≡ Menu

“Kriz Yüzünden Kapitalistlerin Yüzünde Güller Açıyor” (Osman Akınhay)

Adını  dünya çapında ilk defa No Logo adlı kitabıyla duyuran ve ondan sonra da gerek haberleri, gerek Tel Örgüler ve Pencereler kitabı gerekse çarpıcı makaleleriyle kapitalizm eleştirisinde güçlü bir ses haline gelen Naomi Klein, şimdi de yeni kitabı Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi’yle okurların karşısında. Türkçe’ye Selim Özgül tarafından kazandırılan Şok Doktrini’nin orijinali 533, Türkçe çevirisiyse 673 sayfa.

Devasa boyutlu bu kitabın -birçok etkileyici yönünün yanı sıra- alamet-i farikası, dünya yüzünde kendi savını destekleyen Şili’den Güney Afrika’ya, Endonezya’dan Polonya’ya, Rusya’dan Çin’e, Irak’tan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisine, onlarca ülke örneğine yer vermesi.

280

Yazarın  ‘şok doktrini’ diye özetlediği ve 1950’lerden günümüze, yaklaşık 60 yıldır milyonlarca insanın hayatına mal olarak uygulanmakta ısrar edilen ‘rejim’ (ülkeden ülkeye nüans düzeyinde farklılıklar gösterse de, ortak ve sömürücü yanları çok daha ağır basın bir ‘rejim’dir bu), kapitalizmin bir suretinin en çıplak ve ibretlik resmi aynı zamanda.

Kasırga, Tsunami ve Piyasada ‘Tanrı’nın Eli 

Kitap bu genel çerçeveye uygun biçimde, 2005 yılında ABD’de Atlas Okyanusu’nda kopan ve Amerikan tarihinin en ağır felaket sonuçlarının yaşandığı New Orleans’taki ‘dönüşüm’e mercek tutularak açılıyor. Kasırganın yol açtığı sel felaketinin hasarı hâlâ şehrin caddeleriyle sokaklarında bütün amansızlığıyla gözler önünde seriliyken, Cumhuriyetçi Parti’den bir Kongre üyesi, ellerini şu sözlerle ovuşturuyor: “Nihayet New Orleans’taki toplu konutları temizlemiş olduk. Bu temizliği biz halledemiyorduk, Tanrı halletti” (s. 2). New Orleans’ın en varlıklı müteahhitlerinden biri de, “Sanırım sıfırdan başlamayı sağlayacak bir temiz sayfaya sahip olduk,” şeklindeki sözleriyle sevincini dışa vuruyor. Nitekim, çok geçmeden, eskiden yoksulların barındığı toplu konutların hepsi yıkılıyor ve yerine orta ve üst sınıfların kullanımına açık, güvenlikli siteler inşa ediliveriyor.

Katrina kasırgasının ‘Tanrı’nın eliyle’ New Orleans’ta gerçekleştirdiği bir diğer ‘dönüşüm’, bölgede mevcut olan kamu okulu sisteminin yerle bir edilmesi. Kasırgadan önce bölgede, resmi eyalet hükümetine bağlı 123 devlet okulu ve sadece 9 özel okul bulunurken, “Louisiana’daki özel okul yandaşlarının yıllarca çaba harcayıp da kesinlikle başaramadıkları hedefi Katrina bir günde becerdi” (s. 5) sözüne uygun biçimde, kasırganın akabindeki süreçte kamu okullarının sayısı 4’e iniyor, özel okulların sayısıysa 31’e yükseliyor. Keza, öğretmenler sendikasının yapmış olduğu anlaşmaların hemen hepsi paramparça edilerek yırtılıyor ve tam 4.700 sendikalı öğretmenin işine son veriliyor (s.4-5). İşte, Naomi Klein, bu örneklerle başladığı kitabında, “felaket olaylarının ardından kamu alanını hedef alan, ayrıca doğal ve insani felaketleri ‘heyecan verici piyasa fırsatları’ olarak gören bu örgütlü saldırıları felaket kapitalizmi diye nitelendiriyor”.

Şok Doktrini’nde bu örneğe çok benzeyen başka bir felaket, 2004 yılının Aralık ayında hepimizin televizyonlarda bir ‘Hollywood filminden çıkmış sahneler’ gibi seyrettiğimiz, Sri Lanka (ve yakın adaların) kıyılarını vurarak 250 bin insanın ölümüne ve tam 2,5 milyon insanın evsiz kalmasına sebep olan tsunami felaketi. Bu felaketin ardından da Sri Lanka hükümeti, bilhassa bütün kıyı bölgelerini içine alan bir ‘yeniden yapılandırma’ politikasını uygulamaya koydu. Sri Lankalılar daha çok kısa bir süre önce, bizzat sandıkta kullandıkları oylarla elektrik ve su dahil kilit önemdeki sektörlerde özelleştirmelerin önüne set çekmişlerken, egemen güçlerin başa çıkamadığı ‘muhalefeti baş eğdirme’ fonksiyonunu sadece üç hafta sonra ‘tsunami’ başarıyla tamamlayacaktı.

