≡ Menu

“Hayır Ölmenizi Değil, Yaşamanızı İstiyoruz” (Duygu Uzunoğlu)

1980’li yılların sonlarında doğduysanız ve tarih dersleriniz Osmanlı’ya methiyeler düzmek ile geçti ise, Türkiye’nin yakın tarihini merak ediyor, bu insanlar sosyal medya’da her 6 Mayıs, her 6-7 Eylül’de neyin hesabını sormaya çalışıyor diye sorguluyorsanız, araştırmak için önünüze birçok kaynak yığılır. İşte o zaman gazeteler, filmler, belgeseller, kitaplar arasında kaybolursunuz. Aramızda sinemaya meraklı olanlar var ise bu soruların cevaplarını ve Türk sinemasına dair daha birçok şeyi bulabileceği bir kitap var. Agora Kitaplığı’ndan çıkan, Mesut Kara’nın kaleme aldığı Sinema ve 12 Eylül.photo0031

 18 yıldır sinema yazarlığı yapan Mesut Kara’nın sinema üzerine yayınladığı tek kitabı bu değil. Artizler Kahvesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler ve Yeşilçam Hatırası ve Pendikli Yılar – Sinemasal Anılar adlı üç eseri daha bulunmakta. Bir çok dergide editörlük ve yazarlık yapan Mesut Kara’nın gazetelerde yazıları yayınlanmakta. Aylık sinema dergisi Cinemascope’un yayın yönetmenliğini de bir süre yürüten yazar beyin damarlarında tıkanma sonucu geçirdiği felç nedeni ile hayatını doğup büyüdüğü Ege’de sürdürmekte.

Mesut Kara Sinema ve 12 Eylül’de 1950’li yıllardan başlayarak hem Türkiye siyasi tarihini hem de bu siyasetin beyaz perdeye yansıyan yönlerini ele alıyor. Ardı ardına yaşanan darbeler sonucu kendini neoliberalizmin kollarına bırakan Türkiye siyasetçilerinin kitapta da sıkça bahsedilen “Türkiye’yi bir Amerika yapmak istiyoruz, her mahallede bir zengin” hayalleri uğruna getirdikleri yasakları ve yansımalarını görebiliyoruz. Türkiye’nin neoliberalizmin egemenliğini rahatlıkla sürdürdüğü bir ülke olduğunu artık herkes biliyor.

Ancak bu esnada Türk sinemasının kimin tekelinde olduğunu Halit Refiğ o dönemde şöyle tanımlıyor: “Türk sineması yabancı sermaye tarafından kurulmadığı için emperyalizmin sineması, devlet tarafından kurulmadığı için devlet sineması değildir. Türk sineması doğrudan doğruya Türk halkının film seyretme ihtiyacından doğan ve sermayeye değil, emeğe dayanan bir sinema olduğu için ‘halk sineması’dır.” Bu açıklamaya yine de Türk sinemasının eni konu halkçı bir sinema olmadığını yalnızca halkçı bir karakter taşıdığını da ekliyor, zira bir çok oyun ve filmin köy ağaları veya patronlarını eğlendirmek için yapılmakta olduğunu belirtiyor. Orta oyunları, Hacivat Karagöz, Meddah gösterileri burjuvaziyi eğlendirmek için doğmuştur. Günümüzde de sanat galerileri burjuvaziye hizmet etmekte, onları eğlendirmek için varlıklarını sürdürmektedir.

1960-65 yılları arasında görece özgürlükçü ortamda sinemada toplumsal gerçekçi filmlerin yapıldığı anlatılıyor. Toplumsal gerçekçi filmlerden Hızlı Yaşayanlar filminden dikkat çeken, günümüzde gerçekliğini koruyan bir diyalog ise şöyle:

Müdür bey: gasteleri yükleyip beş saatte Ankara’da olacaksın. Başka gaste arabaları seni geçerlerse önce parandan keser, sonra da işinden olursun.
Orhan: Bi anam bir de hasta kardeşim var. Taksicilikte bakamadım onlara. Peki, beş saatten evvel gidene pirim var mı?
Müdür bey: hayır ölmenizi değil, yaşamanızı istiyoruz, ama biraz hızlı yaşamanızı.
Enfes bir sinema kronolojisi sunan kitapta Yılmaz Güney, Erden Kıral, Vedat Türkali, Metin Erksan, Şerif Gören, Ali Özgentürk gibi yönetmenlerin yanı sıra Erkan Yücel gibi dönemin önemli isimleri hakkında bilgiler veriliyor. Mihenk taşı denilen bütün filmler ele alınıyor, konusu kısaca anlatılarak geçirdiği serüven baştan aşağı sergileniyor. Bu kitabı okumak bir yandan da bir dönemin bütün filmlerini bir solukta izlemek demek oluyor.

