≡ Menu

“Max Stirner ve Susan Sontag” (Mehmet Güreli)

Ne kadar aldatıcı, ne kadar inkâr doludur tarihin sayfaları.

Ve ne kadar hazindir ki görmezliğin tutsağı olmuştur bazı hakikatler, bazı yaratıcılar; kuytu köşelerde unutulur, fark edilmez. Konuşulur, tartışılır ve fikirleri her alana yayılır.

Ama her nasılsa gündeme getirilmez, öylece bırakılır bir yerlere.

mehmet gureli max stirner ve susan sontag

Oysa her kelime, her düşünce durmadan yol alır karanlıklarda. Bir yanıp sönse de ışığı aydınlatır benliğini.

Her çağın kendine özgü meraklıları vardır.

Her eserin kendi ışığı, her gözün bir sakınanı olduğu gibi…

Her satır kendi enerjisini yaratır, bir gün yine birileri bulur onu ve sokağa taşır ve o da yıllar sonra söyleyeceğini söyler.

Bir o kadar da yanıltıcıdır bazı yaşamöyküleri.

Ne kadar yalanlarla doludur. Ve belki düzeltmek de bizim işimizdir.

İşte Max Stirner de bu kategoriye giren, kolay tanımlanamayacak böyle unutulmuş bir düşünürdür.

Marx’ın, Engels’in, Proudhon’un dikkatini çeker ama o kadar. Yazdıklarıyla başbaşa bırakılır. Öyle bir birey yaratır ki; yalnızlığın kendisi olur.

Belki de talih onun taraftarlarını ondan etkilenenlerin arasından seçecektir ileride.

Buna Nietzsche’yi de ekleyebiliriz usulca.

Hasta bir devlet için tek kurtuluş yolu, içindeki insanı geliştirmektir.

1844’te ilk kez yayımlanan ve bizde yeni çevrilen Kaos Yayınları’ndan gün ışığına çıkan Biricik ve Mülkiyeti öyle kapsamlı bir eser ki, korkum Stirner’i tanıtmaya çalıştığımın sanılması. Çünkü en çok yanlış kullanılan kavramlardan biri olan ‘anarşi’ başlığı gibi Stirner’e de haksızlık etmek istemiyorum, ona bırakmalı sözü diye düşünüyorum. Ona egoist, nihilist ve anarşist denir.

Önce şunu belirtmeli: Önemli bir hakikati keşfeden biri, bunun diğer insanlara yararlı olabileceğini bilir ve bunu kıskançlık duygusuyla başkalarından esirgemekten zevk almadığı için, keşfini açıklar. Fakat açıklamasının başkaları için büyük değer taşıdığının bilincinde olmasına rağmen, bulduğu hakikati hiç de başkalarının iyiliği için araştırmış ve ortaya çıkartmış değildir; bunu kendisi için yapmıştır, çünkü kendisi bunu yapma isteği duymuştur, hakikati saklayan karanlık ve belirsizlik ona huzur vermediği için, gücünün yettiği kadar aydınlık ve aydınlatma uğruna çaba sarf etmiştir.

Etkilenenlerin kendi aralarında, mektuplarında sözünü ettiği ama yapıtlarına alma inceliğini gösteremedikleri Stirner, bir genç Hegelci olarak yola çıkar felsefi yolculuğuna ve George Woodcock’ın deyişiyle onu ters yüz eder yazılarında. Woodcock, Anarşizm kitabında ona büyük yer ayırmıştır:

Stirner’in düşüncesinde biriciklik ya da ‘kendilik’ anarşistlerin büyük çoğunluğu için en yüce amaç olan özgürlüğün bile önüne geçer.

Stirner bir yerde şöyle der: “Kurtulmuş olduğum şeyden özgürüm, iktidarım içinde olan şeyin ya da denetlediğim şeyin sahibiyim. Kendime nasıl sahip olacağımı bilirsem ve kendimi başkalarına emanet etmezsem ben her zaman ve her koşulda kendimim.

Özgür olmak gerçekten açıklayamayacağım bir şeydir, çünkü onu yapamam, onu yaratamam; onu ancak isteyebilirim ve ona göz dikebilirim, çünkü o bir ideal, bir hayalet olarak kalır. Gerçekliğin zincirleri etimde durmaksızın derin yaralar açar.

Ama kendim olan ben kalır.

Stirner’i anlatan Hanifi Macit’in de bir kitabı olduğunu belirteyim.

Bugün ikinci tanıtacağım kitap ise Osman Akınhay’ın çevirdiği Agora Kitaplığı’ndan çıkan 2004’te kaybettiğimiz Susan Sontag’ın denemeleri, Satürn Yıldızı Altında

saturn kapak-1

Sontag’ın bu yazıları Elias Canetti’den Roland Barthes’a, Antonin Artaud’dan Syberberg’in Hitler filmine, Walter Benjamin’e, Paul Goodman’a kadar çok geniş bir alanı kapsıyor. Benim için belki de bir tür olarak hayatın kendisi sandığım düşünce, sanat yapılarını ziyaret etmek anlamına gelen denemenin eşsiz örneklerinden biri. Adı konmamış bir rehber, bir oda müziği tadında rengârenk, kişiyi başka alanlara gönderen, zenginliklerle tanıştıran deneme sevdalıları için bir başyapıt.

Artaud için şöyle yazıyor Sontag: “Artaud, edebiyat tarihine en fazla miktarda ıstırap sunmaktadır. Çektiği acılara dair yaptığı çeşitli betimlemeler o kadar tesirli ve acınasıdır ki, satırların altında ezilen okurlar Artaud’nun delirmiş olduğunu akıllarına getirerek metinle aralarına bir mesafe koymayı tercih edebilirler. Her toplumda akıllılık ve delilik tanımları keyfîdir (en geniş anlamıyla siyasaldır).

Ve Goethe’den bir alıntı kitaptan:

Son üç bin yılı kendine
Anlatamayan biri
Kalır karanlıkta günden güne
Deneyimsiz yaşayarak
.

(Taraf, 7 Kasım 2013)

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz