≡ Menu

Osman Akınhay: “12 Eylül’ü Yaşayan Kuşak, Bugünün Mücadelesinde Ana Dinamik Olamaz”

Aslı Tohumcu’yla Söyleşi 

12 Eylül’ün Türk romanına yansımalarıyla başlamak istiyorum sohbetimize. Siz nasıl buluyorsunuz bu yansımayı?

12 Eylül Türk romanına çok az yansıdı. Bunun başlıca sebebi, Türk romancıların bırakın mahkûm etmeyi, 12 Eylül’e karşı mesafeli kalan, 12 Eylül’ün siyasal-kültürel sonuçlarına eleştirel bir bakışla yaklaşan bir noktada durmamalarıdır. Tam bir genelleme yapmak için söylemiyorum, ama sembolik önem taşıdığı da şüphesiz bir örnek olarak, Pınar Kür’ün 12 Eylül bağlamında söylediği, “12 Eylül’de kimse benim içimi yakmadı, 12 Eylül bana hiçbir zaman ilham vermedi,” sözü, bence Türk edebiyatında adı iyi romancı olarak geçenlerin kalplerindeki hissiyatı yansıtıyordu.

294

Bu durumda, 12 Eylül’ü edebiyata dahil etme çabası, kendileri esasen militan bir gençlik sürmüş olup edebiyatla doğrudan alakaları olmayan kişilerin, yirmili yaşlarından sonra -genellikle de hapishanede- kendi kendilerini eğiterek, kalemi ellerine alma gayretlerine kaldı.

Peki, siz nasıl yansıtmayı arzuladınız 12 Eylül’ü Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’de?

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, bir 12 Eylül romanı değildir. Bilakis, romanda yer verdiğim bir cümleden hareketle söylersem, dinamizmi kitlelerden beslenen bir eylemci kuşağın, 12 Eylül’de yenilip daha sonra öcünü alamadan, ölülerinin yasını doğru düzgün tutamadan düştüğü çöl yalnızlığıyla boğuşmuş olmasının sonuçlarına dokunmaya çalışır.

Bundan böyle de hâlâ bir romancı çıkıp 12 Eylül romanı yazabilir tabii. Hatta birçok romancı böyle bir çaba içinde olabilir. Bu yıllarda sayıları giderek artmaya da başladı 12 Eylül’ü konu edinen romanların.

Fakat benim kendi payıma şimdilerde zihnimi kurcalayan mesele, artık negatif bir yolla tarihe mal olmuş bir 12 Eylül’ün kendisi değil, aradan otuz yıl geçtikten sonra, 12 Eylül’ün önünü açtığı ekonomik-siyasal rejimin yoğurup şekil verdiği bugünkü Türkiye’nin eşitsizlikleri ve zulmüyle kimlerin, nasıl, hangi araçlarla mücadele edecekleridir.

12 Eylül’ü yaşayan kuşak, birçok sebepten dolayı bu mücadelenin ana dinamiği olamaz artık. Eski kuşakların teorik katkıları, deneyim aktarımları ve hafıza çalışmaları şüphesiz çok önemlidir, ama esas olarak günümüzün mücadeleleri yeni dönemin genç, dinamik ve militan kesimlerinin ön ayak olmalarıyla belirli merhaleler kaydedebilir.

Bu romanın devrimin/ihtilalin 30. yılında ‘kaleme düşmesi’ için tesadüf deyip geçebilir miyiz?

Cevap vermeden önce sorunuza mecburi bir düzeltme yapayım. 12 Eylül için benim kullanabileceğim tek tabir, bu harekâtın bir ‘faşist darbe’, o harekâtla başa geçen yönetimin de bir ‘askeri cunta’ olduğudur.

Bu romanı yazma fikri benim aklıma üç yıl önce, 1974-1980 döneminde Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci olup da siyasal faaliyet yürütmüş olan bir grup eski fakültelinin her yıl biraraya gelmeye başlamaları üzerine düşmüştü.

Geçmiş günleri yâd etme niteliğindeki bu buluşmalar (ki bir süredir başka şehirlerde başka fakültelerde okuyan eski devrimciler de bu tür yıllık buluşmalar düzenliyorlar), bana hem ilham hem keder verdi. Bu anlamıyla, hem çok takdir edilesi bir birlik duygusunu temsil ediyordu, hem de mecali çok azalmış bir topluluğun üzülesi bir kımıldayamama halini.

Osman Akınhay’ın bir kez daha ‘ortalama bir devrimci’ karakter üzerinden ördüğünü görüyoruz romanını. Buradan, Akınhay’ın yazar olarak belirli meselelerle ilgilenmeyi bırakmadığını, belirli meseleleri halletmediğini ya da halledilmediğine inandığını söyleyebilir miyiz?

12 Eylül meselesi, hem bireyler olarak bizlerin, hem de bir kütle olarak toplumun nezdinde halledilemeden kaldı.

12 Eylül’ün ‘hakkından gelinememesi’nde iki temel etken söz konusu oldu: Birincisi, 12 Eylül’den önce mücadele eden devrimci-demokrat güçlerin faşist bir darbe tarafından ezilmiş olması. İkincisi, 12 Eylül’den sonraki onyıllarda, aşağıdan yükselen yeni bir devrimci dalganın meydana gelmemesi, ya da iktidarı zorlayıcı muhalif rüzgârların esmemesi.

Zaten bu yönüyle 12 Eylül, artık yer yer siyasal analizlerin, ama daha ziyade tarihsel araştırmaların konusudur. Günümüz mücadelelerinin belirleyici bir ekseni olma hükmünü çoktan yitirmiştir (bu itibarla, yeni yapılmış olan referandumun 12 Eylül’le hesaplaşma olarak sunulması da düpedüz bir safsata olmaktan ileriye gitmez).

Yarım kalmış kolektif bir delilik miydi gerçekten o dönemin devrimci mücadelesi?

1960’lardan sonra yükselip, 1980’e kadar süren, tepe noktasını bence 1 Mayıs 1977’nin oluşturduğu bu tarihsel dönem için, kitlelerin siyasette söz sahibi olmaları ve kolektif bir mücadeleye girişmiş olmaları anlamında, tabii ki yarım kalmış, hedefine ulaşamamış bir kolektif kalkışmadan söz edebiliriz. Bunu romanda ‘delilik’ diye adlandırmam ise, hamuru ataklık ve özveriyle yoğrulan bir mücadeleyi karşılayacağını varsaydığım bir metafordur.

İnsan romanın kapağını kapatınca sormadan edemiyor gerçekten de; “kim kime vefasızlık etti, devrim mi size, siz mi devrime”?

Bu cümleyi yazmak kolay da, bir soru olarak karşınıza çıktığında cevap vermek mümkün görünmüyor.

Kahramanınız sözün, arzunun, derdin boşluğa düşmesinden boğulduğunu ifade ediyor. “Her nereye ulaşıyorsa sözümüzün ifade ettiği, orada takılıp geri yansımaması, hiçliğe yuvarlanması” onu rahatsız ediyor. Romancı olarak siz de böyle bir hissiyat içinde olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Bu, çağın derdi. Şükrü Argın yıllar önce Birikim’de “Söz Bitti” başlığını verdiği uzunca bir makale yazmıştı. Hele ki dijital ve görsel kültürün, sözel kültür karşısında bunca ağır bastığı bir devirde. Bu çağ dönüşümü, diyalog ve dayanışmanın yerine, monolog ve bencil çıkarı koyduruyor ki, başlı başına sözün menzilini kısaltan bir etki yapıyor.

12 Eylül’ün kasvetini içerden değil de dışardan, o yıllardan değil de yıllar sonrasından anlatıyorsunuz romanda. Bu tercihin sebepleri üzerine neler söylersiniz?

Başta dediğim gibi, bu bir 12 Eylül romanı değil. Benim derdim de, bugün. Yüz binleri, milyonları siyaset sahnesine çeken bir devrimci dalganın geri çekilmesi üzerine, kıyıya vuran kişilerin örgütsüz ve davasız kaldıklarında nasıl savruldukları, nasıl enerjisiz kaldıkları, nasıl yönlerini kaybettikleri. Ve halen diri kalmış kısıtlı güçlerini nereye akıtabilecekleri.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi için bir kuşak eleştirisi, kuşak güzellemesi, kuşağa dair saptamaları geri dönüşlerle anlatan bir roman diyebilir miyiz?

Böyle bir adlandırmayı ben yapamam elbette. Ama benim kaygım, o eylemci kuşağından geliyor olup da hâlâ aktif bir siyasal mücadele içinde yer alma gayretini sürdürenlerin, hatıraların güzelliğini ayak bağına dönüştürmelerinin ciddi bir sorun teşkil etmesi.

Karışarak varolan, politik bir gençlikten, diğerlerinden ayrışarak, bireyselleşerek varolan bir gençliğe doğru gittik sizin gençliğinizden bugüne. Romanda gözüme çarpan noktalardan biri de bu oldu benim. Neler düşündürüyor bu size?

Öncelikle günümüz kapitalizminin tahakkümünü elbette. Çünkü bu değindiğiniz ‘bireyselleşme’ eğilimi kendiliğinden ortaya çıkmadı. 1980’lerde bütün dünyaya egemen olan neo-liberal atılımın yerleştirdiği siyasal rejimlerin ürünüydü. Bugün dünyanın her köşesinde kapitalizmin akıl hocalığını yapan beyin takımı, bir taraftan dikkatlerini sistemin nasıl yenileneceğine yoğunlaştırırlarken, diğer taraftan da çalışan/ezilen sınıfların örgütlenme kapasitelerini nasıl yok edeceklerine kafa yoruyorlar.

Birey olmaktan dayanışma da çıkmaz, devrim de. Bu yüzden, 12 Eylül’ün temel başarısı, toplumun mücadeleci kesimlerindeki ‘çoğulluk’ duygusunu boğmuş olmasıdır.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi‘nin yayınlanışı vesilesiyle Aslı Tohumcu’yla yapılan bu röportaj, 24 Eylül 2010 tarihli Radikal Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.