Gerçek adı Suat Ebrem olan Müjde Ar , ‘sinemada devrim olan kadın’ diye yadedilirken gözümüzde tüm aşık olduğumuz Müjde Ar kareleri canlanıyor. 12 Eylül faşist darbesi sonrasında kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle söylüyor: “Karşı bir tavır içine girmeliyim ve kendimi geliştirerek farklı bir yerde var etmeliyim.” Çirkinler de Sever, Ah Güzel İstanbul, Göl, İffet, Şalvar Davası, Güneş’in Tutulduğu Gün gibi filmleri ile Atıf Yılmazla başlayan kadın filmleri döneminde, kadının adı Müjde Ar’dı diyor kitap.

Yılmaz Güney’in çoğunu hapishanede yazdığı senaryolarını oldukça zor koşullar altında çektiği filmlerinden sözederken Duvar filminde geçen Zapata lakaplı bir çocuk mahkumun okuduğu şiir dönemin ruhunu hissettirmesi açısından oldukça önemli bir tınıya sahip:“Burası dördüncü koğuş sayın abim

Bak camları yoktur kırıktır
Ne bacası tüter ne de sobası
Her neyse benim abim
Ver bir cigara zuladan yanalım
Burası dördüncü koğuştur benim abim
İkinci adresimiz”
Bu ve buna benzer bir çok unutulmaz sahne anlatılıyor kitapta, Şerif Gören’in yönettiği Sen de Yüreğinde Sevgiye Yer Aç, Tunç Başaran’ın yönettiği Uçurtmayı Vurmasınlar, Zülfü Livaneli’nin yönettiği Sis, Tomris Giritlioğlu’nun çektiği Suyun Öte Yanı ve günümüze uzandığımızda Eylül Fırtınası, Beynelmilel, Gönderilmemiş Mektuplar, Eve Dönüş, yani 12 Eylül’ü yaşayan, anan yahut hatırlayan tüm filmler eğrisi ile doğrusu ile masaya yatırılıyor. Zevkine çok güvendiğiniz biri gelse de bana filmler önerse diye düşünür ya insan bazen, bu kitabı okuyunca uzunca bir liste çıkıyor önünüze.

Sonuç yerine günümüz filmlerine, karakterine, seyirci yapısına da bir bakış atan yazar söyleşilere yer vermiş.  Sırrı Süreyya Önder ile Beynelmilel, Ömer Uğur ile Eve Dönüş, Handan İpekçi ile Babam Askerde üstüne, İsmail Güneş, Hüseyin Kuzu ve Selma Köksal ile yapılan söyleşiler ufkumuzu genişletmeye yardımcı oluyor.

sinemada 12 eylul kapak

Sanatın bir dalı, kitleler üzerinde etkisi düşünüldüğünde önemli bir dalı olan sinema, Piscator’un tiyatro için söylediği gibi “politiktir”. Baskıcı bir rejim ile istenilen bir toplum, birey yaratılmaya çalışılırken sinema da birçok engel, yasak ile karşılaşır. Bu kitapta hangi filmin ne gibi sudan sebeplerle yasaklandığını, bu yasaklara rağmen devrimci ruh ile sinema yapmaya çalışan yönetmenlerin çektikleri zorlukları ve buna rağmen sinemada görebildiklerimizi, sinemaya yansıtılabilenlerin gerçeğin çok az bir kısmı olabildiğine tanıklık ediyoruz.

Mesut Kara 12 Eylül filmleri için yenilgiler tarihidir diye bahseder. Yunanistan’da ömrü hapislerde geçen eski bir devrimci yıllar sonra yazdığı kitabında yapılan işkenceler esnasında ve sonrasında kendilerine devamlı olarak siz yenilen tarafı seçtiniz, siz yenildiniz düşüncesinin salık verildiğini anlatır.

12 Eylül süreci bir savaş ise bu savaş yeni dünya düzeni ile geleneksel olanın savaşı olarak algılanabilir. Yeni dünya düzeninin yaratmak istediği birey geleneklerinden arınmış tamamen yalnızdır. Bu düzen önüne çıkan ne varsa darbe, işkence, yasak, sürgün yolu ile yok etti. Günümüzde geleneksiz bir toplum görüyoruz. Bu geleneksiz toplumu yaratmanın zor olduğu kadar ulaşılabilir olduğunu da bu yenilgi tarihi ile öğreniyoruz. Toplum mühendisliği yapan neoliberal sistemin araçları, emperyalizm, kapitalizm, vd, ile Türkiye’de bir kuşağı yok etti, yenilgiye uğrattı. Hayır onların ölmelerini istemedi, yaşamalarını istedi, sadece biraz hızlı yaşamalarını…

(Yurt gazetesi, 23 Mart 2013)