay’ın varlığı, aynı kuşağın içinde yoğrulmuş. Aynı etkilerden mustarip. Sorun zaten şahsi değil: Romanda “Yalnız başına büyük hayal kurulmaz” dediğim gibi, böyle sorulara da yalnız başına cevap verilmez de, aranmaz da.

O yüzden, dönem atmosferine bir örnek, bizim vakti zamanında romanlarını çok severek okuduğumuz Sevgi Soysal’ın kanser olduğunu öğrendiğinde bir yakın dostuna ettiği laftır: “Hadi, şimdi ölümümü örgütleyelim.”

12 Eylül’ün büyük tahribatlarından birisi budur: meselelerin şahsileştirilmesi. Her şeyin; özlemin, amacın, acının. Kitabın kendisi güzeldi, ben de okuduğumda çok sevmiştim, ama bu bireyselleştirici atmosfer, Ursula LeGuin’inMülksüzler romanının “devrim olmak lazım” cümlesindeki espriyi de çarpıtarak algılattı ve neredeyse on-on beş yıl boyunca birçok genç insanın zihninde bu şekilde iz bıraktırdı.

Sosyalizm çoğul bir ütopyadır. Sosyalizmin temel meselelerini de çoğul bir zeminde düşünüp tartışabilirsiniz. Neyse şimdiki kolektif halimiz, bizi bu halden sıyıracak olan da kolektif süreçler, birliklerdir.

Yeni kitaptan bağımsız da bir-iki sorum olacak söyleşimizin sonunda. Biraz da bir önceki soruyla ilintilendirelim ya da… Siz son dönem çıkarmakta olduğunuz Mesele dergisinde de yayın dünyasına dair umutsuzluğunuza değindiniz… Devam ediyor mu bu hal?

Siz beni umutsuz kılmaya yemin ettiniz herhalde. Mesele’de kaleme aldığım “Yayıncılığın Kederli Sonbaharı” yazımın özü, bir umutsuzluk bildirgesi değil, okumanın teknolojisinin değiştiğiydi. Yani, selüloz kitaba basılı yayıncılığın tarihsel ölümünü görmeye başladığı, bunun yerini dijital teknolojinin bulacağı çözümlerin dolduracağı öngörüsüydü. Bu yöndeki işaretlerin çok daha fazla kişi tarafından görülmeye başlanması için de çok beklememiz gerekmedi. Henüz gelişme halinde olan bir süreç bu, ama selüloz kâğıda basılı kitap yayıncılığının yapısal bir sorunla karşı karşıya olduğu aşikar.

Yayın dünyasına 100. çevirinizi geçenlerde Arundhati Roy’un Çekirgeleri Beklemek kitabıyla kazandırdınız. Neler hissediyorsunuz? Bu kimliğinizde durmadan, büyük bir iştahla yola devam ediyorsunuz. Ya da bu da bir zorunluluk mu yayınevini idame ettirmeniz açısından?

Çeviri yapmayı hâlâ sürdürmemin birinci sebebi, evet, yayınevinin ayakta kalmasıyla bağıntılı. İkinci sebebi, yayınlamaya karar verdiğim bazı yazar ve kitapları başkalarına vermeye elimin varmaması. Üçüncü sebep, bazı yazarları redakte etmenin, kendim çevirmeme kıyasla astarının yüzünden pahalıya gelecek ve çok daha sıkıcı bir hal alacak olması. Dördüncü sebep, çeviri yapmayı hâlâ seviyor olmam.

Ben ilk çevirimi 1986 yılında, Ragıp Zarakolu’nun ve yurt dışındaki yoldaşlarımın desteğiyle Çanakkale Cezaevi’nde yapmıştım. Tarihçi E.H. Carr’ın Nationalism and After başlığını taşıyan ince bir kitabıydı. Onun üzerinden neredeyse bir çeyrek asır geçti ve ben bu süre içerisinde, bazen her ay bir kitap atarak, bazen birkaç yıl hiç çeviri yapmayarak, sonunda 100. kitaba geldim.

Bildiğim, yıllardır üzerinde çalıştığınız çevirmen sözlüğü var. Nasıl gidiyor bu alanda çalışmalarınız, kısaca bahsedebilir misiniz?

Çevirmen sözlüğü demeyelim de, sosyal bilimler ağırlıklı olarak çevirmenlere yardımcı sözlük diyelim. 1980’lerin sonlarında çeviriye başladığım ilk yıllardan itibaren ufak ufak biriktirerek hazırladığım bir sözlük bu. Şu sıralarda 25 bin maddeyi aştı. Bazen aylarca elimi atmıyorum, bazen hızlanıyorum. Gelecek yıl yirmi beş yılı bulacak çeviri maceramın bir yan ürünü. Ne zaman yayına hazır olduğu duygusunu yaşayacağımı da bilmiyorum. Halen sadece topluyorum. Elli yaşıma gelince yayınlarım artık diyordum, ama elliye geldim, henüz eksik, o yüzden umarım altmışıma varmadan bastırmış olurum diye (kendimi) bağlayayım.