≡ Menu

Mehmet Eroğlu: “Morel, 20. Yüzyılın Don Kişot’u”

Çok önemsediğim romanların başında gelen, baskısı bittiği için sevdiklerime okumaları için ancak fotokopi çektirerek verdiğim Cennetin Kökleri kitabının Agora Kitaplığı’ndan tekrar çıkıyor olması beni çok mutlu etti. Romain Gary’nin ölümü nedeniyle 32 yıl önce yazdığım yazıyı -ilk kitap değerlendirmemdir– tekrarlamak sanırım bana onu bir kez daha anma fırsatı verecek. Ayrıca bu unutulmaz romanın Türkçe’ye çevrilmesi için sevgili Erdal Öz’le birlikte Gülderen Bilgili’yi ikna etmek için yediğimiz o akşam yemeğini de unutmuş değilim. Burada her ikisini de ayrıca anmalıyım.

***

20.YÜZYILIN DON KİŞOT’U: MOREL
Aralık 1980

Deniz, dünyanın en güzeli diye tanıtılan kıyılar, gemi yolculukları, oteller, sayısız kentler ve fırsat bulduğum her an ellerimi sürüp dokunarak seyrettiğim Rönesans eserleriyle biten ay, beni dünyadan koparıp almıştı. O süre içinde dış dünya ile ilişki kurduğum sadece iki olay hatırlıyorum: Napoli yakınlarındaki büyük zelzele ve bir istasyonda trene binerken atılmış eski bir gazetedeki “İtalya 2-Yugoslavya 0” manşeti.

Haberi dönüşte Attilâ İlhan verdi; ona sanat eseri seyretmekten ne anladığımı açıklamaya çalışırken birden sözümü kesip, “Bilmiyorsun, Romain Gary öldü,” dedi. Romain Gary… ölmüş! Düşüncelerim anında dokuz-on yıl öncesine, Attilâ İlhan’ın İzmir Karşıyaka’daki evine gitti. Bana Romain Gary diye birisinin yaşadığından da ilk kez o evde, o söz etmişti. Ne hatırladığımı söylemedim, sadece sormam gereken soruyu sordum:

“Nasıl?”

“Galiba intihar etmiş,” dedi. “Birkaç gün sonra Observa-teour gelince ayrıntıları öğreniriz.”

Üstelediğimi, tekrar, “Nasıl?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

“Tabancayla; kurşunu başına sıkmış.”

Tabancayla! Kurşunu başına sıkarak! Rahatladım. Belki en uygun sözcük bu değil ama yine de o andaki durumumu başka bir sözcükle açıklayamam. Belki de o tepkinin nedeni, Romain Gary için yıllarca önce düşündüğüm sonla ölüm biçiminin, daha doğrusu seçiminin paralellik göstermesiydi. Romain Gary, onu önemsemenin yanlış olmadığını bir kez daha kanıtlamıştı.
Konuşmaya devam ettik. Sonunda Attilâ İlhan anlamını kanımda hissettiğim cümleyi aktardı: “Ölümünden hemen önceki bir konuşmasında, ‘Her şeyi çok hatırlıyorum,’ demiş.”

Her şeyi çok hatırlamak! O sözcüklerin anlamını onun kadar iyi biliyorum. O gece ve bütün ertesi gün, Gary’nin 1956 yılı Goncourt Armağanı’nı kazanan romanı Cennetin Kökleri’ni (The Roots of Heaven) üçüncü kez okuyup bitirdim. Okumak için ortalıktan kaybolmamı bir oyuna çeviren kızım, son sayfanın başında yakaladı beni. Kitabın üzerinde, fillerin önünde duran adam kimdi?

“Morel,” diye cevap verdim.

Kitabı o mu yazmıştı?

“Hayır,” dedim, Cennetin Kökleri’ni okumayı yeni öğrendiği hâliyle hecelerken, “Romain Gary diye bir adam.”

“Romain Gary kim?”

Gerçekten Romain Gary kimdi?

Onun hakkında, Rus asıllı Polonyalı bir göçmen ve gayrimeşru bir çocuk olduğunu, Fransa’da hukuk tahsil ettiğini, II. Dünya Savaşı’ndan önce Fransa Hava Kuvvetleri’nde pilotluk yaptığını, savaş sırasında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde, sonra Afrika’daki Özgür Fransız Kuvvetleri’yle birlikte Almanlara karşı dövüştüğünü, Özgürlük ve Savaş Haçları’nın yanı sıra Lejyon Şeref Şövalyesi Madalyası’nın sahibi olduğunu, savaştan sonra diplomatlık ile Marsilyalı babalarca kendisine önerilen yeraltı çetelerinden birinin reisliği konusunda seçim yapmak zorunda kaldığını, kadınlar konusunda çok başarılı olduğunu, bir film yıldızı olan karısı Jean Seberg’in (o da geçen yıl intihar etti) kedisi ölünce haberi Malraux’ya telgrafla duyuracak kadar ona yakın olduğunu, Bulgaristan’da diplomat olduğu sırada kendisine bir Bulgar kadınıyla yatakta çekilmiş çıplak fotoğrafını gösterip şantaj yapmaya kalkışan gizli servis memurlarına, “Bu fotoğraf arkadan çekilmiş, yüzüm iyi görünmüyor, bir dahaki sefere önden çekin,” diyerek alay ettiğini ve benzeri bölük pörçük bilgiler biliyorum…

Kızıma dönüp, “Bilmiyorum,” dedim.

Gitmişti, bütün çocuklar gibi duygularının sürekliliği yok-tu. Gerçekten, kendime ve Cennetin Kökleri’nin unutulmaz tipi Morel’e göre yorumlayıp şekillendirdiğim Gary ile gerçeği arasında ne kadar benzerlik vardı? Belki çok değildi ama yine de bir yazarın tiplerine damgasını vuran tarafının, kişiliğinin kalıcı yönü olduğunu söylemek pek yanlış olmazdı.

Kütüphaneye gidip öteki kitaplarını da masanın üstüne, Cennetin Kökleri’nin yanına koydum; Amerika’daki zenci-beyaz ayrımını kapkara bir mizahla eleştiren ve Los Angeles’ta Fransız Konsolosu’yken yazdığı Beyaz Köpek, savaş sonrası amaçsız Avrupa gençliğini anlatan Kayak Serserileri, Yahudi katliamını malzeme olarak kullanarak barbarlığı ve vahşeti yerin dibine geçirdiği nefis taşlaması Cengiz Han’ın Dansı ve Türkçe’ye Partizan Nadejda olarak çevrilen ve orijinal adı Avrupa Eğitimi olan [daha sonra Polonya’da Bir Kuş Var adıyla da bir çevirisi yayınlanan] kitap…

Masada duran bu beş kitap, Romain Gary sorusuna verilmiş beş ayrı cevap gibi karşımda duruyordu. Oysa sadece Cennetin Kökleri yeterli bir cevap olabilirdi…

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Afrika’daki Fransız sömürgelerinden Çad’da ‘Morel’ diye biri ortaya çıkar. Elinde eski bir evrak çantası vardır ve önüne geleni, içinde özenle sakladığı Afrika Filleri’nin ticari ve diğer nedenlerle öldürülüşünü protesto eden bildirinin altını imzalamaya çağırır. Çabaları bir sonuç vermeyince dağlara ve savanın içine çekilip fil avlayan, fildişi ticareti yapan herkesi kurşunlamaya koyulur; ünlü gazetecileri, diplomatları, avcıları, tüccarları…

Kısa bir süre sonra Morel’in etrafında değişik bir grup toplanır. Berlin’li yorgun kadınlardan, gazetecilerden, eski sabıkalılardan, savaş artıklarından, Afrika’nın bağımsızlığı için dövüşen kara derili milliyetçilerden, uluslararası üne sahip bilim adamlarından oluşmaktadır bu topluluk. Durum-dan rahatsız olan Fransız Sömürge İdaresi, Morel’i komünist ajan ilan edip Afrika’da kargaşa çıkarmaya çalışan bazı süper güçlerin emrinde olmakla suçlar ve yakalanması için ardından birlikler gönderir. Öte yandan, Afrika milliyetçileri, Morel’in dünya kamuoyunda yarattığı sansasyonu kendi davaları için kullanma peşindedirler. Morel ise sadece bir tek şeyin peşindedir: fillerin savunulması!

Kitabın kısa ve mekanik özeti bundan ibaret, ama romanın özü, sembollerin ardında gizli olan, onu önemli bir eser hâline getiren şey nedir? Verilebilecek cevaplardan birisi, bu gezegenin üstünde olup biten bunca şeye karşılık yine de insana duyulan inanç; diğeri ise insanların şövalyelere de ihtiyaç duyması olabilir. Kitap, aynı zamanda estetik, duygusal ve fantastik bir Batı uygarlığı eleştirisi olarak değerlendirilmelidir. Kitabın II. Dünya Savaşı’ndan sonra ve savaşın ne olduğunu, insanlık kavramının neleri yitirdiğini bilen birisi tarafından yazılmış olması, bu cevapları doğrulamaktadır.

Gary, politikayı ideolojiler bazında ele almamaktadır. Onun sorunu, evrenselliği içinde, hizmetine ve gelişmesine ideolojiler sunulan insan türüdür. Bu bakımdan, Koestler’in Türkçe’ye Tele Kızlar (Call Girls) olarak çevrilebilecek kitabında soyluluk, vahşet, gelişme, kısacası insanlık üzerine ileriye sürdüğü tartışmaları, Malraux’nun kültür üzerine yazdığı metinlerde ele aldığı kavramları, Gary’nin roman boyutunda çarpıcı bir biçimde yansıttığını söylemek pek yanlış olmayacaktır. Gary, bu işi P. Schoendoerffer ve çağdaşları gibi romancıların aksine, özellikle Cennetin Kökleri’nde konuyu daha tutkulu, insana hâlâ inançla yaklaşan bir tavır içinde ele almasıyla dikkati çekiyor.

Cennetin Kökleri bir anlamda Malraux’nun, “Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip olmayan tek uygarlıktır,” diye başlayıp, “Sorun, bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp dayandırılmayacağının görülmesine kalıyor,” diye devam eden görüşlerine cevap verme çabasıdır.

Varmak için uzun zamandır yorularak yürüdüğümüz Batı uygarlığı hakkında, Batı’da önemli bir düşünür sayılan, yazar olduğu kadar sanat tarihçisi de olan Malraux’dan alıntılar. Epeyce de karamsar. Karamsar olmasına rağmen çıkış yolu önerenler de var: “İnsanlığın kurtuluşu, henüz biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını öğrenmelerinde saklıdır.”

Bu sözler de Koestler’in sözleri, size inandırıcı geliyor mu? İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın, geleceğin uzayında hep savaş var. Öyleyse, umut nerede saklı? İnsanda; yenilen ama yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda.

Konu direnmek oldu mu sıra ister istemez Morel’e gelir; Gary’nin Cennetin Kökleri’nin kahramanı Morel’e. Bana göre Cennetin Kökleri’ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının da insanlık onurunu teknolojik yeldeğirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot’ları beklediğini anlatmasıdır. Morel, insanlardan nefret ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama kampında beyinlerinde şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir Don Kişot’tur. Morel tutsakken, doğanın kalbinden kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunun direnmek, ne pahasına olursa olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır.

Onu, Gary’nin sözleriyle tanıyalım:

Sanırım hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler var; insanlara hiçbir şey ol-mayacağı gibi. İnsanlar, galebe çalınması zor bir tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve el ele yükselme şansları var.
Morel de onlardan biri mi?

Morel’e gelince… Onun için her şey söylendi. Sanırım o, yalnızlığın içinde ötekilerden daha fazla yol almış biriydi. Oysa bu gezegenin üstündeki insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için aramızda yer olduğunu…

Özgürlük! İnsanların en azından dört bin yıldır uğrunda öldükleri kavram! Hemen hemen bütün ideolojilerin ütopyası. Ütopyasız bir ideoloji neye, kime yarar? Gary, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda ortaya çıkan ideolojilerin insanlığa, insanın korkutucu yanını tanıttığını söyleyerek özgürlüğü savunuyor. Ya bağımsızlık? Morel, özellikle zamanımızda azgelişmiş ülkelerde görünen bağımsızlık kavgası üzerine şunları söylemekte:

Bağımsızlık mı? Bu, benim için yeterli değil. Ulusal ba-ğımsızlık! Filleri korumaktan yalnızca bunun için vazgeçemem. Ulusal bağımsızlık eski, çok eski ve artık işe yaramayan bir hile. Dünyanın onda dokuzu kendine bağımsız diyen uluslardan oluşuyor. Hallerine bak! Hayır, dostum! Bu, benim için yeterli değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha azı için bu kavgadan vazgeçemem…

Bu kitabı, çoğunlukla tartışılması tabu sayılan kavramlara açıkça saldırdığı, gözüpek olduğu için sevdim ve önemsedim, ama kitabın en önemli yanı, insana olan inanç.

Cennetin Kökleri hakkındaki sözler, zavallı Saint Denis’den söz edilmeden bitirilemez; aklı düzenden, yüreği Morel’den yana olan Cizvit papazı. Bir din adamı. Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika’nın geleceğinin kötü bir Batı Uygarlığı taklidine dönmeye mahkûm olduğunu bilmesi, onu Conrad’ın Karanlığın Yüreği kitabında savunduğu ilkelliği Hıristiyan Uygarlığı’na tercih etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü, Cizvit papazı Saint Denis’nin öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezdiği geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı küçük bir koruda bir sedir ağacı olmayı seçmesi. Cennetin Kökleri’nde ustaca yapılan şey, Malraux ve Koestler’in kültür üzerine yazdıkları metinlerde ele aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır. Ve sonuç aynıdır. Çözüm; insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır.

Gary’in intiharı, insana inanan, onurlu Morel’in de mi ölümü? Bilmiyorum. Belki Gary’nin ölüm biçimi… İntiharlar -Malraux’nun, “İntiharı bir cesaret sorunu hâline getirenler intihar etmemiş insanlardır,” demesine rağmen- beni her zaman büyülemiştir. Belki de bu, sadece bir kişilik sorunu. Çünkü herhangi bir şeyi yorumlayarak anlatmak, aslında kişinin kendini anlatması değil midir?