≡ Menu

“Kan Kırmızıydı Günahları Ama…” (Perihan Özcan)

O da kendine hayran. Özel yetenekleri olduğuna inanıyor. Öğrenme açlığıyla bilme yetersizliği arasında sancılar içinde. Övgü daima yetersiz, asla olmak istediği yerde değil. Eksiklik duygusu hiç geçmiyor. Dünyayı değiştirebilecek kadar güçlü hissetse de okyanusta bir damla olduğunu biliyor.  Hep dev aynasında ama her zaman cüce.

Farklı olduğunu erken fark edenlerden Susan Sontag. Bir eşiğin gerisinde, çoğu kimse için yüzeyde kalanı derinlerinde hissedenlerden. Hayatı olduğu gibi kabul etmeyip, kat kat kabuğunu kazıyıp altında saklı duranı arayanlardan. Akranlarının aklı bir karış havadayken kendini kurcalayanlardan: “Kişi duygularından nasıl haberdar olur? Şimdi kendi duygularımı bildiğimi sanmıyorum. Onları desteklemek ve bir arada tutmakla öyle meşgulüm ki.” “Nelere inanıyorum? Özel hayata, kültürü desteklemeye, müziğe, Shakespeare’e, eski binalara.”

“Nelerden keyif alıyorum? Müzik, âşık olmak, çocuklar, uyumak, et.” “Kusurlarım: Hep geç kalmak, yalan söylemek, çok konuşmak, tembellik, hayır deme irademin zayıflığı.”

American Intellectual and Writer Susan Sontag

“Zihin Bir Orospudur”

Yeniden Doğan adıyla yayımlanan, hayatının son yıllarına kadar elinden bırakmadığı yüz kadar defterin on dört-otuz yaş arasına tekabül eden kısmı gülümsetiyor. Yaşadığı gezegene tohum serpme hırsı çok tanıdık. Yazar doğanların lanetini taşıyor üzerinde. Yayımlanmasına izin vermediği gibi tek satırını bile kimseye okutmadığı, yatak odasındaki gömme dolapta özel eşyalarıyla birlikte sakladığı, ölümünden sonra teslim edilmek üzere Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesine (UCLA) sattığı ve oğlu David Rieff’in yayıma hazırladığı defterlere döktükleri, nice büyük yazarı hatırlatıyor.

Tanrıça olma arzu ve çabası ile insan olma bilinci arasında gidip geliyor genç Sontag. Bütün müzik parçalarını dinlemek, sanat eserlerini görmek, edebi eserleri okumak istiyor. Listeler yapıyor, okudukça üzerlerini çiziyor. İleride romanlar, denemeler yazacak, sinemaya, tiyatroya, fotoğrafçılığa bulaşacak birinin ön hazırlıkları bunlar. Yargılarının doğruluğundan şüphesi yok ama defolarının olduğunun da farkında, telkinle düzeltmeye çalışıyor onları: “Kendimi tekrarlamamak. İlginç olmaya çalışmamak. Daha az gülümsemek, daha az konuşmak. Bunun aksine ve en önemlisi gülümsediğimde gerçekten içimden gelerek gülümsemek, söylediğime inanmak, yalnızca inandığımı söylemek. (…) Başkalarıyla alay etmemek, sivri dilli olmamak, başkalarının görünüşünü, vb. eleştirmemek.”

Neyi neden yaptığını sorgularken “Bir eylemde bulunmanın tek ölçütü, bireyi mutlu ya da mutsuz etmedeki nihai etkisidir” sonucuna varıyor. Neden yazdığını da bu ölçütü kullanarak açıklıyor: “Yazmak, benim en içten sevincim.”

İnsan aklını tanımı yalın: “Zihin bir orospudur.” Bu tanım, yazmaya dair şu iki cümlesi arasında bir köprü aynı zamanda: “Yazma düşüncesi aklımdaki bütün diğer düşünceleri kovdu.” “Yazmak için kendine tam da olmak istemediğin insan olma izni vermek zorundasın.”

Yazma ve nasıl bir yazar olacağına dair kararı eşanlı: “Ben yalnızca kendimi sergileyen bir yazar olabilirim, başka türlüsü mümkün değil… Yazmak kendini harcamaktır, riske atmaktır. Oysa şimdiye dek kendi adımın sesinden bile hoşlanmadım. Yazmak için adımı sevmeliyim. Yazar kendine âşıktır… kitaplarını bu karşılaşmadan ve şiddetten yaratır.”

İnsan Kalmakla Yazar Olmak Arasında

Büyük ihtimalle insan kalmakla yazar olmak arasındaki gelgitlerini durduran, Hilaire Belloc. Eğer yazacaksa yaşamının anlamının edebiyat olduğunu söyleyen alıntıyı yaptığında henüz on beşinde Sontag: “Öldüğümde, dilerim desinler ki arkamdan: / Kan kırmızıydı günahları ama okundu kitapları.”

“Zayıflık bulaşıcıdır, güçlüler haklı olarak zayıfları dışlar” sözleri, ülkesinin Vietnam, Irak ve Ortadoğu politikalarını sert bir dille eleştireceği günlerin habercisi. Hayatın esasen bir edebiyat ve politika sarmalı olduğunun bilincinde. “Daha dik dur, annene hafta üç kez yaz, daha az ye” diye kendine “24. yaş kuralları” koyan, hayatın çok başındaki bir genç kızın isabetli tespitlerinden biri: “‘Liberaller’ elinde (a) varsa, (b)’yi de elde ettiğini düşünüyorlar. Doğru olmadığı apaçık ortada.”

Ona erken tecrübeler yaşatan öğrenme, bilme, tatma hırsı. “Seks bir sırdı, yatayken unutulması gereken sevgi ihtiyacının sessiz, karanlık itirafıydı.” Her şeyi çabuk eskiten, onu yeni kapılar aralamaya sevk eden de bu. Oğlunun babası Philip’le evlendiğinde 17 yaşında. “Evliliği icat eden her kimse usta işkenceciymiş. Evlilik, duyguları köreltmeye adanmış bir kurum. Yineleme, evliliğin tek ilkesi. En yüksek hedefi, iki taraflı güçlü bağımlılıklar yaratmak.”

Kendini onun kadar apaçık ortaya koymuş biri neden kendine saklar ki günlüklerini? Cevap defterlerin içinde bir cümlede gizli: “Dünya üzerinde arzulanmaya değer en önemli şey, kendine karşı dürüstlük özgürlüğüdür.”

Kimi Yazarlara Dair Hissiyatı

İşte Sontag’ın listesini yaptığı, okudukça üzerlerini çizdiği yazarlara dair hissiyatı…  14-24 yaşları arasında olduğunu unutmadan okuyun:

Andre Gide: Ne berraklık, ne duyarlılık! Asla kıyas kabul etmez olan, adamın kendisi.
Anais NIn: Perilere benziyor, sanki başka bir dünyadan gelmiş.
Goethe: Müthiş etkilendim ama anlamama zaman var.
Ömer Hayyam-Rubaİler: Duygularımın coşkunluğunu kusursuz biçimde anlatıyorlar.
James Joyce-Sanatçının Bİr Genç Adam Olarak Portresİ: Yalnızlığın vecd hali.
Kafka-Dönüşüm: Fiziksel bir darbe gibi.
Platon-Nietzsche-Wittgenstein: Üçü de açıkça sistemleştirme karşıtıydı.
Henry James: İzleyiciliğini sürdürmesini sağlayan en önemli araç, bekâr hayatı yaşamasıydı.

(Radikal Kitap, 3 Temmuz 2013)

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz