≡ Menu

“Jorge Semprun, Benim Yazarım”(Osman Akınhay, Mesele, Sayı:3, 2007)

2003 yı­lı­nın bir Mart gü­nüy­dü ve ki­tap fua­rı ve­si­le­siy­le bu­lun­du­ğum Lon­dra’da ikin­ci el ki­tap­çı­la­rıy­la bi­li­nen Cha­ring Cross Ro­ad’da bir dük­kâ­nın alt ka­tın­day­dım. O sa­bah, bir­lik­te kal­dı­ğım ar­ka­daş­la­rı­mın evin­de, Irak’a sal­dı­ran ABD ve İn­gil­te­re’nin bom­bar­dı­man­la­rı­nın ek­ran­da­ki ye­şil gö­rün­tü­le­riy­le uyan­mış­tık. O öğ­le­ne doğ­ru fua­ra git­mek­ten vaz­ge­çip es­ki ki­tap­çı­la­rı do­laş­ma­ya ka­rar ver­di­ğim­de gir­di­ğim dük­kâ­nın toz­lu raf­la­rı ara­sın­da bir ki­tap çek­miş­ti dik­ka­ti­mi: Li­te­ra­tu­re or Li­fe, Jor­ge Sem­prun.img725

De­fi­ne bul­muş gi­bi üs­tün­de­ki toz­la­rı üfü­re­rek ki­ta­bı he­ye­can­la eli­me al­mış, İs­tan­bul’a dön­dü­ğüm­de he­men çe­vir­te­yim di­ye dü­şü­nür­ken ses­ler gel­miş­ti yu­ka­rı­dan, cad­de­den; slo­gan ses­le­riy­di bes­bel­li, es­ki ki­tap­lar ara­sın­da bir an­lı­ğı­na kay­bet­miş­ken za­ma­nı, sa­va­şı pro­tes­to et­mek üze­re yü­rü­yü­şe ge­çen­le­rin gür hay­kı­rış­la­rı ha­tır­la­tı­yor­du ye­ni bin­yı­lın gad­dar­lı­ğı­nı. Ale­la­ce­le pa­ra­yı öde­yip so­ka­ğa fır­la­dı­ğım­da, el­le­rin­de dö­viz­le­ri ve pan­kart­la­rıy­la sa­yı­la­rı beş yü­ze va­ran bir Troç­kist gru­bun pe­şi­ne ta­kı­lı­ver­miş­tim he­men, on­lar­la bir­lik­te Tra­fal­gar’dan Dow­ning Stre­et’in ka­pı­sı­na, ak­lı­mın bir kö­şe­si, kol­tu­ğu­mun al­tın­da sı­kı sı­kı tut­tu­ğum ki­tap­tay­ken.

1937’de, il­ti­ca baş­vu­ru­sun­da bu­lu­nan ai­le­siy­le gel­di­ği Fran­sa’da ko­mü­nist par­ti üye­si olup sa­vaş baş­la­yın­ca Re­zis­tans’a ka­tı­lan, tut­sak düş­tük­ten son­ra Wei­mar ya­kın­la­rın­da­ki Buc­hen­wald te­mer­küz kam­pı­na gön­de­ri­len, öz­gür­lü­ğe ka­vuş­tu­ğu yıl­lar­da İs­pan­yol Ko­mü­nist Par­ti­si’nin mer­kez ko­mi­te­sin­de gö­rev alan, otuz se­kiz ya­şın­da, il­le­gal­ken Mad­rid’de sak­lan­dı­ğı bir ev­de ilk ro­ma­nı­nı yaz­ma­ya baş­la­ya­rak ‘ça­ğı­nın ta­nı­ğı’ ya­zar­lık se­rü­ve­ni­ne adım atan, pe­şi sı­ra bir­çok ro­man, ki­tap ya­zıp Fe­li­pe Gon­za­lez hü­kü­me­tin­de kül­tür ba­kan­lı­ğı­na ge­ti­ri­len bir İs­pan­yol ko­mü­nis­tiy­di Jor­ge Sem­prun.

Pek faz­la ol­ma­mış­tı, ye­re yı­ğı­la­cak ka­dar ara­lı­ğı bi­le bu­la­ma­dan ayak­ta ölüp ka­tı­la­şan ce­set­le­re yas­la­nan baş­ka esir­ler­le bir­lik­te Buc­hen­wald’e doğ­ru yap­tı­rı­lan va­gon yol­cu­lu­ğu­nu an­lat­tı­ğı Bü­yük Yol­cu­luk’u oku­du­ğum. İn­gi­liz­ce’si­ni yu­ka­rı­da an­lat­tı­ğım te­sa­düf­le te­min et­miş ol­du­ğum, Türk­çe’ye Ne­dim Gür­sel’in (her ne­den­se, Ede­bi­yat [Ya­zı] ya da Ha­yat’ın tam kar­şı­lı­ğı as­la ol­ma­yan bir yo­rum­la) Ya­şa­mak ya da Yaz­mak di­ye çe­vir­di­ği ki­ta­bı da ken­di ha­ya­tı­nın dö­nüm nok­ta­sı olan bir ta­ri­hi, 12 Ni­san 1945’i, ya­ni ya­za­rın ve Buc­hen­wald’in öz­gür­lük­le bu­luş­ma­sı­nın er­te­si gü­nü, gö­zü­nün gör­dük­le­ri ile mu­hay­yi­le­si ara­sın­da dur­ma­dan mekik dokuyarak an­lat­ma­sıy­la baş­lı­yor; yazar, en çar­pı­cı ve te­ni acı­tan ifa­de­leriy­le, ‘kar­şı­sı­na çı­kan İn­gi­liz üni­for­ma­sı giy­miş üç su­ba­yın göz­be­bek­le­rin­de­ki deh­şe­te yan­sı­yan ken­di yü­zün­de­ki deh­şet ifa­de­si’ni nak­le­di­yor­du, me­se­la.

Be­nim ya­za­rım­dı o. Kı­yas­la­ma­nın ma­na­sı yok, ve­ya pri­mus in­ter pa­res, eşit­ler ara­sın­da en eşit ka­bi­lin­den baş­ka bir-iki ya­zar için de çok sev­dim ay­nı sı­fa­tı kul­lan­ma­yı. Mar­qu­ez de­ğil de La­tin Ame­ri­ka ro­man­cı­la­rın­dan, yal­nız Mek­si­ka’nın de­ğil, Hobs­bawm’ın ‘vah­şi yüz­yıl­la­rın en vah­şi­si’ di­ye ni­te­le­di­ği bü­tün bir 20. yüz­yı­lın hi­kâ­ye­si­ni, 1895’in ara­ba me­zar­lı­ğı Det­ro­it’ten baş­la­ya­rak kâh coş­ku­lu kâh du­ru bir ifa­dey­le ta­ne ta­ne an­lat­tı­ğı Lau­ra Di­az’li Yıl­lar’ın, ve­ya Ser­se­ri Aşık­lar’ın ün­lü baş rol oyun­cu­su, Ka­ra Pan­ter­ler’in li­der­le­rin­den bi­ri­ne tu­tul­du­ğu için ABD’ye gir­me­si ya­sak­lan­mış olan Je­an Se­berg’le aş­kı­nı an­lat­tı­ğı Dia­na, Yal­nız Av­la­nan Tan­rı­ça’nın ya­za­rı Car­los Fu­en­tes’i me­se­la. Ke­za, 12 Ey­lül son­ra­sı yıl­lar­da hat­met­ti­ği­miz ro­man­la­rıy­la ha­sar­lı vic­dan­la­rı­mı­zın açık ya­ra­la­rı­nı da­ha bir ka­nır­tan Meh­met Eroğ­lu’nu. Ge­lin gö­rün ki, bir­bi­ri pe­şi sı­ra oku­duk­ça hep­sin­den bir baş­ka iş­li­yor­du içi­me Sem­prun’ün ka­le­mi, ke­li­me­ler ağ­da­lı ge­le­cek­se il­ti­fat­tan sa­yıl­sın, ben­li­ği­mi tas­ta­mam ör­tü­yor­du sa­tır­la­rı.

İçin­den gel­miş­li­ğiy­di muh­te­me­len zul­mün, de­me­ye­ce­ğim ken­di­mi ona çe­ken; bi­la­kis ve da­ha­sı, ‘ölü­mün için­den geç­miş­li­ği’ydi bi­re­bir. Hat­ta Sem­prun, ‘ölü­mü bir uç­tan öbür uca bo­yun­ca ka­tet­miş­ti’. Ha­tı­ra­lar ku­yu­sun­da, 12 Ey­lül’ü he­men ta­kip eden gün­ler­de Ma­mak’ta, ha bu­gün ha ya­rın top­lu in­faz­lar baş­la­ya­bi­lir di­ye bek­ler­ken, se­bep­siz isim oku­nuş­lar­da baş­la­rı­nı en ya­kı­nın­da­ki­le­re çe­vi­ren­le­rin göz­le­ri­ne otu­ran­la­rın­ki gi­bi, ‘ölüm ha­lin­de ama kar­deş­çe ba­kış­lar’ı bu­gün bi­le mu­hay­yi­lem­den çı­kart­ma­yan o duy­gu ak­ra­ba­lı­ğıy­dı her­hal­de, esas; de­re­ce­le­ri ta­bi­i ki mu­az­zam fark­lı, ama özü ay­nı olan esa­re­tin do­la­yım­sız bil­gi­si de­mek da­ha doğ­ru olur, ya da. Sem­prun adı­na da, ma­na­sı­nı yüz­de yüz hak eden bir de­yiş­le, esa­re­tin bil­ge­li­ği­ni edin­miş ol­ma­sı.

La­kin, acı du­ya­rak oku­dum son ki­tap­la­rı­nı, üs­te­lik, hırs­lan­dı­ğım hal­de bir tür­lü elim­den bı­ra­ka­ma­ya­rak. Hem de, on­ca mü­ca­de­le­ye, fa­şizm­de sağ ka­lı­şı­na, ör­güt­lü bir ko­mü­nist ola­rak sür­dür­dü­ğü ye­ral­tı ha­ya­tı­na rağ­men öm­rü­nün bir nok­ta­sın­da de­rin bir ha­yal kı­rık­lı­ğı ya­şa­dık­tan son­ra li­be­ral ka­pi­ta­liz­mi ve Ba­tı de­mok­ra­si­le­ri­ni öven şöyle cüm­le­le­rin ba­zen art ar­da di­zi­li­şi­ne rağ­men: “Ya­kın ta­ri­hin nes­nel bir ger­çek­lik ola­rak dra­ma­tik bi­çim­de or­ta­ya koy­du­ğu üze­re, dün­ya­da pi­ya­sa eko­no­mi­siy­le yö­ne­til­me­yen bir tek de­mok­ra­tik si­ya­sal sis­te­min bu­lun­ma­dı­ğı da çok açık bir re­ali­te­dir.”

Fa­kat bir alev var­dı iş­te, ucun­dan kı­yı­sın­dan sa­tır­la­rı­na mut­la­ka tu­tu­şan, di­ye­lim, dik­ta­tö­rün her an son ne­fe­si­ni ver­ip ölme­si­nin bek­len­di­ği -bel­ki de ver­miş olup da ‘hu­zur ve dü­zen gay­ri-te­sis ha­le gel­me­sin di­ye’ res­men açık­lan­ma­dı­ğı- bir de­vir­de, ya­ni ölüm dö­şe­ğin­de can çe­ki­şir­ken Fran­co’nun in­faz­la­rı­nı onay­la­dı­ğı beş dev­rim­ci­nin idam edil­me­le­ri­ni ka­muo­yu önün­de al­kış­la­yan tek ki­şi olan Sal­va­dor Da­li’nin al­çak­lı­ğı­nı yüz­yı­lın tüm fa­şist­le­ri­nin yü­zü­ne vur­mak is­te­yen da­ma­rı­nın güm­bür güm­bür at­ma­ya de­vam et­ti­ği aşi­kar­dı.

Oy­sa ha­ya­tı­nın ha­ki­ka­ti, Fe­de­ri­co Sanc­hez’in Öz­ya­şa­möy­kü­sü’nün son say­fa­la­rın­da de­tay­la­rıy­la an­lat­tı­ğı üze­re, yü­ce par­ti­si­nin ba­şı, iç sa­va­şın La Pa­so­na­ri­a’sı, ef­sa­ne­vi Do­lo­res İbar­ru­ri’yle bir he­sap­laş­ma kes­kin­li­ğin­de­ki yüz­leş­me­sin­de boy gös­te­ri­yor­du muh­te­me­len.

1947’de yaz­dı­ğı bir şi­i­rin di­ze­le­rin­de­ki gi­bi, “şu an se­nin­le ken­di adı­ma ko­nuş­mak is­ti­yo­rum/en mah­rem, en de­rin se­sim­le…” di­ye­rek, “ni­ha­yet se­nin­le bir di­ya­log kur­ma­ya ça­lış­mak, se­nin ha­ya­tı­nın ka­ran­lık ha­ki­kat­le­ri­ni işi­te­bil­mek” di­ye iç­len­di­ği ‘non pas­sa­ran’, ‘fa­şiz­me ge­çit yok’ sim­ge­si ka­dı­nın, yi­ne mer­kez ko­mi­te üye­si yol­da­şı Fer­nan­do’yla ken­di­si­nin ‘kuş be­yin­li en­te­lek­tü­el­ler’ yaf­ta­sı ya­pış­tı­rı­la­rak par­ti­den atıl­dık­la­rı­nı bil­dir­di­ği an­da…

Bel­ki de Av­ru­pa İn­sa­nı ve Fe­de­ri­co Sanc­hez’den Se­lam­lar gi­bi son ki­tap­la­rı­nı ka­le­me alır­ken as­lın­da, ha­ya­tı­nın esan­sı­nı teş­kil eden Fe­de­ri­co Sanc­hez’e kıy­dı­ğı­nı bi­le bi­le yaz­ma­ya de­vam edi­yor­du; za­ten ben de, ar­tık öte­si be­ri­siy­le sa­de­ce Jor­ge Sem­prun’den ibaret ol­ma­nın fa­kat bir par­ça­sıy­la da ‘o, Sanc­hez’ ola­ma­ma­nın acı­sı­nı ne ede­bi us­ta­lık, ne de be­la­gat­la din­di­re­me­ye­ce­ği­ni bil­di­ği­ni sez­dir­di­ği için hâ­lâ ken­di ya­za­rım bil­mek­tey­dim Jor­ge Sem­prun’ü.

Ken­di cüm­le­siy­le ‘şa­fa­ğın­da ver­di­ği söz­le­ri tan vak­tin­de tu­ta­ma­mış bir yüz­yıl’ın şa­hi­diy­di o; bir-iki say­fa ile­ri­de Hobs­bawm’un ya­zı­sın­da re­sim­le­ri­ni gö­re­ce­ği­niz, mü­ca­de­le­ye de­vam et­mek is­te­dik­le­ri hal­de ül­ke­le­rin­den ay­rıl­mak zo­run­da bı­ra­kıl­mış Ulus­la­ra­ra­sı Tu­gay’ın en­ter­nas­yo­na­list sa­vaş­çı­la­rı­nı uğur­la­yan Bar­ce­lo­na ga­rın­da­ki İs­pan­yol dev­rim­ci­le­ri­nin yüz­le­rin­de­ki o yol­daş­lık, omuz­daş­lık, cep­he­daş­lık ve son­suz­ca ay­rı­lık ifa­de­si­ni tın­la­tan, Hit­ler’in uçak­la­rı ve Fran­co’nun bom­ba­la­rıy­la sos­ya­liz­min ilk yük­se­liş ça­ğı­nın so­na eriş tra­je­di­si­ne ilk el­den ta­nık ol­muş­tu ka­le­mi.

Ku­la­ğa kü­pe ol­mak­tan öte, ‘ha­yat ve ede­bi­yat’ın ne ol­du­ğu­nu an­la­tan, di­lin in­saf­sız kud­re­ti­ne da­ir öm­rüm­de oku­du­ğum en sı­kı cüm­le­nin ya­za­rıy­dı ay­rı­ca: “Dur­ma­dan ka­fa­mı­zı şi­şir­dik­le­ri ‘di­le gel­mez­lik’ bir kı­vırt­ma­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Ya da tem­bel­lik be­lir­ti­si… Her za­man her şey söy­le­ne­bi­lir, dil her şe­yi içe­rir. İn­san en çıl­gın sev­gi­yi de en kor­kunç kı­yı­cı­lı­ğı da an­la­ta­bi­lir,” di­yor­du söz­ge­li­mi.

Tam da bu yüz­den, say­fa­yı çe­vi­rin­ce şu cüm­le­si­ni de oku­mak şa­şırt­mı­yor­du be­ni, oku­ru, mu­ci­ze­nin mu­ci­ze ka­lıp top­la­ma kam­pı­nın ka­pı­la­rı­nı aç­tır­dı­ğı bir gün fe­rah­lı­ğın­da: “Yal­nız ha­yat­ta ol­du­ğum­dan emin de­ğil­dim, ölüm­süz­lü­ğü­me de inan­mış­tım ay­nı za­man­da. En azın­dan, hiç­bir şey ba­na za­rar eriş­ti­re­mez­di ar­tık. Ge­le­bi­le­cek her şey ba­şı­ma gel­miş, baş­ka şey kal­ma­mış­tı. Gel­se gel­se ha­yat ge­le­bi­lir­di ar­tık ba­şı­ma, ağız do­lu­su ısı­ra­yım di­ye…”

Tüm bu hi­kâ­ye­den do­la­yı, ne yaz­sa oku­rum Sem­prun’ün ka­le­min­den dö­kü­len…