≡ Menu

“İlk Günah: Yazar Olma Sevdası” (Osman Akınhay, Mesele, Sayı:6, 2007)

SevgiliDoğan Özlem hocamın kulakları çınlasın. İzmir’de hayli sakin bir ara sokakta kalan bir erkek birahanesinde, etrafını saran dostlarına gecenin bir vakti aşka gelip de Itri’den, Dede Efendi’den asırlık şarkılar söylerken, iki şarkı arası parmağını yüzüme doğrultup, “Unutma Osman, tercümenin başı etimolojidir,” diye tembih eder dururdu bana. “Formalizm,” derdi mesela, “çoğun ‘biçimcilik’ diye çevrilir, oysa biçim ‘biç’ kökünden gelir, negatif bir anlam yüküyle ‘biçme’ eylemine işaret eder: keser, biçer, doğrar, yarar, parçalar, ayırır, böler; formalizm ise ‘form’ kökünden gelir, pozitif bir anlam yüküyle ‘ol(uştur)ma’ eylemini akla getirir: terkip ettirir, meydana getirir, şekil verir, form kazandırır, vücuda getirir. İçerik bakımından ikisi birbirine taban tabana zıt anlam değerleriyle kuşanmıştır; öyleyse, Türkçe’nin başka kaçacak fırsat bırakmadığı mecburi hallerde ‘biçme’nin türevleriyle karşılanabilir tabii bu kökten gelen kelimeler, fakat esasında ‘form’ üzerinden yürümek gerekir. O yüzden, sen sen ol, ne zaman dara düşsen ‘kök’e ver bütün dikkatini.”img733
 
Bu anekdotu, burada ‘çevirmen’ kelimesini, yaşayan Türkçe’de ‘mütercim’ kelimesini kullanmaya geri dönmek için en ufak bir ihtimal kalmamış olması sebebiyle kullanmakta olduğumun altını çizmek amacıyla aktardım. İşte bu bağlamda, yazının içerisindeki ‘cürüm’ ile ‘cüret’in de akraba bir kökten geldiğini ve ‘tercüme’, ‘mütercim’, ‘cüret’ ve ‘cürüm’ün hep birlikte bir bütünlüklü fotoğrafın uyumlu parçalarını oluşturduklarını not düşmek isterim. Nihayet, teşbihte hata olmaz düsturuna uyup, aktardığı mesaj, parmak bastığı siyasal-kültürel önem, ayrıca anlam ve çağrışım gücünün oturaklılığı bakımından, asıl haliyle ‘Tercüme Odası’nda doğan aydın’ deyişi nasıl ‘kuvvetli’ bir tespiti yansıtırken, günümüz diline çevrilmiş şekliyle ‘Çeviri Bürosu’ndan çıkan eleman’ tabirinin ne denli ‘dermansız’ kaldığının kıyaslanmasını da buna örnek olarak hatırımızdan çıkarmayalım, derim.
 
* * *
 
“Aşk denen kıtada ne kadar roman, şiir, analiz, itiraf, ıstırap ve sevinç toplandığını hiç kimse bilemeyecek.”
 
              (Heinrich Böll)
 
Henüz ilk satırda vurgulamakta fayda var: Çevirmen olma arzusunun ilk günahı, yazarlık sevdasıdır. Eğer ‘yasak elma’ya uzanmak gibi masumiyet bozucu bir ‘cürüm’se çeviri yapmaya kalkışmak, kişiyi o kasti cürmü, o ilk günahı işlemeye teşebbüs ettirecek derecede koyu, yıllar içinde işlendikçe parıldayan bir sevda olsa gerektir bu tutku. Dolayısıyla: Kitap çevirmenliğinin altın kuralı da, gerekli başka bütün yetilerin dışında ve onlardan önce, bir kitap yazıyor olma özgüvenine sahip olmaktır.
 
Teknik olarak, bir dilden başka bir dile çeviri yapma işleminin uygulandığı, çeviri işiyle uğraşan/iştigal eden kişinin de bu işlemin aktörü olduğu bir sürü alan var: yeminli tercümanlık, simultane çevirmenlik, makale ya da kısa yazı-yorum çevirmek, gazetelerin dış haber servislerinde çalışmak, muhtelif ajanslar adına yurt dışından bilgi toplayıp çeşitli raporlar hazırlamak, ithalat-ihracat firmalarının yurtdışı yazışmalarını yürütmek, hatta bir yabancı konuğa mihmandarlık yapmak, vs. olarak bir dolu faaliyet sıralanabilir bu çerçevede. Fakat bir kitap çevirmek, bunların hepsinden çok farklı, ‘nitelik’ bakımından, ‘doğası itibariyle’, daha komplike bir süreç.
 
Bir kere, ısmarlama çeviri işleri/işlemlerinde siparişi karşılama yeterliliği başarılı olmanızı sağlayabilir, hele ki birtakım kalıpları üç-beş tekrarla iyice bellemişseniz, aldığınız işi tamamlamak sizin gözünüzde çocuk oyuncağı sayılabilir, ancak başlı başına bir uzun-metin olarak kitap çevirmeye kalkışmak, bunu tasavvur edip tasarlamak dahi bir cüret meselesidir.
 
Peki, kaynağı nedir bu cüretin ve fiilileştirmeye geçmek için harcını nasıl, hangi vasıtalarla karmak gerekir?
 
İzahı ve cevabı zor bir sorudur bu muhakkak. İlkin, doğuştan gelen bir kabiliyet demesek bile, gene de yeteneğin üstüne geliştirilmesinin ciddi ölçüde fark yaratabileceği bir hasletten söz ettiğimizi bilmek gerekir. Bir nüfus sureti ya da ikamet ilmuhaberi gibi ‘tekil’ ve ‘donuk’ bir evrakı, neredeyse gözü kapalı kalem oynatarak ‘doldurmak’tan ziyade; ‘çoğul’ ve ‘capcanlı’ bir organizmaya hayat vermek kadar doğurgan bir maharet, yani. Yazarlık pelerinini kuşanma hevesindeki her talibi, ilim irfan parçalamaya hazır kalemiyle Tanrı katına yükselme arzusundaki her tilmizi, ‘o kadim hayale ben de erişeceğim’ gözüpekliğiyle donatan bir mücbir arzu.
 
Bir maratondur zira kitap tercümesi. Terminolojideki adıyla anarsak ‘kaynak eser’in -orijinal metnin- dahi ‘dışsal’ faktör gözüyle değerlendirilmesi gerektiği, kendi koşusuna has apayrı bir disiplini, dengeyi ve ritimi temel alması bu yüzdendir. Daha ötesinde, edebiyatla mütemadiyen hasbıhal halinde olma şartını koşar size ısrarla. Çoğun orada da kalmaz; sizi kendi yazarlığınızı teşhire, eser(ler)inizi yazmaya dürter.
 
Doğan Özlem’in pek yerinde hatırlatmasıyla, etimolojinin izini de bu civarlarda sürmek gerekir herhalde. Etimoloji, Yunanca’da ‘hakiki’ demek olan étymos’dan türeyen bir disiplinin adı; bir kelimenin dildeki kökenlerini, kullanım ve gelişme serüvenini araştırıyor. Onu daha da cazip ve keyifli kılan yanıysa, burada durmaması; o dilin söylendiği ve yazılı kültürün bulunduğu coğrafyadaki ve etrafındaki diller ve kültürlerle karşılıklı alışverişine de girmesi, yani ucu bucağı olmayan bir dallanıp saçaklanma hali. Çevirmenin, kitabın ilk sayfasına daha yeni göz attığında kulağına küpe olması ve bir gerçeği zinhar unutmaması bakımından, ‘sen deniz içre bir balıksın, denizin de sonu ve hududu yoktur; nerden geldiğini iyi bil, nereye gideceğini de hep delice merak et’ mealinde bir referans sahası.
 
Merak, kavrayış, marifet, heyecan ve öte ufku: İşte, çevirmenin avadanlığı.
 
Metnin Yuvası:
 
Hesaplanamayan Oyuk/Giz
 
On küsur yıl önce bir vesileyle Can Yayınları’na çeviri yapma başvurusunda bulunmuştum. O sırada çevirdiğim kitap sayısı 30’u geçmişti ve kitabını çevirdiğim yazarlar arasında Edward Hallett Carr, Terry Eagleton, Eric Hobsbawm, Michel Foucault gibi hatırı sayılır ağırlıkta isimler de bulunuyordu, fakat edebiyat ve roman da yok denecek kadar azdı (bir tek, İngilizce versiyonundan çevirdiğim Albert Camus’nün Amerika Günlükleri). Bir deneme çevirisi verdi bana, Can Yayınları’nın o zamanki editörü İlknur Özdemir. Ben de çantamda o metinle (Heinrich Böll’ün -yanlış hatırlamıyorsam- Nobel Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmanın metni olan ve dergimizin bu sayısında yer verdiğimiz, “Şiirin Sebebi Üzerine Bir Deneme” yazısı) eve döndüm.
 
İtiraf etmek gerekir ki, çevirmemin üzerinden henüz fazla geçmemiş olan Foucault’nun söyleşilerinden bile daha zorluydu –öylesine kafa patlatmış ve terlemiştim, İstanbul’dan, “Tamam, size bir kitap göndereceğiz çevirmeniz için,” telefonunun geldiği ana kadar çevirimin kabul edilip edilmeyeceğini beklemenin, gecikmiş bir özgüven testine dönüşmesi de işin cabasıydı. İşte o metinde üstadın, Böll’ün anlattığı mevzuysa,  bir edebi eser ortaya koyma meselesinin bam teliydi; yazarlık gibi şiirin de, ironi gibi kavrayışın da, direniş gibi cüretin de kaynağını oluşturan, tek tek her insana hamle yapma itilimini aşılayan o kaynak:
 
Tecrübeli (ve yine, tecrübeli olduğu sanılan) insanlar, her açıdan rasyonel ve hesaplanabilir olup, mühendisler ve işçilerin ortak çabalarıyla gerçekleştirilen çalışmalarda (örneğin, bir köprü inşa etmek gibi işlerde) birkaç milimetre ya da santimetrelik bir hesaplanamama payı bulunduğunu söylerler. … Yalnızca milimetrelerle ölçülebilecek olup öngörülemeyen ufak farklılıklara denk düşen bu hesaplanamama payına ne diyeceğiz? Bu boşlukta saklı olan nedir? Genellikle ironi dediğimiz şey midir, Tanrı mıdır, direniş midir, yoksa kurgu mudur?” (vurgular bana aittir).
 
Sözü getirmek istediğim yer şurası: Kitap çevirmenliğine soyunmanın, ya da hadi bir şekilde bu uğraşa atılındı diyelim, kendini kitap çevirmeye aday saymanın ilksel şartlarını ararken (veya tasavvur ederken) bakılacak yer, Türkçe’yi düzgün kullanma becerisi, Türkçe söyleyiş denen hadise, iyi yabancı dil bilgisi, derinlikli bir zihinsel ilgi gibi beceri ve yeteneklerin, hatta köklü bir entelektüel bilgi donanımının da ötesinde, başka bir kumaşa sahip olunup olunmadığıdır.
 
Çevirmen, bir kitap yazar ve sıfatı, yazdığı kitapla subuta erer. O sebeple, varsa hüneri -çevirisini bir ‘içsel ve zihinsel tecrübe’ olarak kotarmaya ne denli vakit ve çaba ayırmış olursa olsun-, seyirci önünde temsilini koyacağı sahneye, daha en başından bu ‘yazarlık kıyafeti’yle çıkmış olur.
 
Gerisi, zanaatı icra ederken önem sırasını herkesin zihninde kendince belirleyip değiştirebileceği bir silsiledir, ki benim sıralamam da şöyledir:
 
Bir kitap yazıyor olma özgüveni – o kitap-metnin iç yapısıyla akıcılığı ve ritminin kurulma becerisi – derinlikli bir bağlam bilgisiyle donanmış olma yeterliliği – ‘kaynak metin’in hem cümleler hem de metin gövdesi itibariyle ‘anlamının tınısı’nı Türkçe olarak yazma yetisi – Türkçe’nin beslendiği dillerle alıp verdiği kelime ve deyişleri de kapsayarak, isabetli ve zengin bir şekilde kullanılması – eh haliyle, eseri çevirdiğiniz dili iyi bilmeden öte (bu zaten önkoşuldur), o dilin tuzaklarına karşı şüpheciliği asla elden bırakmama uyanıklığı.
 
Hatta bunlara, ‘katmanlı’ bir eser ortaya konduğunu dikkate alarak, o yapıyı bir temele oturtan, işini bilir bir mimar ve matematikçi ustalığını katmakta da bir beis olmasa gerektir.
 
Kaldı ki, metaforik bir anlatıma başvuracak olursak, kocaman bir tarladır dil. Usulünce sulamazsanız boy vermeyecek fidanları olmasının yanı sıra, ne yapsanız ne etseniz kökünü kurutamayacağınız ayrık otları da bolca mevcuttur içinde ve kenarında. O sebeple, ayırmak, yani tefrik etmek, başka alternatiflerden seçmesini bilmek, seçtiğinizi içinize sindirmek, üstüne üstlük içinize sindirdiğinizi bir de beğenmek, onunla haz duymak bu süreçte ayrıcalıklı bir meziyet gerektirir. Tam da bu yüzden, genişçe ele almayı başka bir yazıya bıraksak da benim tezim, ‘çevirmenlik iyi uydurma sanatı’dır. (Yine, Doğan hocamı hatırlayayım: ‘uydur’dan gelen bu fiil, ikili anlam yüklenmiştir ve a) uymasını sağlamak, b) hayal gücünden yararlanarak yakıştırmak, şeklinde sıralanabilecek bu kullanımlar, çeviri zanaatını icra ederken tek tek ve beraberce ‘eser üzerinde işlenerek’ pratiğe aktarılır.)
 
Yukarıda andığım ‘kocaman tarla’nın bizim haritamızda bulunduğu ‘özgül’ yer de, üstünde yaşadığımız antik toprakların bereketli anadilleridir.
 
Biliyoruz ki, sahibi değiliz biz bu kadim toprakların. ‘Konuştuğumuz ve yazdığımız dil olarak Türkçe itibariyle’ şunun şurasında, yazılı tarih içinde bin seneyi bulmamış henüz konaklığımız. Nasıl övünüyorsak ‘zengin bir tarihi mirasın üzerinde oturmaktayız’ diye, kendimizi ifade ettiğimiz, kahve ağzından yüksek sanata değin her alanda görmek besbelli sevinç vermelidir hepimize, bu dilin kıymetini bildiğimizi sergilememiz.
 
Çünkü ezeliyeti ve ebediyetiyle bizde yaşayan dil, tek hakiki meskenimiz ve gerçeğimiz ise eğer, bu antik, zengin ve çoğul mirasın hakkını vermenin tek yolu da çeşitliliği ve çokrenkliliğiyle bu topraklardaki ‘deruni’ manayı taşımaktır. Aksi takdirde, gerçeklikteki hayatın yüklenmiş olduğu ‘anlamın tınısı’nı sırtlamak pratikte asla mümkün olmayacaktır.
 
Lafı dolandırmayayım, söz nasılsa Cumhuriyet’in kuruluşuna, Türkçe’nin kendi mazisinden keskin bir usturayla doğranarak koparılışına gelecek. Osmanlıca’dan başlayarak ‘eski’ kültürlerin mirasından özel olarak söz etmeye de gerek yok hem, esaslı bir birikim mevcuttur bize aktarılıp nakledilen. Dolayısıyla, ’80 öncesinde ve sonrasında bazı aydınlar katında özellikle teşvik edilip ifrata vardırılan (ve önümüzdeki muhtemel ‘karanlık yıllar’da yeniden bir ‘arılaşma çabası’yla gündeme getirilebileceğini de varsayabileceğimiz) Öz Türkçe takıntısının yol açtığı tahribatı de buraya oturtmak gerekir. Ve zaten, yazının özü itibariyle, çevirmenliği ilkin bir ‘yazarlık’ olarak kavramamış ya da süreç içerisinde böyle bir perspektif öngörmeyen ‘taze çevirmen’in ilk düşebileceği tuzak da burasıdır denebilir.
 
Son Bakışta Kitap
 
Bağlamadan önce ve bu yazıdaki derdimi somutlaştırmak bakımından, dile dair bu tarihsel birikimin, donanımın, yeteneğin ve kıvraklığın nasıl -zannımca tabii- yanlış kullanıldığının, son yıllarda çeviri olarak Türkçe’ye kazandırılmış üç önemli kitabın başlığına yansıyan ‘temsili’ örneklerine kısaca değineyim isterim. Çeviride ‘yazarlık’ temasını işleyen, dolayısıyla bu ilanla ‘yaratıcılığa’ dikkat çekmesi beklenen bir yazıda önce negatif örnekleri seçmemin gerekçesi de, başlığın ‘yazar olarak çevirmen’in nihai imzasını attığı yer olmasıdır. Keza, sıradan okurun da iyi/kötü niyetli eleştirmenin de gözüne ilk olarak başlık çarpacaktır zira: Yersiz bir keder çevirmenin -baştan olması gereken- özgüvenini yerle bir edebileceği gibi, yerinde bir sevinç onu yalnızca başka kitaplar çevirmeye teşvik etmekle kalmayacak, ‘kendi’ eserine de bir adım daha yaklaştıracaktır. Şimdi bu örneklerdeki çevirmen-yazar kusurlarına bakarsak:
 
Birincisi, anlam kayması: Mesele’nin başka bir sayısında değinmiş olduğum üzere, Jorge Semprun’ün Can Yayınları’ndan çıkan ve İkinci Dünya Savaşı biterken salıverildiği Buchenwald toplama kampına esir vagonlarıyla götürülüşünü anlattığı o müthiş etkileyici kitabı, Fransızca başlığıyla Ecriture ou la vie, İngilizce başlığıyla Literature or Life’ı, Fransızca’sına bakarsak Yazı ya da Hayat, İngilizcesi’ne bakarsak Edebiyat ya da Hayat diye çevirmek varken, Türkçe’ye Yaşamak ya da Yazmak diye aktarmak. Sık akla gelen şekliyle ‘Bir hayat sürdüm’ ya da ‘Bir hayat yaşadım’ın ‘Bir yaşam yaşadım’ şeklinde bozulması. Bildiğim kadarıyla yayınevinin politikası da paralel bir tercihi yansıttığı için, kitabın tümündeki dilini büyük bir keyifle okuduğum çevirmeni hakkında ‘söz meclisten dışarı’ demek istediğim bu yorumda, bir soyutlamayı ve metafiziği -mutlaka- içeren ‘edebiyat’ teriminin de ‘yaşamak’ gibi bir ‘bayağı’ fiile dönüştürülmesi.
 
İkincisi, yanlış anlam: Vakti zamanında gıyaben kendim de bir ucundan katılarak fikrimi belirttiğim, Ayrıntı Yayınları’nın bastığı Murray Boochin’in Urbanization without Cities kitabının adının Kentsiz Kentleşme diye çevrilmesi, ki evvel beri bir şahsiliği, doğrudanlığı, aidiyeti, tarihsel köklü olmayı, çağlar ve zaman içinde gelenekselleşmiş refleksleri ve hasletleri, ve  bu anlamıyla temsililiği, hatta -denebilirse- o yere dair belirgin bir ‘karakter’i, yani bir ‘site’yi kapsayan ‘şehir’in, esasen gayri-şahsi ilişkilere temellenen, yayılımı itibariyle dayanışma ve yardımlaşmayı fiziken imkânsızlaştıran, kesintisiz göçlerle inorganik bir şekilde büyüyen, nüfusun artık önemli bir kesiminin oturduğu gecekondu ve site eklentileri bir ‘yabancı varlık’ -hatta, ‘ur’- olarak duran bir yapıyı yansıtan ‘kent’le karşılanması, dolayısıyla doğru ifadesi ‘Şehirsiz Kentleşme’ olan bir savın bize -okura- yanlış bir terimle aktarılmış olması.
 
Üçüncüsü, eksik kavrayış: Yirminci yüzyılın canlı tanığı olan ve bu yüzyılın içerisinde bir taraf olarak hüviyetini bildirmesiyle övünen günümüzün yaşayan en büyük Marksist tarihçisi Eric Hobsbawm’ın Interesting Times kitabının, yazarın ayrıca Aşırılıklar Çağı başlığıyla hakkında koca bir kitap yazdığı bu yüzyılın, en basitinden “Enteresan Zamanlar” (‘ne çağdı!’ jestini içeren bir ‘ilginçlik’ vurgusuyla tabii) diye aktarılması dururken Tuhaf Zamanlar diye çevrilmesi; böylece, yazarın, ‘ergenlik yaşında komünist olma seçimi’yle ve ‘dünya devrimi umuduna göbekten bağlı olması’yla gururlanarak, “Bugün 88 yaşında, entelektüel düzeyde bu imandan azad olmuş olsam da, duygusal düzeyde bu angajmana hâlâ bağlıyım” diyerek yaşadığı yüzyıla dair birincil deneyim ve görüşlerinin de ıskalanmış; netice itibariyle, ‘angajman’ı, bağlanma’yı yadsıyan, ‘alışılmamış, yabansı, garip, güldürücü, anlaşılmaz olan’ı ifade eden ‘tuhaf’ kelimesinin tercih edilmesiyle ‘çarpıtılmış’ olması.
 
Değil mi ki, çeviri eserde kesin başlık (Benjamin’in kitabından çalacağımız -ki çeviride kelime ve deyiş çalmak fazlasıyla meşrudur- bir güzel sözle) ‘son bakışta’ atılır. Çevirmenin de ancak içinde güvenle, son bakışta attığı bu başlığın yerindeliğidir zaten, onu gönül ferahlığıyla, gözü arkada kalmadan başka yolculuklara yelken açtıran. Bu sebeple, bir zanaat işi olmaktan öte, toptan yaratıdır çeviri (tercüme) eser.
 
Çeviri, tekniksiz mümkün olmasa da esasen bir teknik hüner değil, yorum getirecek donanımı (başka bir ifadeyle, iyi derecede bağlam bilgisini ve doğru yerde yanlış yapmama sezgisini) ve yazma yeteneğini kalem marifetiyle harmanlayan bir edebi ustalık ister. İyi çevirmenin, hele ki üstün nitelikli bir edebi eserse elindeki kitap, ‘kaynak metin’e sadık kalma mecburiyetinin farkında olma ile tereciye tere satmak kabilinden, ‘asıl yazar’a çalım atmanın ayartıcılığı arasındaki o tatlı sert gerilimle ayırt edilen bir uğraş olmasının sebebini de burada aramak gerekir.
 
Şimdi yine, çevirmen adayına mükemmeliyetçiliğin değil, hayatı pratiğe uydurmanın yolunu hatırlatan Heinrich Böll:
 
Başarılı bir edebiyat olamayacağı gibi, başarılı bir müzik veya resim de olamaz, çünkü hiç kimse ortaya çıkarmaya uğraştığı nesneyi görmüş olamaz ve bu bakımdan, üstünkörü bir bakışla ‘modern’ yaftası yapıştırılan, oysa ‘yaşayan sanat’ denmesi daha iyi yakışacak olan, deneyden ve keşiften ibaret görünen -ve geçici olan- her şey, yalnızca tarihsel göreliliğiyle hesaplanıp ölçülebilir; onun için bence sonsuz değerlerden söz etmenin ya da onları arayıp durmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu boşluk olmadan, ironi denebilecek, şiir denebilecek, Tanrı, kurgu ya da direniş denebilecek bu pay olmadan hayatımızı nasıl sürdürürüz?” (vurgular bana aittir).
 
Hayat ve boşluk! Özünü yazarlığın oluşturmadığı, odağında edipliğin yer almadığı bir kitap çevirmenliği, mütercimliğin tabiatına aykırıdır. Yazarlığın esansı da, çattığı metni -Böll’ün işaret ettiği- o ‘boşluğa’ uydurmaya gayret etme cüretidir.
 

Boşluk ve hayat! Kaynak kitabın arkasında bir hayat yatar. O yüzden, ya sarsıcı hayatlar yaşayan ya da iç dünyası alabildiğine zengin olan büyük yazarların iyi çevirileri de büyük kitap olur. Çevirmen-yazar da, bir zaman dilimi içerisinde mayalandırarak (Fazıl Hüsnü Dağlarca: “Şiir bende mayalanıyor.”) ve sabırla, özenle çevirerek kaleme aldığı eserin ‘büyüklüğü’nü önce içinde bilir; haliyle, alacağı en görkemli ödül de, son noktayı koyup başlığı onayladığında, ‘Çevirdim işte!’den öte, ‘Yazdım be!’ diye zıplayarak içinde duyacağı sevinç -daha güzel ifadesiyle, bahtiyarlık– olabilir ancak.