≡ Menu

“Her Şeyimi Şiire Borçluyum” (Selim Temo)

– Vivet Kanetti

Agora Kitaplığı’ndan taze çıkmış Ruhun Bedeni nadir bir kitap ve Selim Temo “yuvasına oturmayan çekmecelerin huzursuzluğu”nu (ki o çekmeceler hepimiziz galiba!), birilerindeki (ki o birileri hepimiz değiliz, o kesin) “her taze meyveyi mezarlığa götürme telaşı”nı ve sonra “geniş bir avluya çıkar gibi raylara biriken kadınlar, çocuklar, yaşlılar”ı özel bir sözcükler kümesiyle anlatan, adlandıran bir şair-yazar. Ayrıca, birçok antolojisiyle bilinen bir Kürdolog. Aşağıda onunla söyleşiyoruz.

***

Geçtiğimiz yıl Radikal gazetesinin dijital ortamına (kâğıt baskısı o sırada mevcut olan gazeteye değil de niye dijital ortama, bu da deşilmeyi çokça hak ediyor) hemen ilgi uyandıran, “en tıklananlar”a giren yazılar yazdın. Bunlar alıştığımız türde birer köşe yazısı değillerdi. Edebiyatçılık ve şairliğini askıya almadan yazdığın denemelerdi; aynı zamanda ülkede birçok okurun bilmediği, en iyi durumda eşiğinde kaldığı bir iklimin acil bir tanıklığıydı. Ta başından bunu hissettirdi yazıların, yani olgulardan çok hiçbir zaman tam vakıf olamadığımız bir başka iklimden bahsettiğini. Onları topladığın kitaba “Ruhun Bedeni” adını vermen de açıkçası çok ilgimi çekti. Bu başlığı biraz açabilir misin?

Yıllar önce okuduğum bir Camus (sanırım) metninde, “kimse kendi yüzünü göremez, kişinin asıl trajedisi budur” deniyor, yüz ile ruh arasında bir ilişki imâ ediliyordu. Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. 1997’de yazdığım “Yüzün Uğultusu” adlı şiirim, “yüz, çünkü ruhun bedeni” dizesiyle biter. Bir gönderme de Ferideddin-i Attar’a: “Can yüceydi, beden bayağı… bayağı toprakla temiz can birleşti.” Kitap adı koymakta çok yaratıcı değilim, ama Ruhun Bedeni’ni ben de sevdim. Bir anlamda ruhu bir bedene, yüz’e kavuşturmak istedim. Baktığım, gördüğüm yüzlerden oluşan bir külliyatım var. Henüz bitirmediğim ya da başlamadığım romanlara girmeyecek olanları yazılarda kullandım.

460) ruhun bedeni selim temo

Çok sayıda e-mail alıyordum. Bazen “beni mi yazdın, yazdığın şeyleri ben de yaşadım” şeklinde mektuplar geliyordu. Yıllarca içimde biriktirdiğim yüzleri harflerden oluşan bir bedene kavuşturma deneyiydi. Yolculuk ve bakmayla eğittiğim ruhumu bir “açı önerisi”yle sunmak istedim. Okura böylesi bir formasyondan geçmiş bir yazarın gözlerini takdim ettim.

Benim gibi çok yorumlanmış, “kolayca” anlatılabilen bir toplumdan gelmek, handikap değil, gerçek bir imkandır. Mevcut anlatım ve lansmanla her zaman bir mesafem vardı zaten. Klişelere, tipikleşmiş anlatım yollarına daha önce de sapmamıştım. Bu “farklılık” da ilgideki belirleyici etkenlerden birisiydi sanırım.

En çok okunan köşe yazarları arasında kafadan 5 ulusalcı var zaten. 5 camiacı, 5 gündemci, 5 lobici, 5 kışkırtıcı, 5 hükümetçi, 5 ırkçı derken ilk 50 çıkıyor. Güdümlü bir okur var ve bu tür kalemleri boyuna öneriyorlar. Buna karşın ilk gençliğimde yazdığım kederli aşk mektupları veya deneysel öyküler hepsinin üstüne çıkabildi. Edebiyatın gücünü kendime mâl etmek istemem, ama edebî sözün etkisini seyretmek güzeldi.

Okumadan eleştirenler de az değildi, Doğan sermayesinden beslendiğim yazıldı. Yok, tek kuruş telif almadım. Geniş bir pencereydi, oradan seslendim, yeterdi. Farklılık her zaman özgünlük anlamına gelmeyebilir. Öyle devasa ve yaygın bir aynılık var ki, küçük bir sapma bile dikkat çekici olabiliyor. Bu kolaycılığa kapılmadığımı sanıyorum. Tanıklık ise, bizim gibi ezilen halklardan, sınıflardan beklenen bir şeydir, neredeyse sadece kırgın öykülerden oluşuyoruz çünkü. Doğrudan tanıklık bir ifşaya yol açabilirdi, bunun yerine okuru tanık yapıyordum. Bir yazıda da yazdığım gibi, “eski Mezopotamya kanunlarına göre tanıklık da suça iştiraktir.” Bu anlamda okuru bir anın tanığı kılmak, anlatı mekânına sürüklemek, hatta itham etmek gibi bir yöntem kullandım.

Okuru itham ettiğin açık; bunun istem dışı, kendiliğinden gelmediğini, yazarın bilinçli bir seçimi olduğunu öğrenmiş olduk…  “Yoksulluk bir konfordur efendim” gibi cümlelerin, sanırım bu çerçeveye giriyor.

Evet, yoksullarla aynı millettenim. Lüksten nefret ederim. Bir “olgu” olarak yoksulluğu antropolojik açıdan ele alan çalışmalar da yaptım. Devlet memuru olmak böyle bir şeydir, bilirsin, akademisyensen biraz akademik şeyler de yapman gerekir!

Yoksulluğu deneyimlemedim, bizatihi yaşadım, yaşıyorum. Derine giden kökleri var. Doğduğum köy, binlerce ton buğday üretilen bir köydü. Misircê’den Bismil’e, Hezo’dan Dihê’ye, yani neredeyse bir vilayetlik bölgeden sayısız yoksul gelirdi zekat için. Hemen hepsi kör, çolak, topal, hasta, yaşlı, zihinsel engelli insanlardı. Hemen her akşam, birkaçı, Batman’daki silo ve ambarlara buğday taşıyan son kamyonu kaçırır, yayan yapıldak ortada kalırlardı. Gerçek bir azize olan babaannem Gulîstan, onları yoksul evimize davet ederdi. Ama –şakayla karışık- bir şartı olurdu: “Oğullarıma bir masal anlatırsanız sizi misafir ederiz!” Kıvırcık şiveleriyle masal anlatırlardı. Yorganı çenemize kadar çekip kocaman kulaklarla dinlerdik. Ama yoksulluk bir masal değil, gerçek. O çaresizlikler ruhumu çok ezdi, gerçekçi ve olgun bir adam olamadım!

Gazete ortamında derin katmanlarıyla aktarılamamış uzaklıklara (ve biliyoruz, birilerinin uzağı birilerinin de yakını oluyor) dalış yapan yazılarının sonuna o hafta için seçtiğin, çoğu kez işlediğin konuyla diyalog halinde olan dizeler ekledin. Ingeborg Bachmann’dan Osman Sebrî’ye, Yeğişe Çarents’den Robert Frost’a, Melayê Cizîrî’den René Char’a, böyle, alışmadığımız çeşitlilikte bir yelpaze. 53 haftada yüzlerce dize; çevirmenlerin adlarını da ihmal etmeden. Bir ruhun bedenini açarken okuru başka iklimlerin duyarlıklarına da sürüklemek, hepsinin iç içe olduğunu anlatmak mıydı istediğin?

Osmanlı Tanzimatı, bir Rumeli ve Ortadoğu travmasıdır. “Biz”e devrettiği en ağır kabus, eli kalem tutanın aynı anda pek çok kimlik taşımasıdır. Bir kişi aynı anda gazeteci, lider, çevirmen, ideolog, komutan, vali, analist, son ütücü olabiliyor. Bir allame tavrıdır almış yürüyor.

Benim kripto dediğim bu mizahınla kitap boyunca da karşılaşıyoruz. Kripto, çünkü genellikle uzatmadan, bir kirpik vuruşu hızıyla gelen bir dokunuş bu.  Cumhuriyet’in Florası, Cumhuriyetin İlçeleri, Tuzlu Fıstık Mafyası yazılarında mesela. Önemsediğim bu kısa parantezden sonra gene seçtiğin şiirlere dönelim…

Herkes fazla ciddi, bu fena şeyler yaptıkları için olabilir mi? “Kripto mizah” müthiş bir ifade. Biraz “Kamo’nun Gülüşü”ndeki Kamo gibi olmalı demek. İktidarlara daha iyi yönetsin diye akıl vermek –bunu “ezsin” diye de anlayabiliriz, bir insan ferdinin işi olamaz! Başkasının acı çektiği bir olgu nasıl soğukkanlı sözcüklerle yazılabilir ki?  Nutuk çeken, manipüle eden, toplumu ortalama bir akıla zorlayan çok; benim onlara karşı güvenilir kaynaklarım değil, harika şairlerim var!

selim temo

David Damrosch, M.S. 8. yüzyıl Çin şairi Du Fu’yu, M.Ö. 7. yüzyıl Yunan şairi Sappho ya da  3 Eylül 1802 tarihli bir Wordsworth sonnet’siyle karşılaştırırken bir şiir evrenselini ortaya serer. Böyle bir görgüyle yazmak istedim. Şiirin “uzman”ı da sayılırım. Kürt şiirinin 1300 yılını, Türk şiirinin 555 yılını çeşitli bağlamlarda ele alan kitaplar, antolojiler hazırladım. Şimdi de bu iki şiir arasındaki ilişkiler üzerinde çalışıyorum. Çocukken Kürtçe (Kurmancî) mevlidi, ki muazzam bir metindir, ezbere bilirdim. Okuduğum ilk ders dışı kitap, babamın dindar bir bakkal arkadaşının verdiği Yunus Emre Divanı’ydı. Diyeceğim, şiir her zaman sığınağım oldu. Elbette “onurlu bir kavganın neferi” olarak görürüm kendimi. Ama Newroz ya da 1 Mayıs gibi miting ve eylemlerde grupların arasına girmez, gölgede ya da saçak altlarında şiir okurum.

Her şeyimi şiire borçluyum. Beni bir yara gibi izinden bildiğim 15-20 haneli köyümden çıkarıp dünyanın en nezih salonlarına taşıdı. Yaşar Kemal’le, Malmîsanij’la, Mehmed Uzun’la, İlhan Berk’le, Abdulla Peşêw’le dost yaptı. Aragon’la, Mayakovski’yle, Ehmedê Xanî’yle, Eliot’la hısım kıldı. Kadınlar şiirlerimi ve şiir yazdığım için de beni sevdi. Hasta, “büyümez bu, ölür” denen cinsten bir çocuktum. Ama şiir beni güçlendirdi, belki bin yıl boyunca tanık olduğum matemlerden çekip çıkardı. Bu yüzden yazıların DEM’i ancak bir şiirle kıvamını bulabiliyordu.

Radikal’deki formatının bir diğer özelliği, yazının aynı gün Kürtçe ve Türkçe çıkmasıydı. Yazı işine az çok aşina olanlar, her hafta bir öyküyü veya özgür denemeyi iki ayrı dilde düşünüp inşa etmenin ne denli çılgınca, hatta çilekeş bir edim olduğunu tahmin edebilirler. Hele bunlar Dream Oteli etrafındaki üç deneme, Taşra-Merkez Aşkı 1 ve 2, Kokulu Silgileriniz Gelmiştir, Mes’ut bir Tesadüfe mektuplar serisi gibi yazılar ise. Sadece birkaçını sayabildim ama ben onların hemen hepsini özel buluyorum.

İlk merak ettiğim, Kürtçe versiyonun (ya da Türkçe olanın) bir başkasınca üstlenilmiş bir çeviri olup olmadığıydı… Bir yıl boyunca yinelediğin ve neredeyse bir performans sayabileceğimiz o iki dilli çalışmanın ayrıntılarına biraz girebilir misin?

Her ikisini de ben yazıyordum. “Çeviri” koktuklarına dair bir iki eleştiri de aldım. Tamamen çeviri sayılmazlardı. Hangisinin hangi dilde geldiğinin dökümünü yapamam doğrusu. Ama her Çarşamba günü karşılaştığım büyük ilgi, beni klavyenin başına götürüyordu. Müthiş bir motivasyondu. O gece ikisi de bitmiş oluyordu. Hatta aslında Temmuz başında, son yazı olan 29 Ekim yazısı bile yazılmıştı. Yeni olarak sadece “Orta Doğu Cehenneminde Kürtler”i yazdım.

Çift dil bir paradoks, evet. Ama öğrenilen her bir dil, şiir ve edebî sözün sözdizimine yeni imalar, yollar gösterir. Elbette birbirine çevrilemez özellikler de var. Böyle durumlarda şiveli Türkçe ile Kürtçe sözlü Türkçeden kaçındım.

Öte yandan yazılarda pek çok metne çok sayıda gönderme vardı. Okuyanların bunları fark edip metinlerimin diğer katmanlarına da erişeceklerini umuyordum. Bunun gerçekleştiğini söyleyemem. Daha çok büyülenmiş bir okur profili vardı.

Bütün bu metinsellik bilgisini birbirine ya da kendisine çevirirken, bir handikaptan çok bir imkânı gördüm. Her iki dildeki “aynı” metinleri yeniden yazdım. Yani “müellif bir tercüme te’lif ediyordu” diyebilirim.

53 haftalık iki dilli bir serüveni noktalarken amcalarından birini, “Selim, daha doğrusu Hovhannisyan”ı anlatırken, okura doğrudan hitap ediyorsun:  “Sana şu son üç yazıda bana hayatım boyunca bakan bir travmadan söz edeyim dedim, gitmeden önce…”

Aldığım o kadar e-mailden hiçbirinde “bey” seslenmesi yoktu. Bir mesafe, yazının neden olduğu bir resmiyet yoktu. Bu biraz da sevgili arkadaşım Adnan Satıcı’dan öğrendiğim bir şeydir. Benim kuşağım kendinden önceki kuşağı çok eleştiren ama erdemli özelliklerini öğrenen, içeren bir kuşaktı. Rahmetli Adnan “daha çok arkadaşım olsun diye yazıyorum” derdi hep. Bu yüzden yazdıklarımı okuyanlarla bir yazar-okur/hayran ilişkisi olmadı hiç. Arkadaşız biz. Bu, böyle olduğu için böyleydi. Dolayısıyla okura mesafesiz bir dille seslendim son yazıda. Ruhun Bedenini birlikte yazmıştık çünkü.

“Kalmak, gitmek, kaldığına ya da gittiğine pişman olmak, gidilen yeri bırakılan yere, bırakılan yeri gidilen yere değişmek (…) Ne Selim ne Hovhannisyan, hem Selim hem Hovhannisyan olmak. Burayı evi orayı mezarı bilmek. Ne orada ne burada olmak.”

Tüm benzersizliğiyle elbette Ermeni amcanı, ama sanki biraz da tüm mültecileri, yerinden yurdundan edilmiş, evleri, sözcükleri gaspedilmiş olanları, evde bir dili konuşurken, sokakta ve okulda başka dile zorlananları ve hatta onlara tanıklık etmek isteyen edebiyatçıları da anlatır gibisin. Yani kendini. Ve tabii bu yazılarda kendinden de mutlaka bir şeyler bulan okuru.

Son yazının çıktığı gün yine telefonum çaldı, arayan kuzenim Arthur’du, biliyor musun? Büyük amcamın, yani dedesinin yazılı öyküsünün sonunda çıkıp onun evine gelmişti. Mistik bir duyuştu.

Yazıların pek çoğu gibi, “Ermeni Amcamın Peşinden”in de roman gibi senfonik bir hacmi vardı. Yazmıştım, ama yayımlamayı düşünmüyordum. Sevgili dostum Yavuz Ekinci’yle Batman’da bunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra, bir kez olsun kurgulanmamış hayatımı yayımlatayım istedim. Yazı için yetiştiğim dönemde pek çok yazarın kendilerinden fazla bahsetmelerini yadırgardım. Şiirler, romanlar, öyküler bir tür günlüktü. Bu yüzden gerçek hayatımı hep yazma pratiğimin dışında tuttum. Hakkımda kimse bir şey bilmez. Ama Hovhannisyan amcamı yayımlattım. Bir gram kurgu yoktu içinde. Eğer planladığım gibi Mayıs ayında gitseydim, ölmeden bir iki gün önce görebilecektim onu. Param yoktu, gidemedim. Bendeki öyküsünü kavuşmasız bir ölümle tamamladı, hayatımın bir parçası gibi değil de yarattığım bir edebî varlık gibi. Kuzenim Arthur’a baş sağlığı diledim, ama Kürtçesi çok zayıf ve jestlerden anladığı her şeyi “biray mi” (kardeşim) ünlemiyle karşılıyor. En doğrusu da bu sanırım.

Yazmanın ayrı bir ayrıcalığı var, her şey gelip sana çarpar, biliyorsun. İnsanların öyküleri sana doğru akar. Auster’ın “ancak bir öykü anlatabilecek olanın başından bir öykü geçer” sözünü çok severim. Herkesin bir öyküsü var, ama anlatamıyor, dolayısıyla “yaşamamış” oluyor! Öyküsünü başka öykülerle birleştirmek, sadece bir stil değil, aynı zamanda “anonim bir özel tarih”tir de. Bu, bir tür yazarlık tanımı olarak anlaşılmalı.

Yazarken gördüğüm ve tanıdığım bütün yüzler tepemde durup cümlelerimi, dizelerimi memnuniyetsiz bir homurtuyla okurlar. Der ki Yaşar Kemal: “Angaje bir yazarım, yoksulların, ezilmişlerin yazarıyım.” “Kahrolsun postmodern edebiyat” diyorum ek olarak. Edebiyat vicdanı örgütlemeli.

Hemen herkesin bir ev sahibi olunca balkonları camla, PVC’yle evine eklemesi, bir türlü yerleşememenin simgesidir. Göçü, din ya da milliyet değiştirmeyi, kamuya katılmayı “sinmek” üzerinden tarif ve “kabul” eden bir toplumda yaşıyoruz. Her ev, saklanmış bir öyküyü barındırıyor. Herkesin ancak güvendiği birine anlatacak bir “kusur”u var.

Benimkisi bir eski toplum övgüsü olamazdı. Ta Pascal ve Montaigne tartışmasından bildiğimiz “geçmiş de kaotiktir” önermesine bağlıyım. Geçmişte bir ideal toplum yoktu, bugün de yok. Hele IŞİD belası iyice ortaya serdi ki, bu topraklarda yanlış kurulan şey her ne ise, sürekli biçimde birbirini yok etme gerilimi üretiyor. Bana sol edebiyat da harcıalem bir hümanizmle gerçekliği ve sözünü ettiğim çatışma potansiyelini örttü gibi geliyor.

Rimbaud’yla da hısım sayılırız. Onun Illuminations (Parıltılar)’ından 114 yıl sonra Uğultular’ı yayımladım. Modern çağın şafağında gördüğü parıltının, modern çağın sonunda uğultuya dönüştüğünü söylemek istedim (Demin dediğim gibi, böylesi göndermeler görülmedi.) Tutkuyla söylenen sözler, başkalarının duyamadığı mırıltılara dönüştü. Uğultular’daki her şiirin sonunda uğultudan sıyrılmış, yüksek sesli bir dize vardır. Benzer öyküleri olanları çağırıp mırıltıyı tutkulu bir sese, duyulur, hatırlanır bir sese çevirme çağrısı diyebilirim bütün yaptıklarıma.

Aklımı kurcalamış şöyle bir soru da yöneltmek isterim, bu kez Kürdolog Selim Temo’ya.  Halkların edebiyatında ortak bir çizgiden değilse de ortak bir atmosferden söz etmek mümkün müdür? Benim gözümde mesela İspanyolca edebiyat, aşağı yukarı her örneğinde,  hayal ile gerçek arasına kurduğu salıncakla biraz Cervantes’in çocuğudur. Türk nesrinin genel karakterini ise hüzünlü bir içlilik olarak tarif edebilirim.  Bu “hüzünlü içlilik” eğilimi ve giderek gustosu, çok zor kırılır, maalesef… Maalesef diyorum çünkü herkesi sarıp sarmalayan ortak bir atmosfer, yazar-birey için bir hapishane anlamına da gelebilir ve geliyor da… Tanpınar bu hapishaneyi iliklerine kadar hissederek Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yazdı diye düşünürüm. O “genel atmosfer”in dışına sıçrayabilmek için. Ve sıçramıştır da.

Kürd edebiyatı için böylesi bir ortak renkten, hem kucak açıp insanı sarmalayan hem kimi bireyler için hapishaneye dönüşebilecek bir atmosferden söz edilebilir mi ve nedir sence o ortak atmosferin adı?

Bu harika tespitleri Kürt edebiyatı için düşündüğümde, aklıma çok sevdiğim bir şair olan Rênas Jiyan’ın “Kürt edebiyatı acı’ya yaslanır” sözü geliyor. Gerçi “êş” diyor o, “acı” karşılığı eksik kalıyor. Öte yandan bir edebiyatın ruhuyla ilgilenmek, birden çok tanımı getirip önümüze serebilir. Hemen hepsi doğrudur. Aynı zamanda bizim de nasıl bir okur olduğumuzu, neyi seçip neyi örttüğümüzü, ruhumuzun neyi yankıladığını gösterir. Yazılı Kürt edebiyatının 13 yüzyılı bulan tarihinden bana en çok değen kısmı, yankısızlığıdır. Yanılmıyorsam Reiner Kunze, “Yazmak bir vadiye seslenmektir, oradan bir yankı duyunca yazdığını anlarsın” der. Kürt edebiyatının seslendiği bir vadi var, ama o sesi yankılaması gereken bir okur yok. Kürtçenin okuru büyük dünya edebiyatlarıyla kültürlendiği için Kürt edebiyatına belli bir yükseklikten bakıyor, onu bir “edebiyat” olarak okumuyor. Kırılması, törpülenmesi gereken bir okur algısı bu.

En cüretkâr metinler, ruhu mengeneye sıkıştıran şiirler, gerçekliğin granit yüzüyle yaralanmış öyküler bile, dediğin o hapishanenin içinde dönüp duruyor. Anlayacak, içerecek bir okur olmadığı öngörüsü ve kabulü, hepsinin altından kederli bir yeraltı ırmağı gibi akıyor. Kürtçe metinler, iyi Kürtçe bilen biri için birer dilsel ve anlamsal şölendir. Ancak Kürtçe okuru nezdindeki meşruiyetlerini “çeviri”den alıyorlar sanki. Bir metin, Kürtçe okurunun bildiği başka bir dile çevrilmişse, makbul bulunuyor. Çeviri ise, Kürtçe edebiyatın en büyük sorunu. Jameson’ın “çeviri endüstrisi” dediği şey yok Kürtçe alanında. Sabri Esat Siyavuşgil geliyor aklıma, onun Bergerac çevirisi, ne kadar da erken ve sonsuz bir çeviridir. Sanırım Kürt edebiyatını bu hapishaneden çıkarmanın iki yolu var: Birincisi Kürtçe okurunun Bergerac misali havadaki burnuyla yüzleşmesi, ikincisi ise bütün katmanlarıyla çevrilebilmesi.

Sosyal medyada dizeleri çok dolaşan bir şairsin. Toplu Şiirlerin var, Jübile adıyla Agora Kitaplığından çıkmış olan. Yazdığın yeni şiirler var mı? Hazırlanan yeni bir kitap?

Jübile’yle Türkçe şiirlerimi topladım. 1989-1999 yılları arasında yazdığım Türkçe şiirlerden sonra, şiire başladığım dile, Kürtçeye döndüm tümüyle. Şiir yayımlamaya beraber başladığımız arkadaşlarımdan Emel Güz, “Bir şair bir dili terk ederken, terk edilen dilde kalan ne hisseder Selim?” diye sormuştu. Ne kadar da zor bir soruydu!

İlk Kürtçe şiirler kitabım, Sê Deng, 2011’de çıktı. 2015 içinde Olana Şevê ve Hilbe Kobanî adlı iki şiir kitabı yayımlamayı tasarlıyorum. Dilerim dilediğim gibi olur. Akademi, edebî uğraşıyı hobiye çeviriyor ne yazık ki. Demin dediğim gibi, Kürt ve Türk şiirini karşılaştırmalı edebiyat dairesinde değerlendiren bir kitap yazıyorum. Adı: Uzak Komşu: Kürt ve Türk Şiiri İlişkileri.

“Uzak Komşu”, Octavio Paz?

Evet, kitabın tamamını anlatan bir isim. Kitabın adı da şiire baksın istedim. Diğer kitap ise, Horasan Kürtlerinin Yazılı Edebiyatı. Çoğu Dersim, Sivas ve Maraş’tan 16. yüzyılda İran Horasanı’na göçertilmiş Alevi Kürtlerin divan ve mesnevileri hakkında bir kitap olacak. Dilerim bu akademik kitaplar kendimce yazdığım kendi metinlerime yeterli zaman ve yaratım gücü bırakırlar.

“Kürtçe, doğası gereği politiktir. Yani Kürtçe üzerine çalışan bir Kürt, Kürttür!”  

Kitabın 2.  ve son bölümünde bir yıllık Radikal serüveni öncesindeki yazıların var. Tam da gözlerin Mardin Artuklu Üniversitesi’ne çevrildiği şu günlerde, özellikle 19 Eylül 2010 tarihli “Bir ‘Bölüm’ün Serencâmı” başlıklı yazın o günden bugüne fener tutar gibi…  Kurulma aşamasında, daha bölümün adıyla ilgili YÖK’ün katılığı, diretişi, tüm absürdlükleriyle anlattığın süreç ve şu yargın: “Kürtçe, dili ve edebiyatıyla birlikte edebiyat fakültesinin içinden kovularak arkeolojik bir olguymuş gibi bu acayip adlı enstitüye yollandı. (…) Kürtçeye reva görülen bu statü kabul edilemez.” Gene aynı yazıda, devletin “Kürdoloğu da korucu gibi devşirmek istemesi”nden söz ediyorsun… Bugün olup bitenlere baktığında çok ileri görüşlü bir metin ve tüyleri ürpertiyor.

Artuklu Üniversitesi’nde işe başlamadan önce devletle tek ilişkim, bir keresinde bir trafik polisine adres sormaktı, Konya’da. Birkaç defa gözaltına alındım, öğrenci eylemleri filan. Polis dolmuşunda da tahmin edeceğin gibi şiir okuyordum, hatta bir tanesini çok iyi hatırlıyorum, Radovan Pavlovski’nin “Dünyanın Gözbebeğine Gömün Beni” kitabı, elbette Suat Engüllü çevirisi.

Bitmek bilmez bir uzaklık içinde yaş aldım. Doktoranın bitmesine yakın, artık öğrenci kalamayacağım açığa çıktı. İstanbul, Kıbrıs, Çanakkale, Van, Batman, Mersin, Hewlêr gibi yerlerdeki 11 üniversiteye çeşitli şekillerde başvurdum, bazısına çağrıldım. Hiçbirine alınmadım. Artuklu Üniversitesi yeni bir üniversiteydi. Gittiğim her yere benden önce “dosyam” vardığı için çok da inanmıyordum alınacağıma. Kürt edebiyatı alanında çalışmış, kimliği ayan beyan tek TC vatandaşı akademisyendim. Alındım.

Devletin başka bir yüzü varmış meğer. Kıravatlı, bir şeyi yapmaya değil, bir şeyi yapmış gibi yapmaya programlanmış insanlar varmış. Düşün, YÖK başkanının huzuruna basit bir penye tişört ve yırtık kot pantolonla çıkıyorsun! Yüzündeki dehşeti unutamam!

“Katlanmak güçtü. Neyse ki ben köylüyüm ve köylülerin psikolojisi yoktur!”

Kürtçe bir günlük tutmaya başlamıştım, Mardin’e vardığım andan itibaren. Ama eski bir hocamın Mardin’e gelip beni ihbar ettiğini öğrenince bıraktım yazmayı. Acayip bir süreçti, dehşet yalnızdım. Birileri “sizi basından tanıyoruz” diyorlardı, oysa basına konuşmam, pek nadirdir. Kimi yerel basın muhabirleri ya da tuhaf isimli kişilerin yazdıkları servis haberler ırkçı gazete ve sitelerde çıkıyordu. Bazen bakıyordum, kullandıkları fotoğraflar sokakta çekilmiş, haberim yok; bu bir tür “foto-takip” sanırım! Bir anda bir Kafka romanının içine girmek gibi bir şeydi. Bir anda gözler bana çevrildi, sosyal bir varlık olduğumu anladım! Öte yandan “işin sahipleri”nden ancak birisi olabilirdim. Hiç unutmuyorum, bölüm başvurusu için gerekli dosyaları hazırlarken Mardin hapishanesinden bir mektup almıştım. Şöyle diyordu: “Sen de Kürtçe üzerine çalışıyorsun, ben de. Sen üniversitedesin, ben hapishanede!” O gün saatlerce ağladım!

Bölüm kurma başvurusu sürecinde yoğun bir baskı altındaydım. Kitaplarım yakıldı, hakkımda davalar, soruşturmalar açıldı, Mardin-Mersin yolunda yalnızca beni alıp yormak, nezarethaneye atmak için bekleyen polis-jandarma noktaları kuruldu, oğlumla telefon görüşmelerim bile dinlendi. Oğlum, sekiz yaşındayken, telefonda “baba yine bizi dinliyorlar” diyebildi. Bunlardan bahsetmedim, kendimden bahsetmek gibi bir şey olurdu çünkü! Çok tuhaf insanlarla mesaim oldu, başvuranlar, fikir verenler, düşmanlaşanlar. Katlanmak güçtü. Neyse ki ben köylüyüm ve köylülerin psikolojisi yoktur!

Kürtçe, doğası gereği politiktir. Yani Kürtçe üzerine çalışan bir Kürt, Kürttür! Ama devlet Kürtçeyi dil saymayan faşistlerle bölümler kurdu, Kürtçe bilmeyen birinin çevirisini yayımladı. Bu cendere içindeyken Kürt kamuoyunun bizi anladığını, anlamaya çalıştığını söyleyemem. Sonunda YÖK, Kürt Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı’nı da reddedince Kürtçe zümresinden istifa ettim. Bölüm değil, anabilim dalı değil, bilim dalını bile kabul etmiyor. Kelliğin Cihan Ünal gibi yakışmadığı (gerçi saç ektirdi değil mi o?) birtakım adamlar gelip bir şeyi dikte ediyor. Deşifre ediyorsun, ama uğruna direndiğin toplum dönüp bakmıyor bile. Kırılmadım, ama çok yoruldum. 2011’de bir yıllığına Exeter Üniversitesi’ndeki Centre for Kurdish Studies’e gittim. Orada iyice bir dinlendim, neredeyse 500 yıldır yazdığım romanıma devam ettim, şiirler yazdım, publara takıldım. Ama bu tozu, bu harika bozkırı, delicesine anladığım bu insanları çok özledim, döndüm.

İstifa ve andığın yazıdan sonra medyadaki “Kürtçe bölümü açıldı” illüzyonu bozuldu. YÖK lisans bölümü izni verdi. Dersim, Mardin ve Muş’ta bölümler kuruldu. Bütün eleştirilerimde ısrarlı olmama karşın hakkını teslim etmem gerekir ki, Mardin’de müthiş bir kadro kuruldu, bir tür “efsane kadro” gerçekten. Ancak çok sayıda insan mağdur edildi, Kürtçe öğretmenlik hakkı verilmedi, 1700 tezsiz yüksek lisans mezunundan yalnızca 18’i, “Türkiye’de Yaşayan Dil ve Lehçe Öğretmeni” olarak atandı. Dolayısıyla devletin kafası ve kafasında olan şey değişmiş değil hâlâ. Bir Kürtçe bölümü olan Muş Üniversitesi rektörü, “fikrini Kürt dili ve edebiyatına enjekte eden art niyetlileri bertaraf edeceğiz” diye buyurabildi mesela.

Eğer 4 yıl öncesinden bugünü görmüşsem, bundan sadece korkarım. Özellikle Kürt kamuoyu olan biteni bilsin istedim. Doğrusu bir gram kıymet veren de görmedim, ama tarih denen şeye karşı bir sorumluluğum vardı. Zamanın bir anında ne düşündüğüm bilinsin istedim. Belki birileri bir gün merak eder de bakar. Hem belki ruhumun o zamanki sorulara cevap verecek bir bedeni olmaz!

(www.sanatatak.com, 1 Aralık 2014)

?????????????

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz