≡ Menu

“Küresel Kapitalizmin Müslüman Payandaları Kayıyor” (Mehmet Uğur)

Mehmet Uğur, Greenwich Üniversitesi
BirGün, 6 Temmuz 2013

Sünni İslam ilhamlı partilerin ve kurdukları otoriter rejimlerin küresel kapitalizm için işlevselliği azalıyor. Bunun nedeni, batılı ortaklarının onları gözden çıkarmış olması değil. Neden içeride. Küresel sermayenin ve yerli ortaklarının hizmetinde olan bu rejimler, Türkiye’de, Mısır’da ve Tunus’ta çok geniş bir direniş hareketi tarafından sorgulanıyor.

Sorgulama geniş kapsamlı ve köktenci. Sorgulamanın  kapsamı ekonomik sömürüden çevrenin talanına, azınlıklara ikinci sınıf vatandaş muamelesinden yaşam tarzına müdahaleye, güvenlik güçlerinin ve devlet yöneticilerinin cezasızlığından kamu alanının ortadan kaldırılmasına, hak aramanın kriminalize edilmesinden yandaş medya aracılığıyla yalan söylemeye kadar birçok konuyu içeriyor. Sorgulama aynı zamanda köktenci çünkü sandıktan çıkmış olmanın meşruiyet için yeterli olmadığını gösteriyor. Neo-liberal politika cenderesini halkın üzerine empoze etmekten, iktidara gelen partinin devlet aygıtını halka karşı kullanmasına imkan vermekten başka işlevi olmayan bir parlamenter sistemin demokrasi değil bir maskaralık olduğunu ortaya koyuyor.

Sorgulamanın genişliğini ve köktenciliğini arttıran diğer bir etmen payanda rejimlerin halkın gözünde demokrasi hırsızı olmalarıdır. Türkiye’nin AKP’si, Mısır’ın Müslüman Kardeşleri ve Tunus’un Ennahda Partisi aslında halkın başlattığı bir demokratikleşme sürecinin üstüne oturan, bu süreci istismar ettikten sonra tersine çevirmeye çalışan hareketler. Onların geçmişinde siyasi hasımlarına karşı iktidar mücadelesi var, ama demokrasi mücadelesi yok. Tam tersine, onlar gerçek demokrasi savaşcılarının, özelikle sosyalistlerin yeminli düşmanı olmuştur her zaman. Restorasyon döneminde demokrasiyi ve kamu alanını daraltmaları, kendilerinden hesap sorulma imkanını tamamen ortadan kaldırmaları, bunları yaparken yandaş güvenlik güçlerini ve yandaş medyayı baskı aracı olarak kullanmaları bu algıyı giderek güçlendiriyor.

Bu nedenlerle halkların bu rejimlere karşı tepkisi şiddetli, geniş ve kolay dineceğe benzemiyor. Bu da batılı dostları arasında ‘acaba doğru ata mı oynadık?’ sorusunu gündeme getiriyor. Bu soru başka sorulara yol açıyor. Zenginleşmeyi ve devlete/otoriteye biatı yüceltmesi nedeniyle İslami ideoloji kapitalizm için olumlu bir işleve sahip. Ama, bir tek-tipleştirme ideolojisi olarak,acaba kapitalizme karşı yeni muhalefet kaynakları mı üretiyor? Sandıktan söz eden bu Müslüman ortaklar tabi ki ‘demokrasi şeytanın işidir’ diyen radikal hemcinslerinde daha mübah. Ama bunların yönetimi altında sandık halesini mi yitiriyor? Bu ortakların politik tasarrufları acaba katlanılmaz derecede emek sömürüsü yapıp işçi isyanlarına neden olan sermaye sahiplerinin kapitalizm için yarattığı tehlikeye benzer bir tehlike mi yaratıyor?

Bu soruların daha geniş bir arka planı da var. Sermaye ilişkilerinin yaygınlaştırılmasına katkı yapacak ılıman İslam modeli yaratma projesi ciddi bir krize girmiş bulunuyor. Bir kere yeni zengin Müslüman elitin kapitalist modernite içindeki konumuyla ilgili sıkıntı var. Bu sınıf kapitalizmin zenginleşme ve tüketim toplumu paketini satın alıyor; ama politik liberalleşmeyle pek ilgisi yok. Yani Çinde’ki sözde komünist elit veya Rusya’daki yeni zenginlerle aynı hamurdan yapılma.Bu Müslüman elitle işbirliği yapmak, demokrasi ve insan hakları söylemiyle Çin’i ve Rusya’yı köşeye sıkıştırıp hegemon kalmak isteyen Batı’nın elini zorluyor.

Ayrıca, Afganistan ve Irak’taki demokrasi ihracı projesi hüsranla sonuçlanmak üzere. Bir yandan Afganistan’ın yeniden Taliban kontrolüne girme riski yüksek. Diğer yandan, Irak kaynayan yara olamaya devam ediyor. Üstüne üstlük, Suriye’de silahlı -çetelere verilen ve uluslararası hukuka aykırı olan silahlı desteğin Esad’ı devirmeye yetmeyeceğı görünüyor. Bu olumsuzlukların tümü göz önüne alındığında, Batı’nın ılıman İslam  gemisinin su almaya başladığını görmek zor değil. Dolayısıyla, ABD ve İngiltere biraz daha dirense bile, bu gemiden atlamalar ya başladı ya da başlamak üzere. Bu arada Putin’in Rusyası ABD ve Avrupa’ya karşı  uluslararası hukuku savunan melek haline geldi ve Batı’nın Rusya’ya insan hakları dersi verme lüksü kalmadı.

Turkiye tarihinin en büyük, en görkemli ve en yaratıcı sivil direniş hareketi işte böyle bir ortamda ortaya çıktı ve yol almaya devam ediyor. Diğer yandan Kürt özgürlük hareketinin uzun ve özverili mücadelesinin zorladığı bir ‘barış’  süreci var. Bu iki mecranın buluşması Türkiye’nin demokratikleşmesi, emekten ve insandan yana bir rejimin kurulması için muazzam olanaklar sağlıyor. Ancak, bu iki mecra sokakta buluşmuş olmakla birlikte, makro siyaset düzeyinde buluşmadı, buluşturulmadı.

Bu tür bir buluşmanın gerçekleştirilmesi, Kürt özgürlük hareketi için tarihsel bir görev niteliğinde. Doğaldır ki, Kürt Özgürlük hareketi barış sürecini hükümetle, devletle müzakere etmek durumundadır. Ama olayların bugüne kadarki gelişimi AKP’nin onurlu ve anlamlı bir barıştan yana olmadığını gösteriyor. Lice’de karakol inşaatını protesto eden halkın taranması, karakol protestosunun uyuşturucu ticaretine karşı alınan önlemlerle ilişkilendirilmesi, başbakana sunulan istihbarat raporlarında barış sürecinin PKK’yi güçlendirdiğine dair saptamalar yapılması, AKP polisinin Türkiye’nin her yerinde protestoculara karşı şiddet kullanmaya devam etmesi bunun göstergeleridir.

Bu durumda, Kürt özgürlük hareketinin barışın güvencesi için yeni ittifaklar kurması, yeni bir söylem geliştirmesi gerekiyor. ‘AKP’nin uygulamaları barış sürecini tıkıyor’ gibi sözler bazılarına ciddi ikaz gibi gelebilir. Ama aslında bu yenilgici bir söylemdir. Çünkü AKP yaptıklarının onurlu bir barış sürecini tıkayacağını zaten biliyor.

Bu nedenle, AKP’nin ötekileştirdiği tüm kesimler ‘AKP istesin istemesin, barışı biz kuracağız’ söylemini geliştirmelidir. Devletin, hükümetin ve yandaş medyanın propaganda ve dezenformasyon kampanyası nedeniyle düne kadar Kürt özgürlük hareketine karşı veya mesafeli olan insanlar bugün barışı birlikte kurma isteği göstermektedir. Kürt özgürlük hareketinin tüm bileşenleri bu isteği kucaklamalı ve ‘AKP’ye rağmen barış’ için mücadele etmelidir. Aksi takdirde barış elde edilemeyecek ve AKP rejimi bölgede yeni bir otoriteryenizmin merkezi haline gelecektir.

AKP hükümeti direnişçilere karşı uyguladığı devlet şiddeti, yalan, hakaret, bölücülük ve karalama için hesap vermedikçe, ne Kürtler barışa ulaşır ne de demokrasi özlemi olanların düşleri gerçek olur.

 

Mehmet Uğur’un Agora Kitaplığı’ndan çıkan kitapları:

Müzakerelerden Üyeliğe: AB-Türkiye Gündemindeki Sorunlar (2005)
Avrupa Birliği ve Türkiye: Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi (2004)

 

 

Sonraki yazı:

Önceki yazı: