≡ Menu

“Korkutan Aynalar – Tarık Ali’nin ‘Ayna Korkusu’ Romanı Üzerine” (Serhat Uyurkulak)

Elinizde bir zarf var; üzerinde ‘Stalin Yoldaş’ın özel dikkatine’ diye yazıyor. Birinci derecede öncelikli olduğu belirtilen bu mektupta Ludwik adında bir ‘baş hain’in infazı ile ilgili bilgiler var. Okudukça midenizin inanılmaz bir korkuyla burkulduğunu hissediyorsunuz; en sonunda bulunduğunuz çatı katının penceresinden aşağı atlamak istiyorsunuz. Siz kim misiniz? Yukarıda adı geçen iki kişiden birinin oğlu…

Tarık Ali Avrupa’daki sol hareketin 60’lardan bu yana en tanınmış yüzlerinden biri. Pakistan doğumlu Oxford öğrencisi Ali, Doğulu olup da Batı’nın politik mücadelesinde öne çıkmayı başarmış oldukça renkli ve etkili bir yazar. Çeşitli sol dergilerin editörlüğünü yapan, oyun yazarı, gazeteci ve romancı Tarık Ali, Türkçede yeni yayımlanan bir romanıyla yeniden karşımızda: Ayna Korkusu (Fear of Mirrors).

ayna korkusu

Aynalardan kim korkar? En güzelin kim olduğunu aynaya sorup duran o ucube ve onun gibi ucubeler elbette. Onlar aslında aynaya bakamazlar ve bir an gelip de aynanın doğruyu söyleyivereceğinden korkarlar. Tarık Ali‘nin bu romanı da bir ucubeye, geçen yüzyıla damgasını vurmuş hilkat garibesi bir komünizme ayna tutuyor. Üç kuşağın öyküsü ile harmanlanmış bu Avrupa tarihinde hem kişisel hem de politik çöküşlerin acı duygusu var. Hemen başındaki Ekim Devrimi ile büyük bir heyecan uyandıran yirminci yüzyılın daha da büyük bir trajediyle sona ermesini ve umudun mutlak bir umutsuzluğa dönüşmesini okumak pek kolay olmuyor.

Tarık Ali‘nin ustalığı tam da burada açığa çıkıyor kuşkusuz; bizi sadece politik bir sıkıntıyla (belki de kahırla) değil aynı zamanda komünizm idealine sıkı sıkıya bağlı kişilerin uğradığı ihanetler, her şeye rağmen hâlâ sol hareketin içinde kalabilmek için durmadan gayret eden devrimciler ve temelden sarsılmış yaşamlarını sürdürmenin yolunu bir biçimde (!) bulan kişiler ile bizi adeta aynı kitabın içinde baş başa bırakıyor.

Ayna Korkusu bu yanıyla okuyucu için, hele bir de kendini bu tarihin bir parçası olarak gören ve ağırlığını omuzlarında duyan okurlar için bir korkunun üstüne gitme anlamı taşıyor denilebilir. Örümcekten korkanları örümcek dolu bir odaya kapatırlar, yüksekten korkanları yerden metrelerce yukarıda bir camın üstünde yürütürler, geçmişini unutmaya çalışan veya onunla bir daha karşılaşmamak için dua eden solu ise Tarık Ali felaketlerle dolu kendi tarihiyle yüzleştiriyor.

Elimizdeki zarfa dönelim; hani şu bizi çatı katından atacak kadar korkutucu olan mektuba. Bu mektup bir bakıma Ayna Korkusu‘nun kendisidir ya da biz hem Ludwik’in hem de Stalin’in çocuklarıyız dersek yanlış olmayacaktır. Ne de olsa, az önce de belirttiğimiz gibi Tarık Ali‘nin bu romanı ya okuyanı sözünü ettiği tarihin dışına atacak ya da onunla hesaplaşmasını sağlayıp içinde tutacak bir ayraç niteliği taşıyor. Yani ya pencereden atlayacağız (buna sıvışmak da denebilir belki) ya da hem o mektubu hem de Ayna Korkusu‘nu kendimizi kaybetmeden ve ders alarak okuyacağız. Diğer yandan Stalin’in mi yoksa Ludwik’in mi hain olduğu veya bugünün güçlükle emekleyen komünist hareketinin gerçek babasının kim olduğu soruları ise Ayna Korkusu‘nda açıkça tartışılıyor.

Ayna Korkusu Vlady Meyer’in, Doğu Almanyalı eski bir karşılaştırmalı edebiyat profesörünün oğluna yazdığı mektuplarla ve roman anlatıcısının ağzından aktarılanlarla gelişiyor. Ali bu ikili anlatımla birden fazla öyküyü belirli tarihsel ve kişisel anlarda çakıştırarak son derece akıcı bir olay örgüsü meydana getirmeyi başarmış. Vlady Meyer romanın merkezinde gibi görünse de aslında Ayna Korkusu hiçbiri birbirinden daha önemsiz olmayan üç farklı düzlemde ilerliyor.

fear of mirrors tariq ali

Bunlardan birincisi profesörün kişisel tarihi ki bunu esas olarak oğlu Karl’a yazdıklarından takip ediyoruz. Yirminci yüzyılın ilk kuşağına mensup, Ekim Devrimi’ni yaşamış devrimci bir annenin oğlu, kendini bildiğinden beri komünist ve Doğu Almanya’da muhalefet üyesi olan ve bu yüzden görevinden uzaklaştırılan Vlady gerçek bir dinozor. Bu tanımlamayı da zaten kendisi kullanıyor. Duvar yıkıldıktan ve birleşik Almanya kurulduktan sonra geçmişiyle bir başına kalan Vlady yeni Almanya’nın liberal partisinde kendine iyi bir mevki edinmiş olan oğluna düzenli olarak mektuplar gönderiyor. Bu mektuplar adeta birer günah çıkarma vesikaları, içten ve dürüst itiraflar. Fakat yine de inanmış bir solcu olarak Vlady’nin yalnızca geçmişin lekelerinden arınmaya çalışmadığı, bunun yanında oğlunu kıyasıya eleştirdiğini ve onu açıkça gerici bir kapitalist olmakla itham ettiğini görüyoruz.

Romanın aktığı diğer bir hat ise Vlady’nin annesi Gertrude’un Bolşevik Devrimi’ni yaşayan ateşli ve heyecanlı kuşağının öyküsü. Beş genç arkadaş (bunlardan birisi Ludwik) devrimin yarattığı dalgaya kendilerini bırakıyorlar ve sonunda Çeka’ya katılıp Sovyetler Birliği için Avrupa’da ajanlık yapmaya başlıyorlar; Gertrude da aynı örgütte çalışan bir ajan. Ludwik Avrupa’nın en geniş casusluk ağını kurmayı başaran, oldukça çalışkan ve etkileyici bir devrimci olarak Sovyetler Birliği’nde ve Avrupa’daki komünistler arasında adeta bir efsane haline geliyor.

Ludwik’in hayatı romanın üçüncü boyutu ile, yani bizzat Bolşevizmin ve Avrupa’daki komünist hareketin tarihi ile örtüşüyor. Ekim Devrimi, Lenin, Troçki ve Stalin’in devrim süreci ve sonrasındaki gelişmelerde takındıkları roller, Alman Devrimi’nin yenilgisi, faşizmin yükselişi, İspanya İç Savaşı ve Moskova Duruşmaları, Ayna Korkusu’nun pelikülü olarak sürekli arka planda beliriyor.

Peki o zarf? Başta da belirttiğimiz gibi zarfta ‘baş hain’ Ludwik ile ilgili son derece önemli bilgiler var ve bunlar Stalin’e iletilmek üzere yazılmış. Bu zarfı elinde tutan gerçekte Vlady’dir ve mektubu okuduğu anda babası Ludwik’in uğradığı akıl almaz ihanetten haberdar olur. Romanın bu kısımlarında Stalin’in devrim zamanı kadrolarını ve eski Bolşevikleri ortadan kaldırttığı o korkunç terör dönemi ve yıllarını aktif bir komünist olarak geçirmiş Ludwik’in kendini içinde bulduğu çıkmaz tüm şiddetiyle göz önüne seriliyor. İnançları uğruna mücadeleye devam etmek veya sinmek, kaybolmak arasında yapılması gereken bir seçim hem Ludwik’in hem de Vlady’nin öykülerinde öyle bir çakışma meydana getiriyor ki solun tarihi içindeki iki geriye çekilme dönemi bu yolla hem tarihsel-politik hem de kişisel trajediler boyutuyla tam ve eksiksiz bir tablo yaratıyor.

Tarık Ali, Ayna Korkusu‘nda solu yalnızca kendi geçmişiyle karşı karşıya getirmekle yetinmiyor. Hayatını özverili ve sadık bir Bolşevik olarak yaşamış Ludwik’in, inandığı tüm ilkeler bir bir ayaklar altına alınırken ve kendisiyle en çok güvendiği yoldaşlarının hayatı Stalinist bürokrasi tarafından tehdit edilirken tercih ettiği yol veya duvarın yıkılıp da solun itibarının dibe vurmasından sonra Vlady’nin sergilediği tutum Tarık Ali‘nin çeşitli tarihsel dönüm noktaları ve bugünün solu hakkında ne düşündüğünü açıklayan unsurlar olarak öne çıkıyor.

Örneğin Vlady, Karl’a gönderdiği mektuplardan birinde, “Marx’ı birçok açıdan eleştirebilirsin, ama onu sözde-sosyalist deneyimlerimizden sorumlu tutmak haksızlık olur. Lütfen, bunu demagoglara bırak,” diye yazıyor. Ludwik ise hareketten çekilme veya harekette kalma nedenlerini içeren iki tane liste hazırlıyor. Birincisi kalma nedenlerinin bulunduğu liste ve en önemli maddesi şu: Devrim onarılamayacak kadar yozlaşmıştır. İkinci listede ise kalmak için hiçbir politik neden yer almıyor.

tarikakan milliyet nisan 2013

Fakat “SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne” başlığıyla yazdığı mektupta öyle ifadeler kullanıyor ki bunları okuduğumuzda Ludwik’in (ve Tarık Ali‘nin) titiz ve açık bir biçimde sosyalist hareketin vardığı noktaya dair bir yargıda bulunmaya çalıştığını görüyoruz: “Şu ana kadar hep yanı başınızda yürüdüm. Ama bundan böyle tek bir adım bile atmayacağım. Yollarımız ayrılıyor! Bundan sonra sesini çıkarmayan Stalin’in suç ortağı olur, işçi sınıfına ihanet eder. Ben yirmi yaşımdan beri sosyalizm uğruna savaşıyorum… Sosyalizmi kurtarmak için her şeye yeniden başlayacak gücüm var.”

Bunun da ötesinde Ludwik SSCB ile ilişkisini kestikten sonra “Amsterdam’daki bir güvenilir arkadaşı, özellikle Hollandalı muhalif komünist Snevliet’le temasa geçmek, onun aracılığıyla hizmetlerini ve sistemin içyüzü hakkındaki geniş bilgilerini Troçki’ye sunmak” istiyor.

Sosyalist davanın kendine ve başkalarına verdiği zararlar yüzünden Avrupa devrimcilerinin en uygun sembolünün yara olduğunu yazıyor Tarık Ali. Ayna Korkusu‘nu okurken insan bir yerinde bir yaranın kabuğunun soyulduğunu hissediyor. O kabuğun altından çıkan deri galiba tüm dünya sosyalistlerine ait bir hatıranın izi olarak kalacak. Yine de Ali‘nin tüm soğukkanlı anlatımına rağmen iç burkan romanı bir düğüm ânıyla kazınıyor okuyucunun aklına. Tekrar o zarfı açalım ve Stalin için yazılmış Ludwik’in infazını anlatan o raporu okuyalım: “Tenha bir yerde durup Ludwik’i arabadan indirerek infaz ettik. Son ana kadar ihanetini sürdürdü. ‘Stalin’in sistemi terör üzerine kuruludur. Fazla devam etmeyecektir. Yaşasın Dünya Devrimi…’ diye bağırdı.”

Zaferle başladığı bir yüzyılı ağır bir yenilgiyle bitiren sosyalizmin ve onun için yaşamlarını adayan yanı başınızdaki, evinizdeki, içinizdeki insanların öyküsünü bulacaksınız Ayna Korkusu‘nda. Hem de bu Doğulu bir devrimcinin yakaladığı çarpıcı ayrıntılarla bezenmiş bir Avrupa romanı.

(Cumhuriyet Kitap, 3 Ağustos 2000)

 

Roman hakkında diğer yazılar:

• “Vazgeçmeyenler” (Sennur Sezer, Evrensel, 9 Eylül 2000)
• “Tarık Ali Ayna Korkusu‘nda Bizim Tarihimizi Anlatıyor” (Ahmet Yıldız, Edebiyat Eleştiri, 2000)