≡ Menu

“Mehmet Eroğlu Romanı Okumak” (Osman Akınhay, Mesele, Sayı: 28, Nisan 2009)

Mehmet Eroğlu’nun kaleminden çıkmış bir romanı, Geç Kalmış Ölü’yü ilk okuyuşumda, daha doğrusu bir romancı olarak Mehmet Eroğlu’yla ilk karşılaşışımda yıl 1985 olmalıydı. Mamak’tan Çanakkale Cezaevi’ne getirilmemizin üzerinden fazla bir zaman geçmemişti; en fazla iki-üç yıl. Tabii, Mamak’ın çöl misali kısıtlı imkânlarıyla, özellikle de bulunup okunabilecek kitaplar bakımından kıyaslandığında Çanakkale, siyasi mahkûmlar nezdinde bir vahayı andırıyordu ve Eroğlu’nun adı henüz ağızdan ağza yayılmaya tam başlamamış olsa bile, yine de birisi onun adını kulağıma fısıldamıştı. “Hele ki Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sını okuduysan…” diye eklemişti, şimdi kim olduğunu çıkaramadığım o koğuş arkadaşım.

Böylece ben, Eroğlu’nun 1980 öncesi toplumsal kalkışmanın tipik bir karakteri olarak yarattığı Ayhan’ı, yazarın ilk romanı olan Issızlığın Ortası’ndaki profiliyle değil, ikinci romanıyla okuyup tanımış oluyordum ve daha sonra, alelacele dışarıdan ziyaretçilerle ilk romanı getirtip, yutarcasına onu da bitirdiğimde, şöyle bir manzarayla karşı karşıya kaldım:

İlkinde “aç karnına yaktığı ikinci sigarayla, nikotinin acısı dilinin pasına karışırken soluk güneşe karşı uzandığı yerde gerinerek” (Issızlığın Ortası, s. 3) ‘edebi hayatı’na başlayan Ayhan, benim zihnimde çoktan Nemrut Dağı’nda, “intihar etmeden önce mağarayı andıran bir girintiye gizlenmiş ve önünü, cesedinin görülüp bulunmasını önlemek amacıyla taşlarla kapamış”tı (Geç Kalmış Ölü, s. 296).

Hayat ile ölüm arasında değil, ölüm ile ölümsüzlük arasında bir yolculuktu aslında Ayhan’ın edebi serüveni. Bir bakıma Ayhan, Conrad’ın ve ona akraba yazarların roman kişilerinden esinlenmiş olarak ‘karar ânı’na odaklanmış, hayatını ‘büyülü bir bakışla dokuduğu iradesi’ne teslim etmiş, yeryüzünün bütün insanlarının başları üzerinden, ufukta görünen, güneşin parlaklığıyla sıvanmış bir ‘insanlık ideali’nin timsaliydi.

mehmeteroglu

Dahası, öyle güçlü, öyle kararlı, öyle azimliydi ki bu kişilik, ateşi çalan Prometheus misali, çağları kat ederek kurulacaktı insanlık tarihinin tahtına. Şimdi anakronik görünen, Eroğlu’nun nitelemesiyle “zamanı ve yerelliği aşmaya niyetli bir kozmik bakış açısı”yla hareket eden bu devrilmez siluet, dönemin yoğurduğu ‘insan tipi’ne pek uyuyordu üstelik. Bir nüansla ki:

Yenik bir eylemciydi Geç Kalmış Ölü’deki Ayhan. Biz de cezaevinde ölmeyip sağ kalacağına nihayet, cuntanın gelişinin üzerinden beş yıl geçtikten sonra şöyle böyle kanaat getirmeye başlamış olan yenik eylemciler. O yüzden, ikinci romanından bir yıl sonra yayınlanan üçüncü kitabı Yarım Kalan Yürüyüş çıktığında, Ayhan’ın yerini adı değişmiş, ama kahramansı hatları aynı kalan Korkut Laçin aldığında, yazar da -romanın içinde- kahramanına on sekiz yaşında kaleme aldırdığı bir denemesinden iktibasla, “Her soruna kurtarıcı gözüyle bakmak, bazen bir kurtuluşa varmaktan çok, hayata insanlığın sınırları ötesinden bakma ölçüsünü getirir,” dedirttiğinde, Eroğlu’nun yarayı deşerek akıttığı kanlar, bir bakıma merhem gibi sürülüyordu bizim hasarlı vicdanlarımızın derisine.

Üstelik o zaman, yazarın da o akımın doğal bir mensubu sayılması gerektiği ‘insanlık durumu’ edebiyatı hakkında çok fazla bilgi sahibi değildik. İçimizde -rastgele de olsa- Attilâ İlhan’ın çevirdiği bir Malraux romanını, mesela Umut ya da Kantonda İsyan’ı, Romain Gary’nin Onca Yoksulluk Varken’ini, ya da paralel bir kulvarda, Hemingway’in Silahlara Veda’sını okuyanlarımız yok değildi. Fakat bu damarın temsilcilerinin sayılarının, 1970’li yılların ortalarında devrimler çağının sona ermesiyle -en son, Şili’deki Allende deneyiminin kanla bastırılması ve Angola, Kamboçya, Laos gibi Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrim ümitlerinin suya düşmesiyle- birlikte, giderek azalacağını kavramamız da, 12 Eylül sonrasında, ilgi odağımızın mecburen siyasetten kültüre kaydığı kendi iç -ve kısmi- rönesansımızla birlikte mümkün olacaktı.

Şimdi, bugünden bakıp, 2009 yılında yazdığım bu satırları kendim baştan bir daha okuduğumda, tuhaf bir zaman kayması içinde buluyorum kendimi. Düşünüyorum ki, bu sözcüklerle daha kaç paragraf yazsam, Eroğlu kahramanlarını ve Eroğlu romancılığının layıkıyla içine oturduğu ‘insanlık durumu edebiyatı’ndan izleri betimlemek için kalemimi ne kadar -nafile- onunkine benzetmeye çalışıp ardı arkasına ne sıfatlar dizsem, okurun gözünde o Ayhan’ları, o Korkut Laçin’leri, ‘adını unutan adam’ları asla canlandıramayacağım vehmine kapılıyorum.

Aynı anda imdadıma, vizyona daha yeni girmiş olan Açlık filmi ve bu filmde ‘gerçeğin kendisini de aşan bir sertlikle’ anlatılan Bobby Sands’in kahramanca/ trajik öyküsü yetişiyor. Bizim ülkemizde toplumun ezici çoğunluğu yıllarca ‘ölüm oruççuları’na, yüzlerce kişinin aylarca ve yıllarca, üstelik ‘Hayata Dönüş’ adı verilen, katliam amaçlı silahlı operasyonlara rağmen sürdürdükleri ‘destansı’ eyleme kör kalmışsa bile, halen birkaç sinema salonunda oynayan bir filmden ‘canlı’ bir emsal gösterebilirim diye seviniyorum –belki de kuruntu yaparak.

Bir Mehmet Eroğlu romanı okumak ve Açlık’taki Bobby Sands’i izlemek! Değişen çağ bir heyula gibi bütün insanlığın üstüne çökmüş, onunla yetinmeyip, sürükleyerek kendi kuyruğuna takmış olmasına rağmen, hâlâ izlerini seçeceğiniz ‘bilinçli iradesiyle tarihi değiştirmeye soyunan’ kahramanlara bakmak.

Anakronik mi, şimdilik! Yeniden kahramanlar çağı gelmez mi, mümkündür, ama bilemeyiz! Kapitalizm ebedi bir sisteme dönüşmüşçesine insanlığın yürüyüşünü ipotek altına mı almıştır, öyle görünüyor! Fakat, kendisiyle yaptığımız söyleşi kitabı Yaşlanan İnsanlık, Gençleşen Kapitalizm’de Şükrü Argın’ın sözlerini bağladığı gibi de: “İnsanlığın ömrü her halükarda kapitalizmin ömründen uzundur.” Eroğlu da, “Roman şimdiki zamana değil, geleceğe aittir,” diyerek kendi penceresinden bu yargıyı doğrular.

Dünyanın şimdiki egemenlerinin arzusu tabii ki Ayhan’ların, Bobby Sands’lerin topyekûn sahneden silinmesidir –ten, can, kemik, irade, bilinç, eylem, tavır: geriye onlardan, ‘terörist’ diye bellettiklerinden bir zerre, bir DNA dahi kalmaması, hepsinin asit kuyularında yok edilmesi. Geçtik hayatı; ne roman sayfalarında, ne şiir dizelerinde, ne beyazperdede.

Mehmet Eroğlu, Adını Unutan Adam ve Yürek Sürgünü’nün ardından, altı yıllık bir arayla Yüz: 1981’den sonra 2002’de Zamanın Manzarası’nı yazdığında, “kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olma” seçimiyle ustalığını kanıtlamış durumdaydı. Ondan önceki romanı Yüz: 1981’deyse, kendisinden ‘yeni bir kahraman’ bekleyen sadık okurlarını şaşırtarak ‘silik, çehresiz bir kişi’yi öne çıkardığında, çağın değiştiği, çağın değişmesiyle birlikte ‘erdemli yaşamayla araya belirgin bir mesafe koyulduğu’ ilan edilmişti.

Nitekim bu vasfıyla, yeni üçlemesi “Fay Kırığı”nın ilk cildi Mehmet’in baş karakteri olan Mehmet’le akraba bir tipi ilk Yüz: 1981 romanında çizecekti Eroğlu. 1980’den sonra nasıl ‘yüzü bile olmayan’ insanların kaderimize yön verdiği bir devirde toplumsal vicdanın sığlaşması bütün çıplaklığı ve adiliğiyle gözler önüne serilmişse, 2007 Türkiye’sinde de devran, anlamlı bir gelecek edinmeye çabalamak şöyle dursun, yaygın olarak “toplumun ürettiği acıya duyarsız” bir atmosferde, “kendi öyküsü olmayan, tek derdi zenginliğin dilini öğrenmek olan” Mehmet’ler ile “yoksulları ezmek için arkalarına, sermayenin yanı sıra bir de Allah’ı alan” Abdullah’ların olacaktı.

Mehmet’ler ve Abdullah’lar! Eroğlu’nun yeni romanı Mehmet, kültürsüzleşen bir ülkenin bu sığ aktörlerinin çıkar çatışmasından ibaret değil elbette. Gerçi romandaki fonda tabloyu, Kayseri’den gelen ve İslamcı hükümete çok yakın bir muhafazakâr şirketler grubu olan Kadıoğulları’nın, İstanbul’un Batılı, yerleşik, laik sermayenin temsilcisi olan bir ailenin -Plevneli ailesinin- mülkiyetindeki bir holdingi ele geçirmesi oluşturuyor. Bu itibarla Mehmet’te temsil edilen çatışma, yakın dönemin canlı ve halen süren tartışmalarından, Anadolu Kaplanları ile İstanbul Dükalığı arasında kıyasıya sürmekte olan çıkar ve nüfuz kavgasını birebir yansıtmış oluyor.

Fakat içinde bulunduğumuz döneme dair, çemberin dışına çıkmaya eğilimli dinamikleri simgeleyen öğeler de bu çatışmaların ortasında (diyebiliriz ki, kıyısında) boy gösteriyor. Zaten, üçlemenin üst başlığı olan “Fay Kırığı” da, toplumun ortasından çatlayıp kenarlara doğru yarılmasına işaret ediyor. Ve bu kırılmanın eksenini, Cumhuriyet’in kuruluş döneminden beri kontrolü altında tuttuğu iki (karşıt) gücün, İslami hareket ile Kürt ulusunun gerçekliklerinin artık zapt edilebilir (ya da yok sayılabilir) noktayı geride bıraktığı bir hat oluşturuyor.

Yazarın üçlemenin son cildine sakladığı (ve daha önce Zamanın Manzarası’nda neşter vurduğu) ‘Kürt’ dinamiği, bu ciltte, Eroğlu külliyatının ayırt edici hazinelerinden birisi olan, Türk romanında eşi benzeri görülmeyen ‘savaş’a dair cümleler eşliğinde aralanıyor (keza, Eroğlu’nun şimdiye kadar kaleme almış bulunduğu on bir eserin tümü, altı çizilecek roman cümleleri bakımından, ülkemiz edebiyatında ayrıcalıklı bir konum işgal ediyor). “İnsan savaşta kimseyi aldatamaz, kendini bile”, “Savaşmış birisi ne denli iyi bir insan olabilir?” ve “Dağdayken ölüm insanın gölgesi gibidir; gündüzleri asla peşinden ayrılmaz, geceleri de koynuna gelir”, böyle cümlelerin ilk aklıma gelen örnekleri.

240

Hepimizin malumu, şu an ülkemiz toplumsal-siyasal hayatının ön sahnesinde, ‘ahtapot benzeri bir sembol’ olarak Ergenekon davası etrafında iki kampın kâh kontrollü, kâh alabildiğine açık kapışmalarını seyrediyoruz. Besbelli ki kartlar yeniden karılmış, belirli tavizlerle yeni uzlaşmalara gidilmiş durumda ve geçici ateşkesin sağlandığının hissedildiği bu günlerde, ‘dinci’ kesim ‘laik’ kesim karşısında belli merhaleler kaydetmiş. AKP’nin son iki genel seçimdeki tartışmasız üstünlüğü de bu yeni güç dağılımının en meşru zeminini teşkil etmiş.

İşte, Eroğlu’nun son romanının bu güncel siyasal manzaraya müdahil olduğu yer, toplumun önemli bir kesiminde ‘teokratik yönelim’ paranoyasına yol açan dinci kesim hakimiyetinin en zayıf karnı: Bir yoksul dini olarak takdim edilen ve dayanağını ‘kul hakkı’ndan aldığından dem vurulan İslamiyet’in, ‘sınıfsal bölünme’ söz konusu olduğunda birdenbire -bütün ‘adil düzen’ iddialarını, üstelik iştiyakla, bir kenara bırakarak-, alenen sermaye kesiminden, zenginlikten, sömürü düzeninin devamından, egemenlerin dış ortaklarından, dini düşmanı İsrail’den, ‘milli görüş’ün uzun yıllar kan davalı gibi göründüğü ABD’den yana saf tutması.

Çıkarları çatışan iki kesimi ‘birleştiren’ roman kişisi olarak Yakup’un (Şemdinli’de asteğmen olarak görev yaptığı taburda Allah’a en çok inanan kendisi olduğu halde mayına basarak gözünü ve bacaklarını  kaybetme talihsizliğinden kurtulamayan bu yarı-insanın) içinden geldiği İslami cemaati tam da Aşil topuğundan vurduğu pasajlar, zannederim Mehmet’in tartışılmayı en çok hak eden bölümleri.

Nitekim, Eroğlu’nun Kusma Kulübü’nde bir nevi hareket gibi ördüğü, Belleğin Kış Uykusu’nda insanlığın makus talihini değiştiren sapağın esas erdemi olan ‘vicdani tavır’, son seçimde -Saadet Partisi’nin oylarını saymazsak- yüzde 47 oranında oy toplayarak hükümet olmuş bir gücün temsil ettiği ‘neredeyse 20 milyonluk bir kitle’nin, en amiyane deyişle ‘paranın rengi de dini de yoktur’ düsturunun kuyruğunda, kurulu düzenin sağlam bir payandasına dönüştüğünü ele veriyor.

Tüccar dini mi, yoksul dini mi! Kadıoğulları grubunun başı olan, Plevneli ailesinin şirketini ve yalısını ele geçirerek Dersaadet’e kendini kabul ettirme hevesinin peşine düşmüş, ‘parasıyla zarafet satın alma’ya soyunan, her daim demokrasi karşısında ‘istikrar’ın baş savunucusu Abdullah Bey baklayı ağzından, kendisi gibilerin en doğal sözlerinden biriyle çıkarıyor: “Biz Allah’a, sadakaya ve zekâta inanırız, fitne fücura değil…”

Abdullah’ların ‘fitne fücur’ dediği, 1 Mayıs’ta işçilerin üstüne salmak için Türkiye’nin her şehrinden 30 uçak dolusu takviye polis getirten, Tuzla’daki tersanelerde onlarca emekçinin en küçük bir güvenlik tedbiri olmadan öl(dürül)mesine göz yuman, hepi topu 10 kişiden ibaret grevci işçilerin, Başbakan’ın gözdesi Çalık grubuna hediye edilen Sabah ve ATV’de ipliğini pazara çıkardığı işçi ve sendika düşmanlığı elbette!

Demek istediğim, ‘insanlık durumu’ ekolünün günümüz edebiyatındaki temsilcisi Mehmet Eroğlu, her boydan kimlik tartışmalarının gündemi kapladığı bir tarihsel kesitte, ağırlığını gün geçtikçe daha fazla hissettiğimiz İslami hayat tarzının aktörlerini, kendi içlerindeki saf vicdanın timsali, ‘yüzü ve iki bacağı olmayan Yakup’un ağzıyla, can evinden vurarak sarsıyor: “Müslümanların işi, iktidar olup, dünya nimetlerinin peşinden mi koşmak?”

Yakup bununla yetinmiyor; birlikte çalışmaları çağrısını sorgulayan solcu sendikacı Altan’a cevaben, “Çünkü dinci sendikaların sahipleri uslu adamlar, kapitalizmle bir sorunları yok,” dedikten sonra, dine saf din olarak iman edenler adına devam ediyor: “Bizi rahatsız eden birinci mesele, zenginlik. Dindarların, tarikat şeyhlerinin zenginliği, parayı bu kadar sevmeleri mide bulandırıcı… Neden hiç yoksul cemaat yok? Neden hepsi zenginlik, gösterişli, saray gibi evler, mal mülk, ticaret peşinde?.. Bizim duygusuz, arsız saadetleriyle mutlu olup, övünenlerle işimiz yok.”

1979’da Milliyet Roman Ödülü’nü Orhan Pamuk’la paylaşmasına rağmen 12 Eylül koşullarında 1984’e dek yayınlanamayan Issızlığın Ortası’ndan itibaren bütün külliyatıyla Mehmet Eroğlu romancılığının özünde, ‘çağına tanıklık etme çabası’nın yattığını söyleyebiliriz pekâlâ. Ek olarak, bu kapsamda yazar, 12 Mart’ı hazırlayan ortamdan, gazete manşetlerinde ‘Kürdistan’ ismini gördüğümüz günümüze kadarki zaman dilimine ait bir ülke resmi çizmiştir, diyebiliriz.

59

Geç Kalmış Ölü’nün ilk satırları olan, “Şilebin ilk düdüğünün üzerinden on beş dakika geçmiş. Gül’ün çığlıkları beni yatağa mıhladı sanki; kımıldamadan, soluk almadan oturuyorum. Artık gecenin içinde tek başımayım. Işık?” cümlelerinden itibaren sadık bir okuru olarak da inancımız odur ki, Mehmet’in ardından sabırsızlıkla okuyacağımız Emine ve Rojin’le beraber, Mehmet Eroğlu romanları bize ‘bir hayat edinme’nin yolunun edebiyattan da geçtiği fikrini aşılamaya devam edecek.

(Mesele Kitap Dergisi, Sayı: 28, Nisan 2009)