Artık tsunaminin dümdüz ettiği sahiller bir ‘turizm cenneti’ne dönüştürülmeye namzet durumdaydı ve bunu sağlayacak bütün yasal tedbirler alınmıştı. Kıyı şeritlerinde yaklaşık 10 kilometrelik ‘tampon bölge’ler ilan edilmişti; bu bölgelere yerleşmek ve ev yapmak yasaktı (fakat turistik oteller ve tesisler bu yasaktan ‘muaf’tı). Yasağı çiğneyenlere karşı, ateş ederek öldürmek dahil olağanüstü yetkilere sahip bir ‘görev gücü’ oluşturulmuştu ve gücün içinde halk kesimlerinden tek bir temsilci bulunmadığı gibi, turizm sektörünün temsilcileri doğal üye olarak yer alıyorlardı. Artık Sri Lanka sahillerine “yabancı sermaye korkmadan gelebilirdi”.

Dünyanın bir köşesindeki ‘kasırga vurgunu’, bir başka köşesinde ‘tsunami vurgunu’yla bütünleşiyor ve aynı fotoğraf albümünün içinde tabiatıyla ‘askeri cunta vurgunu’ ve ‘kemer sıkma vurgunu’  da yer alıyordu (şimdilerde Yunanistan’da, ardından İspanya ve Portekiz’de dayatılan IMF paketlerini de bu kapsamda irdelemek doğru olacaktır). Askeri cunta dendiğinde de pilot ülke, artık çoluk çocuğun dahi bildiği üzere ‘Şili deneyi ve Pinochet darbesi’ydi. Bu ‘mucize’nin arkasındaki açık el de, amaçlarına ulaşmak için Şili’ye daha 1960’lı yılların başlarında el atmaya canı gönülden istekli Chicago Okulu iktisatçılarıydı.

İnsan Hafızasını Silme Deneyleri, Chicago Okulu ve Darbeler Çağı

Fakat, Chicago Okulu iktisadının Şili’de önce bir üniversitenin iktisat bölümü kadrolarını kendi akademisyenleriyle doldurduğu, sonra da vakti geldiğinde bir askeri darbeyle istila tezgâhladığı bu planlı girişimin de bir öncesi vardı. Kitapta denek olarak kullanılan hastaların kendi ağızlarından nakledilen dehşet verici deneylerin gösterdiği gibi, 1950’lerde McGill Üniversitesi’ndeki Allan Memorial Enstitüsü’nde, yönetici Dr. Ewen Cameron’ın denetiminde hastaları ‘konuşma öncesi’ne, çocukluk durumuna götüren deneyler yapılmaktaydı. ‘Duyusal yoksunlaştırma’ yöntemini temel alan bu CIA destekli, gizli kapaklı araştırma ve deneylerde ulaşılması murat edilen hedef, insan zihnini bir ‘boş levha’ haline getirip tamamen silmek ve zihni yeni baştan kurmayı başarabilmekti.

Hafızayı silip ‘efendiler’in yeniden doldurabileceği şekilde bir boşluk yaratmayı sağlayacak araçlar ise her dozda uyuşturucu ilaçlar, şok etkisi uyandıracak aşılar, duygusal baskı ve hissizleştirme seansları, elektro-şok başta olmak üzere her türlü zorlayıcı yöntemler ve başka insanlarla teması, yani ‘toplum içinde olma’ duygusunu ortadan kaldırıcı bir izolasyon uygulamasıydı. Denek her şeye rağmen yine de çeşitli işaretlere bakıp, mesela “her sabah saat dokuzda hastanenin üstünden uçan bir tarifeli uçağın güç bela işitilen gürültüsü”ne (s. 45) dikkat ederek günün hangi vaktinde olunduğuna dair yaklaşık bir tahminde bulunabiliyorsa, o zaman da yemek zamanı aralıklarını değiştirme gibi yöntemlerle zihnin ‘alabora edilmesi’ için daha çok yola başvuruluyordu.

Bir nevi ‘korku bilimi’ şekline büründürülen ve arzu edilenin dışında en ufak bir sapmaya bile meydan vermemek için en mikro ölçekte dahi ‘duyusal algılama’yı yok etmeye, ‘zaman ve mekân’ imgesini sıfırlamaya ve ‘felç hali’ni günlük normal duruşa çevirmeye uygun bir dalga halinde tatbik edilen bu ‘şok terapisi’, esasen daha ulvi bir amaca hizmet ediyordu elbette ki: Dünyayı ve dünya üzerinde yaşayan toplumları da birer ‘boş levha’ haline getirip, azgın kapitalizmin amansız uygulamaları karşısında tamamen savunmasız ve itaatkâr duruma getirmek. Hiç şüphe yok ki, Cameron’ın öncülük ettiği bu deneylerin başlıca finansmanı Soğuk Savaş koşullarında CIA’in akıttığı dolarlarla temin edilecekti.

İşte, 1950’lerde ‘bireyler’ üzerinde uygulanan ‘şok terapisi’ yönteminin vakti gelince ‘ülkeler’e sıçratılmasının en ısrarlı ve öncü ideologu Thomas Friedman’dı. Friedman’ın kâbusu, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Roosevelt’in ‘Yeni Düzen’ politikasıydı. Nitekim, ilk popüler kitabı Kapitalizm ve Özgürlük’te ka-pitalist hükümetleri Keynesyen politikalardan koparmak için serbest piyasanın dünya çapındaki bir ‘kurallar kitabı’nı oluşturmaya soyunmuş ve ‘yeni muhafazakâr hareket’in ekonomi gündemini daha o zamandan belirlemeyi hedeflemişti.

Ona göre, bütün kötülüklerin kaynağı, Roosevelt döneminin New Deal’ı, Yeni Düzen’iydi. Nitekim, ilk popüler kitabı Kapitalizm ve Özgürlük’te günümüzün küresel kapitalizminin de başlıca kuralları sayacağı bir hareketin ana modeli çatılıyordu: Bir, hükümetlerin özel kâr biriktirmenin önündeki her türlü düzenlemeleri kaldırması; iki, devletin sahip oldukları varlıklar ve mülklerin, büyük şirketlerin kâr sağlayabileceği şekilde elden çıkarılıp özelleştirilmesi; üçüncüsü, sosyal programlarla ilgili her türlü fonda ciddi budamalara gidilmesi, mümkünse bunların tümünün ortadan kaldırılması.

Bu ‘üçlü’nün gerisi de sökük ipin kaçmış ucu gibiydi: Zenginler ile yoksulların aynı oranda vergilendirilmesi; hükümetlerin yerel endüstrileri koruma çabalarına girmemeleri; emeğin fiyatı dahil olmak üzere bütün fiyatların piyasada belirlenmesi; asgari ücret gibi kısıtlamalar konmaması; sağlık, posta, eğitim ve benzeri en temel hizmetlerin kesinlikle devlet tarafından üstlenilmemesi (s. 75).

Friedmanizm’in siyasal düzlemdeki güncel düşmanı da haliyle ‘kalkınmacı politikalar’dı. Dönemin estirdiği Üçüncü Dünya/bağlantısızlar rüzgârına uygun ülke politikalarına düşmanca yaklaşmakta en ufak bir sakınca görmüyor ve bu yöndeki her adımı ‘totaliteryen komünizm’e doğru bir yönelim sayıyordu. Onun günü, 1953’de Şili’de Santiago’da bir araya gelen ABD Uluslararası İşbirliği Yönetimi ajansının başkanı Patterson ile Chicago Üniversitesi iktisat bölümü başkanı Schultz’un ‘pembe iktisatçılar’a savaş açmalarıyla gelecekti.

Plan şöyleydi: ABD hükümeti, Şilili öğrencilerin Chicago Üniversitesi’nde iktisat öğrenimi görmeleri için bir fon ayarlayacaktı; Schultz ve üniversitenin diğer akademisyenleri de Şili’deki öğrencilerle öğretim üyelerine Chicago Okulu’nun temel ilkelerini öğretmek için yoğun bir faaliyet içine gireceklerdi. Şili artık bir ‘serbest piyasa deneyleri laboratuvarı’ydı ve Pinochet’in ‘şefkatli kolları’na teslim edilmesi için gerekli olan sadece bir darbe ortamıydı!

Brezilya, Arjantin, Türkiye, vs. darbeleri kuyruktaydı…

Neo-Liberalizmden, Sadece ‘Büyük Korporasyonların  Çıkarlarını Kollayan Düzen’e

Bu paket, bu silsile adım adım ve onyıllar içerisinde her ‘ihtiyaç vuku bulduğunda’ yeryüzünün değişik bölgelerinde öyle bir katılıkla uygulanacaktı ki, en çarpıcı örneği de Amerikan neo-con’larının en önde gelen simalarından ve Irak’ta pişirilen ‘Şok ve Dehşet’in mimarlarından Donald Rumsfeld, savunma bakanlığına getirildiğinde, ilk ciddi icraatlarından biri olarak bizzat kendi yetki alanında bulunan Pentagon’a savaş açacaktı: “Bugün gündemde olan konu, Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliğine yönelik bir tehdit, hem de ciddi bir tehdit ortaya koyan düşmandır. … Bugünkü düşmanlarımız daha usta ve acımasız. Üstelik bu düşman evimize daha yakındır: Pentagon bürokrasisi” (s. 399).

Terörizm ve güvenlik bahaneleri artık tek bir hedefe göre ayarlanmıştı: Azami kâr çarkını işler durumda tutmak ve sermaye birikimine yeni alanlar açmak için, devletlerin ellerindeki bütün varlıkları özel şirketlere devretmek, evrensel hukuku bir ayak bağı olarak yorumlamak ve her ne pahasına olursa olsun emeğin maliyetini düşürmek. Rumsfeld’in savunma bakanlığındaki bu ilk toplantısı, “çoğu kariyerlerini Sovyetler Birliği’ne karşı verdikleri mücadeleye borçlu” olan Pentagon komutanlarını yerlerine mıhlarken, aldığı ilk tedbir paketinde Kongre’den yüzde 11’lik bütçe artışı talep etmek, buna mukabil “dünyanın her yerindeki üs komutanlıkları dahil olmak üzere yüzde 15’lik bir personel indirimiyle işe koyulmak” yer alıyordu. Generallerin dertlenmesine gerek yoktu; açığı, büyük şirketler dolduracaktı. Dünya pazarındaki bütün diğer metalar gibi ‘savaş’ ve ‘güvenlik’ de metaydı ve kapitalist düzenin doğası gereği “taşeronlara devredilmeliydi”.

Friedmanizmin müritleri bütün dünyayı kıskaç altına almışlardı. Milenyuma girilirken yeni sıçrama itkisi, önlerine altın tepsiyle sunuldu: 11 Eylül 2001 saldırıları. Artık güvenlik ve terörizmle savaş için her yol mübahtı. Önce Afganistan, sonra Irak, önümüzdeki dönemde belki Irak… Yirminci yüzyılın son onyılında sosyalist bloğun çöküşüyle ‘tarihin sonu’nu ve ‘yeni düzen’in ebediliğini ilan etmekte tez davranmış kapitalist sistem, kan banyosunun birçok ülkeye yayılmasından hiç gocunmadan, yeni teoriler uydurarak yoluna devam ediyordu ve 2008 sonbaharında patlak veren yeni küresel krizin akabinde muhtemeldir ki yeryüzündeki bütün ‘ayrıcalıksız ve imkânsız’ insanlarla katmanları yeni ‘karanlık felaketler’ bekleyecekti…

Umutlu Son

Yüzlerce sayfa dolusu müthiş bir araştırma ve ‘sağlam veriler’le bezeli Naomi Klein’ın Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi, son bölümünde şokun etkisinin dağılma yüz tuttuğuna işaret edip, kitabın bütününe bakıldığında dayanaklarını daha iyi tahkim etmesi gereken ‘iyimser bir gelecek’ tahmini yaparken, belli ki ‘insana bağlanan umut’un her koşulda ışığını koruyacağını vurgulamak istemişti:

naomi klein

 

“İdeolojik konsensüsün aldatıcılığının yaratılmasında tamamlayıcı bir unsur olan şokların etkileri, tesirini kaybetmeye başlamıştı. … Bu şoklar doğaları gereği geçici birer durumu yansıtıyordu. … 1970’lerden beri geçen yıllarda, uygulanan şokların tamamen bilincinde olarak sürdürülen direnişler, pek çok eski şok laboratuvarına yayılmış durumdadır: Şili, Bolivya, Lübnan. Ve insanlar ilk başlarda, sermaye kaçışları ve insafsızca kesintilerin yanı sıra, taklarla ve sopalarla yaratılan ‘kolektif korku’yu atlatırlarken, çoğu kişi de daha fazla demokrasi ve piyasalar üzerinde daha fazla denetim istiyordu. İşte bu talepler, Friedman’ın bıraktığı mirasa karşı en büyük tehdidi ortaya koymaktadır, çünkü bu talepler ve onların arkasındaki eylemler, Friedman’ın en temel iddiasına (‘Kapitalizm ve özgürlük, aynı bölünmez projenin parçasıdır’) karşı açık ve kesin bir meydan okumayı temsil etmektedir” (s. 634-635).

BirGün, 17 Haziran 2010