≡ Menu

“Gezi’nin Neşesi vs. Neo-Liberalizmin Yaydığı Keder” (Gün Zileli)

“İnsanların hayatı gibi toplumların tarihi de esasında uçsuz bucaksız bir üzüntü, keder ve elem okyanusu’nda zaman zaman yükselen anlık ‘sevinç, keyif ve neşe dalgaları’ndan ibarettir. Bu itibarla, Gezi Direnişi’nin doksan yıllık Cumhuriyet tarihimizde yaşanmış en sevinçli, en keyifli ve en neşeli kolektif ruh kabarışı olduğu rahatlıkla söylenebilir sanırım.” (s.1)

Dakika bir gol bir, dendiği gibi, Şükrü Argın da, kitabının daha 1. sayfasında Gezi ile ilgili yapılabilecek en güzel tanımı, hem de eşsiz bir edebi tasvirle ortaya koymuş ve şöyle devam etmiş:

“…hem demokrasinin boş yüzüyle, yani onun ‘demos’suz salt ‘kratos’ haliyle karşı karşıya geldik (öfkemizin sebebi buydu) hem de kendi kendimizle buluştuk, ‘demos’ denen şu anonim kendiliğin, doluluğun bir anlık vücut buluşuna tanık, daha doğrusu mazhar olduk (neşemizin sebebi de buydu sanırım).” (s. 3)

Neo-liberal sistem ve onun şirketleşmiş devleti tarafından hiçe sayılan yurttaşların kamusal hareketidir Gezi:

“Taksim’de ve de başka yerlerde toplanan kalabalıklar ve direnen topluluklar; kentleri, ülkeleri ve dünyaları neo-liberal ekonomik-politik-kültürel güç odakları tarafından – kendilerine asla ve katiyen danışılmadan, dahası varlıklarına aldırış dahi edilmeden – pervasızca dizayn edilen yurttaşların doğal öfkesinden müteşekkildir.” (s. 26)

450) gezinin ufkundan sukru argin

Bu vatandaşlar topluluğu;

“‘çoğul’ bir duruş sergilerler. Hem ‘renksiz’, ‘kuru’ bir kalabalık değildirler hem de tek bir rengin, tek bir flamanın, bayrağın altına toplanıp kendi içlerine kapanmamışlardır.” (s. 27)

Nedir bu hareketin hedefi:

“‘Kahrolsun Bağzı Şeyler’ sözü, isyanın hedefsizliğini değil de, esasında isyana hedef tayin etmenin manasızlığını ifade etmiyor mu? Her şey isyan sebebi haline gelmişse, isyana sebep aramaya gerek var mı? İspanya’daki Öfkeliler Hareketi’nin sloganı aynı hissiyatı ifade etmiyor mu: ‘Ben sisteme karşı değilim, sistem bana karşı!’” (s. 32)

Kesinlikle apolitik ya da anti-politik değil, kontra-politik bir harekettir bu:

“Gezi’nin ‘kontra-politik’ doğasını hakkıyla idrak edebilmek için, hem onun duruşunu ‘politize etmeye’ çalışan geleneksel sol tavra, hem de onu ‘depolitize’ etmeye çabalayan sağ ve sol liberal tavra uzak durmak, onların her ikisinin de alamet-i farikası olan dar politik bakıştan kurtulmak gerekir.” (s. 30)

Ve bu sağ ve sol “liberal”lere göre, bir “skandal” olan Gezi bir an önce yatıştırılmalıdır:

“… bu konumun temsilcileri Türkiye’de AKP önderliğinde ‘liberal demokratik’ bir ‘burjuva devrimi’ ya da böyle bir devrimin ikinci kritik raundunun yaşandığı kanaatindedirler ve bu sebeple, onların ufkundan bakıldığında Gezi, bu önemli süreç içinde her nasılsa ortaya çıkmış ‘olmasaydı iyiydi’ türünden bir ‘skandal’a delalettir.” (s. 7) “Gezi… bir an önce teskin edilip kontrol altına alınması kesinlikle zaruri olan tekinsiz bir vakıadır. Bu konumun temsilcileri, Türkiye’de bir ‘liberalleşme’, ‘demokratikleşme’, hiç değilse bir tür ‘sivilleşme’ sürecinin yaşanmakta olduğundan o denli emindiler ki Gezi’nin, liberal demokrasi denen politik sistemin küresel ölçekte yaşamakta olduğu krizinin hem yerel bir ifadesi olduğunu hem de bünyesinde bu krizin olası bir devasını içerdiğini görmediler, göremediler ve kendilerini, Gezi’nin asi ruhunu teskin edip evcilleştirmeye ve ardından hükümeti, hatta münhasıran onun başındaki adamı… hizaya getirme işine koşmaya adadılar.” (s. 8) ‘Bu ‘sahte dostlar’, yumruklayan, tekmeleyen devlet güçlerinin aksine ‘Olay’ın katılımcı sadık öznelerine sarılıyormuş gibi görünebilirler ama onların bu ‘şefkat’ini… tıpkı boks maçında rakibin darbelerinden korunmak ya da alacağı yumrukları etkisiz hale getirmek için ona sarılmaya çalışan ürkek ve telaşlı bir boksör gibi davranıyor olmalarına borçlu olabiliriz.” (s. 22-23)

Bu uzun alıntılardan sonra benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim konu, Gezi isyanını tahlil ederken kaçınılmaz olarak karşımıza çıkan, neo-liberal çağın şirket-devlet’idir. Şükrü Argın’ın da yerinde bir saptamayla ortaya koyduğu gibi (s. 119), dünyanın gündemine 1973 Şili darbesi gibi askeri darbelerle giren kapitalizmin neo-liberal aşaması,1979’da, İngiltere’de Thatcher, 1981’de ABD’de Reagan yönetimleriyle merkez üslerini oluşturmuş, 1970’lerdeki kanlı askeri darbelerin ve 1990’larda Sovyet sisteminin çökmesinin ardından, Soğuk Savaş döneminin ürünü sayılabilecek devlet formlarının tasfiyesine girişmiştir. Bu devlet formları, Batı’da, sosyal yükler üslenmiş “sosyal devlet”ler ya da “refah devleti”, periferide ise, “sosyalist” tek parti diktatörlüklerinden esinlenmiş kurucu-tek parti rejimleridir.

“Neo-liberal küresel kapitalizm bu evresinde, birçok yerde ‘temiz eller’ operasyonu başlattı ve yürüttü ama aslında katilin ellerini yıkaması babında temizlik operasyonlarıydı bunlar.” (s. 39)

“Neo-liberal yapılanmanın bu evresinde özellikle sistemin çekim alanına genellikle askeri darbeler marifetiyle dâhil edilen birçok ülkede, askeri yönetimlerin tedricen tasfiyesi ve askeri vesayetin kontrollü biçimde geriletilmesi gibi görünüşte ‘demokratik’ uyum süreçlerinin devreye sokulması epeyce manidardır.” (s. 38)

Eski dönemin tek parti rejimleri bile, bütün totaliter niteliklerine rağmen, fazlasıyla sosyal yükler aldıkları için, yeni kapitalizm çağında fazlalıktılar ve yeni dönemin önünde birer engeldiler. Kısacası, artık, ister demokrasi formunda olsun, ister diktatörlük formunda, şu ya da bu şekilde sosyal ya da kamusal sorumluluklar üstlenmiş devlet formlarının ortadan kaldırılması gerekiyordu, yeni özelleştirmeler çağında.

“… tam anlamıyla politik bir tasarıdır bu… bu tasarı aslında devletin kamusal yüklerinden kurtarılması, deyim yerindeyse ‘ekonominize’ edilmesi, yani hem daha ‘iktisatlı’ kullanılması, hem de iktisadi mantığa hapsedilip bir şirket formunda yeniden inşa edilmesi anlamına gelir.” (s. 37)

Kapitalizm, bu yeni dönemde, her şeyi sattığı gibi, toplumu ve devleti de satılığa çıkarıyordu. Dolayısıyla yeni dönemde toplumsal ve kamusal olan her şey kötüydü ve tasfiye edilmeliydi. Her şey paraya tahvil edilmeliydi. Dolayıyla, kapitalist şirketler devletler gibi örgütlenip kendi “güvenlik” teşkilatlarını kurarken, her türlü kamusallıktan arındırılmış devletler de birer şirket formuna dönüştürülmeliydi. Aslında sonuç, şirketlerin de devletlerin de birbirine benzemesi, özel güvenliklerin polisleşmesi, polisin giderek toplumu kovalama ve püskürtme görevini üslenmiş özel güvenlik güçlerinden farksız hale getirilmesiydi.

“Şirketi devlete, devleti şirkete dönüştüren değil, bu ikisi arasındaki ayrımları buharlaştıran; köprüleri teker teker yıkıp ara konumları istimlâk eden bir kapitalizm…” (s. 41)

Böylece kapitalizmle devletin tek bir formda kaynaşması da mümkün olabilmektedir. Galiba, devletin şirketleşip “kapitalize” edilmesiyle şirketlerin piyasanın sınırsızlık sınırında her türlü sosyal yükten arınmış şirket-devletle kaynaşması aynı zamanda kapitalizmin varabileceği son sınıra da işaret etmektedir. Böyle bir sistemde artık kölelerin köleliklerini “onaylaması”ndan ve oyların satın alınmasından başka bir anlama gelmeyen “seçim sistemi” bile bir oy piyasasından başka bir şey değildir.

Şükrü Argın’ın şirket-devlete ya da otokratik devlete ilişkin yazdıklarından benim çıkarsadıklarım bunlar.

 

Gün Zileli (www.gunzileli.com, 17 Haziran 2014)

 

Şükrü Argın‘ın kitabıyla ilgili diğer bir değerlendirme yazısı:

“Gezi’nin Ufkundan Gezi’yi Tartışmak” (Diyar Saraçoğlu, Radikal Kitap, 18 Temmuz 2014)

 

Şükrü Argın‘ın Agora Kitaplığı’ndan çıkan diğer kitabı:

• Yaşlanan İnsanlık, Gençleşen Kapitalizm (söyleşi: Osman Akınhay, 2009)

 

 

 

 

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz