≡ Menu

“Hobsbawm’ın Eski Dünyaya Vedası” (Ali Bulunmaz)

Eric Hobsbawm, bugüne kadar hiç de azımsanmayacak derecede atıf almış bir tarihçi. Ölümüne dek araştırmayı sürdürmüş ve “eski” konular üzerine yeni bir şeyler söylemeye uğraşmış bir isim. Kısa Yirminci Yüzyıl kitabını okuyup pek çok şeyin başına “Kısa” sözcüğünü getirme alışkanlığını da ona borçluyuz.

Yazar, Kısa Yirminci Yüzyıl’ın hemen girişinde on dokuzuncu yüzyılın hobsbawm cumhuriyet kitap ali bulunmazsonundan itibaren kitlelerin çok acı biçimde “bir şimdiki zamanda yetişmeye başladığını” söyleyip neredeyse tüm kitabı bu minvalde eleştirilerle donatmıştı. Bu tavır, onun yalnızca bir tarihçi ve olay aktarıcısı değil, aynı zamanda iyi bir yorumcu olduğunu da gösteriyordu.

Hobsbawm’ın kitaplarını okuyanlar, konferanslarında bulunanlar ve derslerini izleyenler bu yönünü çabucak fark ederdi. Tabii kapitalizme getirdiği sağlam temelli, büyük bir bilgi ve gözlem birikimine dayanan, kolay anlaşılabilir eleştirilerini de.

Onun bu eleştirel ve yorumcu tavrı, ölümünden hemen önce hazırladığı Parçalanmış Zamanlar’da da sürüyor. Kitap, hem son çalışması hem de öbürleriyle birlikte mirasının bir parçası olması bakımından da önemli.

Fütursuzca İnşa Edilen AVM’ler

Hobsbawm‘ın, omurgasını yirminci yüzyılda sanat üzerine kurduğu Parçalanmış Zamanlar’a, sanatın altın çağından parçalanışına, küreselleşme-kapitalizm-sanat bağlantısına varan bir bakış açısı hâkim. Elbette onun nokta atış eleştirileri ve kuru olmayan anlatımı da.

“Öngörülemeyen gelecek” gibi bir kaygı akla bir kere düştü mü bunun sonu büyük bir kırılmaya doğru gidiyor. Hobsbawm’ın çıkış noktası burası; yeni milenyumun getirdiği en büyük hediyenin böylesine bir kaygı olması pek çok alanı etkiledi. Dünya, manifestolarda yazanlardan uzakta bir yerde konumlanırken siyaset ve sanat başta olmak üzere hemen her şeyin “dengesi” bozuldu.

Hobsbawm’ın “sanatın pastırma yazı” veya “güzel çağının sonu” dediği süreç de aynı dengesizlikle açıklanabilir. Klasik olanın piyasadan yavaş yavaş çekilmeye başladığı yirminci yüzyılda, o mirastan beslenenlerin dilinde “Bu sanat mı?” sorusu vardı. Hobsbawm’ın Parçalanmış Zamanlar’da açtığı tartışma, buradan başlayıp görüntü ve seslerin “anlamsız kalabalığı”nın algılanışı ve değerlendirilişine kadar gidiyor.

Hobsbawm’ın ölümünden kısa süre önce kafa yorduklarını “Sanat nereye gidiyor?” sorusu altında toplamak mümkün ama bu, biraz acelecilik olabilir. Zira yazar, on dokuzuncu yüzyıldaki etkinliğin bir sonrakinde biçim değiştirişiyle aynı soruya “Zaten neredeydi ki?” diye yanıt da verebilir. Birileri de kalkıp buna bir “manifesto” döşenebilir. Kendisinin de dediği gibi yazılacak manifesto “bir suçlama metnine dönüşebilir.”

Gel gelelim “manifestolar” etrafında birleşen sanatçılar, hemen her yüzyılda kendi imzalarına benzer şekilde semboller yarattı. Bu noktada Hobsbawm’ın kafasındaki esas soru şu: “Yirmi birinci yüzyılın sembolleri ne olacak?” Bunun en kestirme yanıtı yine mimari. Fakat dikkat, tasarım değişiyor ve bilindik mimari tonlarından ayrılıyor. Yeni “semboller” ise fütursuzca inşa edilen alışveriş merkezleri, “akıllı” konutlar ve eğlence yerleşkeleri. Kısacası ticari mimarinin öncülük ettiği tüccar “sanat.” Yani yeni yüzyılın “yüksek sanatı.” Bu durumda estetiğin temel sorusu “Güzellik nedir?” kabuk değiştirip “Yararlı ve kârlı olan nedir?” halini alıyor. O zaman da araya ısmarlamalar, moda ve cebi dolduran “yaratıcılık” giriyor. Bu “yüksek sanatta” keyif, satın almakla yer değiştiriyor.

Kentin Sahneleşmesi

Kültür sahnesinin hemen arkasında siyaset, piyasa ve ahlaki zorunluluğun yer aldığını söyleyen Hobsbawm, buna üretimlerin çoğunlukla söz konusu üçü tarafından denetlendiğini ekliyor. Denetim de haliyle uygunluk ve sansür meselesini doğuruyor. Yazar, bu konuyu yalnız günümüzden bakarak değerlendirmiyor; on dokuzuncu yüzyıl ve sonrasını da didikleyip karşılaştırmalar yapıyor. Vardığı sonuç, perde gerisinden izleyenlerin her dönem bulunduğu ama eylemlerinin biçim değiştirdiği.

Buna karşılık Hobsbawm, kültürün, sanat ve yaratıcılığın taşıyıcılarının anıt yapılar olduğunu, geçmişten bugüne pencere açıp bir şekilde kendisinden sonraki dönemi etkilediğini unutmuyor. Onlar aynı zamanda on dokuzuncu yüzyılla beraber yüksek sanatı da temsil eder. Bu anlamda Orta Avrupa, hâlâ canlı bir örnek. Fakat Hobsbawm, dönüşümün orayı da suyuna kattığını hatırlatır.

Kitaptaki yazılarda kültür tarihçiliğine soyunan Hobsbawm‘ın çoğunlukla dönem yapıları ve sanatsal yaratıların anlamını çözümlüyor. Burjuva sanatından ve kültüründen, yirminci ve yirmi birinci yüzyıla dek uzanan büyük dönüşümün izini sürüp gelecek öngörüsünde bulunuyor. Tam da bu anda onun yorumculuğu gün ışığına çıkıyor. Aynı yorumculuk onun, modern şehir hayatının kurumlarının (oteller, stüdyolar, mağazalar, salonlar…) kültüre katkısını ve yeni kültürün inşasındaki rolünü araştırıp anlamını araştırmasını sağlıyor.

Metropole yayılmış sanat ve kültür ile kültürün içine geçen metropol bağlantısı Hobsbawm’ın ilgisini çeken bir şey. Kenti sahneleştiren bu durum, bankalardan toplu taşıma araçlarına geleneksel olmayan bir üslupla bulabildiği her noktayı yeni sanatın merkezi yapıyor.

 Belirsizlik Öngörüsü

Hobsbawm’ın önem verdiği bir konu da klasik burjuva kültürünün mirası. Birincisi satın alma, ikincisi koleksiyonerlik ve üçüncüsü eserlerin göçü. “Ulusal kültürün” geleceğe taşınması bu anlamda değerlendirilebilir ama bunun da Hobsbawm’a göre siyasi bir tarafı var. İş boyut değiştirince sadece eğitimli insanlardan oluşan yüksek kültürün, kanonun ve idealin yerini her yana yayılan bir kültür aldı. Çoğunlukla da klasik burjuva sanatından ve kültüründen etkilendi ama onu dönüştürdü, eleştirdi ve deyim yerindeyse ayaklarını yere basar hale getirdi. Meseleye espri de katıldı. Örneğin Dadacılar böyle ortaya çıktı.

parcalanmis kapak (1)

Hobsbawm’ın tezi, sanatı siyasetten ve toplumsal gelişmelerden ayırıp ele almanın imkânsızlığıyla ilgili. Bu nedenle yirminci yüzyıldaki değişim ve dönüşüm de gelecek öngörüsüzlüğünün sanata ve kültüre sızışı da benzer bir pencereden bakılarak değerlendirilmeli.

Yazar, kalemin kılıçtan hiçbir zaman üstün ya da güçlü olmadığını söyleyerek entelektüeller sorununa yumuşak geçiş yapar. Entelektüeller olmadan siyasi yapıların, büyük ekonomilerin ve imparatorlukların hayat bulamadığını hatırlatan Hobsbawm, onların “emperyal birliğin ideolojisini ve yönetim kadrosunu oluşturduğuna” işaret eder. Beri yandan organik entelektüel devrinin kapandığını söyler. Kısa bir krizin ardından entelektüellere yeni bir görev düştüğünü vurgular: “Sıradan” insanlarla birleşik bir cephe kurarak dünyayı değiştirme. Çünkü iki taraf da tek başına güçlü değil. Sanat da kültür de değişime giden yolda yelkenini bu birleşimle şişirebilir. İktidarın kolladığı ve bağımsız sanat ayrımı da burada önem kazanıyor. İktidar, sanattan zaferini göstermesini, kendisini kamusal drama olarak resmetmesini ve propaganda yapmasını isteyebilir, istemiştir de. Hobsbawm’a göre bu talepler, o iktidarlar için perdeyi er ya da geç indirir. Bir yandan da bu, sanat olmayan sanatın sakilliği demek. Fazla yaşamadı ama onların kimi kalıntıları olumsuz manâda sanatı etkiledi, hatta altını oydu.

1914’ten sonraki dönem gerçekten farklıydı, tüm taşlar yerinden oynamıştı. Bu hareketliliğin en fazla hissedildiği alanların başında sanat geliyordu. Peki, yeni milenyumun ardı? Hobsbawm, parçalanmanın, özellikle sanattakinin hızlanacağını söylüyor. Yekpare ve standart bir yapı yok. Yani bildiğimiz ve alıştığımız dünyanın her anlamda sonu. Ya sonrası? Hobsbawm, ipuçları veriyor ama daha “net” bir şey var: Belirsizlik öngörüsü. Parçalanma sürecek gibi. Hobsbawm yaşasaydı önümüzdeki günlere özgün bir isim bulurdu herhalde…

(Cumhuriyet Kitap, 11 Aralık 2014)

 

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz