≡ Menu

Jale Karabekir: “Matmazel Julie’de erkek egemen sistemin baskıcılığının altını çizdik”

Agora Kitaplığı’nın kitap olarak Aralık ayında yayınlayacağı “Matmazel Julie” oyununun sahnelenmesiyle ilgili bu söyleşi Yeşil Gazete’den alınmıştır:
http://www.yesilgazete.org/blog/2012/12/01/jale-karabekir-matmazel-juliede-erkek-egemen-sistemin-baskiciliginin-altini-cizdik/

 

Tiyatro Boyalı Kuş, 19 Kasım 2012’de August Strindberg’in Matmazel Julie adlı ünlü oyunuyla Sahne Cihangir’de prömiyer yaptı. Kızıltan Yüceil, oyunun rejisini de üstelenen, topluluğun genel sanat yönetmeni Jale Karabekir’le Strindberg, Matmazel Julie ve yaptıkları feminist yorum üzerine söyleşti.

Kızıltan Yüceil – Tiyatro Boyalı Kuş feminist bir tiyatro topluluğu. Oyunlarında genel olarak kadın meselesine önem veriyor. Ancak repertuarına baktığımızda, klasik oyunlardan çok deneysel oyunlar görüyoruz. Klasik bir oyunu seçmenizin nedeni nedir?

Jale Karabekir – Aslında klasik oyunlar oynayan bir topluluk değiliz. Öyle bir iddiamız hiçbir zaman olmadı. On iki yıldır birbirinden farklı prodüksiyonlar yaptık, ancak klasiklere yeni bir yorum getirmekle ilgili bir derdimiz olmamıştı. Ancak 2009’da Tiyatro Boyalı Kuş’a uluslararası ödül getiren (2009 İbsen Ödülleri) Henrik İbsen’in Bir Bebek Evi oyunundan sonra bunun bir gereksinim olduğunu da gördük Türkiye için.

Matmazel Julie (Tiyatro Boyalı Kuş)

İlk önce, Bir Bebek Evi (Nora) oyununu tekrar Türkçeleştirdim Feride Eralp ile birlikte. Kitap, başkalarının da faydalanabilmesi için, Agora Kitaplığı’ndan basıldı. Kadın hareketinin oldukça yoğun olduğu bir zamanda 19. yüzyılın son çeyreğinde yazılmış olan Nora (1878), günümüzde kadın hareketinin bir sembolü haline gelmişti. Ve ne yazık ki, Türkiye’de o kadar az oynanmıştı ki! Bunun bir tesadüf olmadığının tabii ki farkındaydık. Evini, eşini hatta çocuklarını terk edip giden bir kadındı Nora. Güçlü, kendinden emin, kendini ve kim olduğunu bulmak isteyen bir kadın! Böyle bir kadın kimliğini sahneden seyirciyle buluşturmak isteyen çok da fazla tiyatrocu olmadığını düşünüyorum bu ülkede. O yüzden bizim için bu bir misyon haline geldi ve Nora’yı sahneledik. Üstelik bu oyunu Kürtçe yaparak, hem Bölge’de yaşayan kadınlara ulaşabilmeyi hedefledik, hem de Kürtçe bilmeyenlere de üstyazıyla farklı bir dilden klasik seyretme keyfini yaşatmaya çalıştık. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenen ilk Kürtçe oyun oldu oyunumuz. Norveç’in Skien kentinde “İbsen’i Okumak ve Sahnelemek” başlıklı konferansta İbsen uzmanlarından tam not aldık. Ödül töreninde hepimizi ağlatan anlar yaşadık. Üstelik bu oyunu çalışırken, Nora’nın yaşadıklarının evrensel olduğunu da gördük. Saliho ile Nure adlı dengbej şarkısında da benzer bir hikaye yer alıyordu. Yalnız sonunda maalesef Nure Saliho tarafından öldürülüyordu. Aynı Matmazel Julie’deki gibi.

– Nora’dan sonra Matmazel Julie’yi oynamanız da tesadüf görünmüyor. Söylediğin gibi, Nora güçlü bir kadınken ve evini terk edecek yürekliliğe sahipken, Julie Nora’dan oldukça farklı. Bunu nasıl ele aldınız?

Açıkçası İbsen de, Strindberg de İskandinavya’nın ve tabii ki dünyanın en büyük oyun yazarlarından. Biri İsveçli, diğeri Norveçli ve tabii ki çok benzer hayatları ya da benzer çizgileri yok. Ancak ikisi de şu anki tiyatronun, yani modern tiyatronun öncülerinden. Onların metinlerini bugünün gözüyle dahi okuduğumuzda çok şey bulabiliyoruz. Ancak onların dönemini, yazdıkları zamanı, içinde yaşadıkları durumları da tahlil ederek okumak gerek biraz. Bana göre, Strindberg Matmazel Julie oyununu İbsen’in Nora’sına karşı yazmış. Zaten arada yaklaşık bir on yıl var. Strindberg İbsen’den biraz daha karışık bir yazar. İbsen’in çizdiği net ve güçlü kadına karşılık karmaşık, çelişkili bir kadın karakter yaratmak istemiş sanki Strindberg. Evini terk eden, kendini bulmaya çalışan Nora’ya karşılık kimliği, benliği, sınıfı içinde kaybolmuş bir karakter yaratmış Matmazel Julie’de. Öyle ki, oyunun sonunda sanki Strindberg İbsen’e gerçek dünyadan bir cevap veriyor ve diyor ki, bir kadının öyle evini, kimliğini, rollerini terk edip etmesi kolay değil, tam tersi sistemin dışına çıkan kadın aslında ölüme terk edilir. Zaten Strindberg’de oyunun sonunda Julie’yi ölüme yolluyor. Gerçi Julie’nin kendini öldürüp öldürmediğini bilmiyoruz metinde, ama Strindberg yine de onu ölüme doğru yol aldırıyor, başka bir çıkış yolu olmadığını söylüyor kadınlar için.

– Bu çıkışsızlık durumu nedir? Yani iki metin arasında ne fark var bu anlamda?

Aslında çok basit bir mesele: Namus ve şeref meselesi. Nora’da da Matmazel Julie’de de aynı mesele ele alınıyor. Nora eşinden izinsiz bazı mali işlere karışıyor ama aslında eşinin hastalığı yüzünden yapıyor tüm bunları, onun hayatını kurtarmak için. Ancak takdir edileceğine, hem yasalar hem de kocası tarafından suçlu duruma düşüyor. Eşi Torvald için artık şerefi bin parça oluyor. Nora’nın yaptığı tüm fedakarlıklara rağmen, Torvald sadece kendi şerefini ve namusunu düşünüyor. İşte o an, bu oyunun belki de herkesin hatırında kalan o enfes sahne, Nora için bir aydınlanma haline geliyor ve o bebek evini, oyuncak hayatını terk ediyor.

Matmazel Julie’de ise daha karmaşık bir kurgu var. Nora’da olaylar dizgesi var, yani oyun boyunca bir şeyler oluyor. Birileri geliyor gidiyor, mektuplar gidip geliyor, Nora sıkıştıkça sıkışıyor. Oysa Matmazel Julie olay dizgesinin geliştirdiği bir oyun değil, tam tersi bir durum oyunu. Elbette ki, bir şeyler oluyor, ama aslında bir durumu gösteren bir oyun. Ve yapısı oldukça karmaşık. Kont’un bekar kızı Matmazel Julie ile Kont’un uşağı Jean ve aşçısı Kristin arasında geçen bir oyundan bahsediyoruz. Üstelik yapısı, geçtiği mekan ve zaman dilimi açısından da farkları var. Aslında bu üç karakter de, erkek egemen sistemin sıkıştırdığı kişiler. Ve yaz dönümü gecesinde bir oyun oynuyorlar. Aslında bu sıkıştıkları rollerden kurtulmak için. Ancak ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bu içine sıkıştıkları dünyadan kurtulamıyorlar. Matmazel Julie uşak Jean ile yaşadığı cinsellikle (ki bunun yaşanıp yaşanmadığından da çok emin değiliz), farklı bir yere sürükleniyor ve sonu da ölüm oluyor.

– Böyle anlatınca dramatik öğelerinin daha ağır bastığı bir oyun olduğu zannedebilir okuyucular. Oysa sen farklı bir sahneleme yaptın. Hatta seyircinin güldüğü bir çok sahne oldu.

İki oyun arasında karşılaştırma yapınca tabii böyle söylemek durumunda kalıyorum. Ancak yaptığım reji çok farklı. İlk olarak şunu söyleyebilirim ki, biz feminist bir dramaturji ve sahnelemeyle ele alıyoruz tüm metinleri.

– Strindberg’in de kadın düşmanı olduğuna dair söylentiler var.

Mehmet Aslan ve Yeşim Koçak

Strindberg uzmanı değilim. Ama kadın karakterlerle çok barışık bir yazar olmadığını söyleyebilirim. Hangi erkek yazar barışık ki zaten… Neyse… Yaşam öyküsüne baktığınızda da bu oldukça belli oluyor. Ama İbsen de farklı değil. Kadın hareketinin çok güçlü olduğu bir zaman diliminde yazıyor bu yazarlar, aslında bazen o harekete karşı konuştuklarını bile düşünüyorum yazdıkları oyunların. Ama burada önemli olan, ilk olarak metnin kendi dönemi içinde ne dediğini görmeye çalışmak sonra, yani en önemli kısım da, bizlere bugün ne anlam ifade ettiği. Bizler bu metni bugün okuduğumuzda ya da sahnelemeye kalktığımızda hangi bakış açılarından, hangi ideolojilerden ve teorilerden yararlanacağız? Kendimizden uzaklaşarak klasik sahnelenemez. Yani bildiklerimizi, öğrendiklerimi unutturup kendimize, yazarın yüz küsur yıl önce tamamen farklı bir dönemde, farklı politik, sosyal, kültürel bir dönemde yazdığı ve söylemek istediği şeyleri mi arayacağız? Bu tarihçilerin işi olabilir ancak. Biz sanatçıların işi aslında bugünü ve geleceği anlatmaya çalışarak, bir yandan da kendimizi ifade edebilmek! Onun savaşını veriyoruz. Tiyatroda da metinler bizim ana kaynağımız ve o metinlere bakışımız ve onları yorumlayışımız bizleri biz yapıyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum ki, Matmazel Julie tamamen bugünün bakışıyla, feminist bakışla ele alındı. Tarihsel bir bakışla değil. Zaten sahne tasarımı (Aylin Ominc) ve kostüm tasarımı (Burcu Rahim) açısından da oyunu bugüne taşıdık. Ama oyunun kurgusal yapısını da korumaya çalıştık.

– Bu kurgusal yapıyı biraz açabilir misin? Matmazel Julie için oyun içinde oyun diyebilir miyiz?

Mehmet Aslan ve Asiye Dinçsoy

Mümkün. Çünkü metnin bize verdiği çok önemli bir şey var. O da şu: Bu oyun gündelik bir zaman diliminde geçmiyor. Yaz gündönümü gecesinde geçiyor. Yani alt tabakanın da üst tabakanın da gündelik hayatlarından sıyrıldığı, her gün yaptığı işleri bırakıp eğlendikleri, içtikleri, dans ettikleri, belki de sınırlarını zorladıkları bir zaman dilimi bu. Zaten antropolojide bu festival zamanlarına bakılır çoğunlukla ve gündelik hayatın dışındaki performanslar incelenir. İşte tam da böyle bir zaman dilimi Matmazel Julie’nin geçtiği atmosfer. Biz buradan başladık aslında. Ve tüm oyunu aslında bir biçimde ‘oyun içinde oyun’ olduğu üzerine kurduk. Aynı zamanda, zaman dilimi açısından önemli bir nokta daha var. O da, Kont meselesi.

– Evet. Oyunda Kont’tan bahsediliyor ama onu görmüyoruz. Ama kendisini hissediyoruz bir şekilde.

Kont aslında herkesin korktuğu bir erk. Sınıfsal yada cinsiyet açısından baktığınızda üst sınıf ve erkek. Ama bence onun sahnede hiç bir zaman olmaması da Strindberg’in ustalıklarından biri. Kont sahnede değil belki ama Kont’u temsil eden bir çok şey var. Korkular var, çekinme var. Zaten oyun Kont’un yaz dönümü gecesi eğlencesi için akrabalarına gitmesiyle başlıyor. Ve Kont’un gelmesiyle de sona eriyor. Yani demin söylediğim zaman dilimi daha da spesifik hale geliyor, yani erkin, iktidarın evden uzaklaşmasıyla birlikte üç karakterin oynadığı bir oyuna dönüşüyor Matmazel Julie.

– Bu karakterlerin bir oyun oynaması, senin deyişinle farklı senaryoları denemeleri de bir farklılık yaratmıyor değil mi?

Aynen öyle. İktidar boşluğunun olduğu bir zaman diliminde ve de alt sınıfı temsil eden bir mekanda, yani mutfakta geçen bir oyundan bahsediyoruz. Bu üç karakter de, Kont’un temsil ettiği sisteme sıkışıp kalmış. Onun yokluğuyla kendilerine biçilen kimliklerden sıyrılmaya, onlara dayatılan rolleri reddetmeye çalışıyorlar. Bu açıdan bakılınca oldukça patetik görünebilir. Mesela Matmazel Julie kadınlığı, bekareti, namusu, şerefi, sınıfsal konumu sorgulayıp duruyor. Ve bu sorgulamasını uşak Jean karakteri üzerinden gerçekleştiriyor. İlk başta bunun sınıfsal çelişkileri anlatan bir oyun olduğunu zannederken seyirci, birden aslında Jean’ın erkek toplumsal cinsiyeti öne çıkıyor ve cinsiyet çatışması olduğunu görüyorlar. Bence Strindberg hem sınıf çatışmasını hem de toplumsal cinsiyet çelişkisini ve onların aralarındaki gerilimi kullanıyor, aslında bu oyunla sormak istediği çok daha temel bir şey var: Biz kimiz? Bizi biz yapan kim? Sınıf mı, cinsiyet mi, toplum mu? Bu açılardan da sorguladığı meseleler İbsen’in Norasıyla çok benzerlik gösteriyor. Ancak söylemek zorundayım, çok farklı biçim ve yöntemler kullandıkları da aşikar.

– Sen de farklı bir biçim kullanmıyor musun oyunda?

Böyle felsefi bir metni günümüzün değerleriyle ve feminist bakışla sahnelemek kolay değil. Ancak hem oyuncular (Yeşim Koçak, Mehmet Aslan, Asiye Dinçsoy) hem de tasarımcı ekiple çok güzel bir çalışmamız oldu. Klasik metinlerle baş etmek çoğunlukla zor olur, bizim provalarımız da öyle geçti. Oyun içinde oyun olma durumunu ve tüm oyunun aslında bu karakterlerin belli senaryoları denedikleri bir platform olduğunu çıkarabilmek için farklı genre’lar kullanmak zorunda kaldık. Bazen melodram, bazen dramatik, bazen absürd, bazen klasik… Bu oyuncular için de bizler için de çok meydan okuyan bir çalışma oldu tabii. Ayrıca Strindberg’in kronolojik yapısını bozmadan, bugünün sinematografik yapısını da kullanmaya çalıştım oyunda.

– 2012 yılı da Strindberg yılı olarak kabul edilmiş.

Evet öyle. Bu yıl Strindberg’in 100. ölüm yıldönümü çünkü… İstanbul İsveç Konsolosluğu ve Swedish Institute’ün de bu oyuna önemli katkıları oldu. Konsolosluktan Sevil Özmen’in desteklerini de burada özellikle belirtmem gerek. Bütün dünyada 2012 boyunca Strindberg’in oyunları oynanıyor, bir çok etkinlik yapılıyor. Biz de Türkiye’de Matmazel Julie oyununu sahnelemek istedik. 30 Kasım’da da yine İstanbul İsveç Konsolosluğu, Swedish Institute ve İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği’nin katkılarıyla Helsinki Üniversitesi’nden Prof. Ebba Witt Brattström’e bir konuşma yaptırdık.

– Konuşmanın da başlığı oldukça ilginç, Matmazel Julie oyununda cinsel intikamın estetiği.

Ebba Witt, feminist bir akademisyen. Onu İstanbul’a davet etmekle, farklı bir bakış açısını bizim yaptığımız oyun dışında da göstermek istedik aslında. Strindberg zorlu bir yazar. Bizim sahnelememizle kendisine kadın düşmanı demek zor. Biz onun anlatmak istediği, insanın varoluş ve varlık sorunsalını sahne üzerinde gösterebilmek istedik. Onun kullandığı yöntemlere tabii ki bazı eklemelerde bulunduk. Toplumsal cinsiyet ile sınıf arasındaki çelişkiye daha fazla vurgu yaptık, erkek egemen sistemin baskıcılığının ve eziciliğinin daha da altını çizdik. Biz, feminist bir tiyatro topluluğu olarak Matmazel Julie’yi bu şekilde anlamlandırıyoruz. Zaten hepimiz bu sistemin içinde birer kukla değil miyiz? Devamlı bu sisteme direnç göstermeye çalışmıyor muyuz?

– Evet ama Strindberg’in metninde bir dirençten çok, bir kabul ediş yok mu?

Bu da farklı bir bakış açısı. Dönemi açısından baktığın zaman, Strindberg eşitlik, konuşma özgürlüğü gibi kavramları öne çıkaran bir yazar. Ama döneminin kadın hareketine de eleştirileri var. Ki bu da oyunda var. Matmazel Julie’nin annesinin feminist olması ve kızını ‘eşitlik’ dayatmasıyla büyütmesi gibi. Ama ben tam da bu yüzden Matmazel Julie oyununun İbsen’in Nora’sına karşı yazılmış olduğunu iddia ediyorum. Çünkü hem döneminde hem de şimdi Nora gibi bir karakter, hem o toplumda hem de bu toplumda kabul göremiyor. Bir ütopya gibi. Ama Strindberg bize başka bir şey gösteriyor. O da şu: Bu sistemin içinde kimliklerinden ve rollerinden ne kadar uzaklaşmak istersen iste, sistem seni yakalıyor ve cezalandırıyor.

– Ama bu oyunda cezalandırdığı sadece Matmazel Julie değil mi?

Oyunda da zaten Strindberg’in Julie’nin ağzından söylediği bir şey bu. Julie şöyle diyor: “Suçlu kim? Ne fark eder? Suçu kabullenip sonuçlarına katlanması gereken benim.” Ama şunu da belirtmem lazım. Bu üç karakter farklı senaryolar denemeye çalışsalar da ya da oyun içinde oyun oynasalar da, yine erkek egemen sistemin onlara sunduğu senaryoları ya da oyunları oynuyorlar. İşte onları bilindik sona sürükleyen de bu. Çünkü içinden çıkamadıkları bir hale, bir duruma dönüşüyor oyun.

– Oyun herhalde sınıfsal bir bakış açısıyla da yorumlanabilirdi. Çünkü konu en basit şekilde üst sınıftan bir kadınla hizmetlisinin arasındaki aşk ilişkisi üzerine kurulmuş. İki kişi de sınıfsal aidiyetlerine dair açmazlar yaşıyorlar. Oysa senin yorumunda bu bakış açısı da yapıbozuma uğratılıyor. Tam galiba bir sınıf çatışması bu derken, mesele cinsiyet kimliklerine, tam olay buymuş derken iktidar kavramına çarpıyoruz. Burada amacın sınıf, iktidar gibi çözümlemeleri yıkmak mı? Yoksa bu bakış açılarının hiçbirine tek başına inanmayın mı diyorsun?

Oyunun çatışmasını sadece sınıf ya da sadece cinsiyet çatışmasına indirgemek çok haksızlık olur. Zaten daha önce söylediğim gibi, Strindberg’in bu metinle söylemek istediği daha felsefi daha ontolojik bir mesele. Bu üç kişi arasında aşk ya da sevgi olup olmadığını da bilmiyoruz. Strindberg bunu da bize tam olarak vermiyor. Tüm bunların bir nedeni olmalı diye düşünüyorum. Matmazel Julie bize çelişkileri, sorgulamaları veren bir oyun. Tabii ki yapıbozuma uğratıyoruz. Ve dediğin gibi, sınıfsal çatışma ile cinsiyet rolleri arasında gidip geliyoruz. Bunlar çok da birbirinden ayrılabilecek meseleler değil. İktidar zaten her yerde. Oyun boyunca da görünmeyen Kont’ta. Bu sahnelemeyle sınıf ya da iktidar  çözümlemelerini yıkmak gibi bir amacım yok. Ama tam da Strindberg’in ele aldığı gibi, bunların içiçeliğini ve birbirinden ayrılmaz yapılarını da anlatmaya çalışıyorum. Tabii ki, sonuçta olan kadınlara oluyor. Belki mesajımız bu olabilir.

– Kadına yönelik şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, namus ve şeref üzerine bu oyunu seçmeniz de önemli.

Nora, Matmazel Julie ve yine eski bir metin Çıkmaz Sokak. Bu yıl repertuarımızdaki oyunlar. Üçü de kadın meselesine odaklanıyor, üçü de namus ve şeref meselesini konu alıyor. Farklı erkek yazarların, farklı dönemlerden, farklı ülkelerden… Bu üç oyun da farklı biçimlerde ele alınıyor sahnemizde… Tabii ki feminist bir şekilde!

– Matmazel Julie 2012′de Türkiye’de yaşayan seyirciye ne diyor olabilir? Strindberg o zaman ne demek istiyor olursa olsun, siz sanki 150 yıldır değiştiremediğimiz değer yargılarımızla dalga geçiyor gibisiniz.

Dalga geçiyoruz diyemem açıkça. Biçimsel olarak farklı genre’lar kullanıyoruz, diyebilirim. Çünkü bugünün algılarıyla ancak ve ancak bu şekilde bu oyununun sahnelenebileceğine inanıyoruz. Bu üç karakterin kendi içlerinde oynadıkları bu oyunu, denedikleri onlarca senaryoyu bizler de tebessümle seyrediyoruz çünkü. Var olan, erkek egemen sistemin tekrar tekrar ürettiği onlarca senaryonun nasıl bu üç karakter tarafından perform edildiğine bakıyoruz. Zaten söylenen çoğu şey sahte, öğretilmiş, ezberlenmiş…

Röportaj: Kızıltan Yüceil – Yeşil Gazete

 

Matmazel Julie 1, 3, 10, 14, 18, 26 Aralık 2012 Saat 20:30’da Sahne Cihangir’de
Ağa Hamamı Caddesi Taktaki Yokuşu 2 B Cihangir.
Tel: 0212 245 21 09

Matmazel Julie (Tiyatro Boyalı Kuş) 
Yazan: August Strindberg
Çeviren: Rüstem Ertuğ Altınay
Reji: Jale Karabekir
Oynayanlar: Yeşim Koçak, Mehmet Aslan, Asiye Dinçsoy
Koreografi: Gökmen Kasabalı
Oyuncu Koçu: Esra Çizmeci
Reji Asistanı: Hafize Balkan
Dekor Tasarım: Aylin Ominç
Kostüm Tasarım: Burcu Rahim
Işık Tasarım: Erdem Çınar
Fotoğraf: Gültekin Tetik
Grafik: Bülent Kuzu