≡ Menu

Foti Benlisoy: “AKP, Kürt Muhalefeti ve Sol – Anayasa Zokası”

21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası: Fransa ve Yunanistan’dan Arap Devrimi, ‘The Occupy’ Hareketleri ve Kürt İsyanına başlıklı kitabı 2012 yılı içinde yayınevimizce yayınlanan Foti Benlisoy‘un son yazısını (13 Şubat 2013) okurlarımızla paylaşıyoruz:

***

Türkiye’de daha demokratik ve elbette her şeyden önce “sivil” bir anayasanın bir siyasal ve sosyal ihtiyaç haline geldiği en yaygın ve muteber klişelerden biri haline geldi. Son yıllarda toplumun 12 Eylül anayasasının dar çerçevesinden artık sıyrılmak istediği (şu malum bol veya dar elbise metaforu), yeni ve sivil bir anayasa talebinin en büyük ve yakıcı sosyal talep halini aldığı üzerine sayısız tespit yapıldı.

Solun ve toplumsal muhalefetin önemli bir bölümü de, kabul edelim, uzun zaman bu yeni anayasa tartışmasında şu ya da bu biçimiyle yer aldı. Sanki büyük toplumsal mücadele ve hareketler mevcut anayasal kalıpları ciddi ölçüde zorluyor da bunun sonucunda acilen yeni bir anayasa gereği hissediliyordu. Duyan, hepsi şu ya da bu biçimde yeni ve daha “sosyal” anayasa yazım süreçlerinden geçen bir Venezüella, bir Bolivya ya da bir Ekvador olduk sanabilir.

Oysa toplumsal mücadele ve direnişlerin (Kürt muhalefeti istisna olmak üzere) çok dar bir alanda kaldığı, solun toplumsal karşılığının bir hayli cılız olduğu bir ülkede anayasayı siyasal süreçlerin bir tür “anahtarı” haline getirmek açıkçası hayli (en hafif tabirle) iyimser bir tutum. Bu iyimserlikte Türkiye’nin siyasal imgeleminde hayli kökleşmiş “anayasa fetişizminin”, yani anayasanın siyasal ve sosyal sorunların çözümünün temeli olduğu yanılsamasının sola da sirayet etmiş olmasının payı büyük elbette.

Oysa esasında yeni anayasa tartışması, AKP’nin hiç değilse 2007 yılından beri, büyük ölçüde kendi çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda seferber ettiği ve siyasal tartışma ve saflaşmaları belirleyebilmesine imkân tanıyan bir vasıta. Bir alevlenip bir sönen ve genelde AKP’nin, kendi siyasal gündem ve takviminin gereklerince şekillendirdiği bir çerçevede gerçekleşen tartışmayı hükümet, siyasal rakiplerini kendi sahasına çekerek soğurmak ve etkisizleştirmek için kullanıyor. Referandum sürecini hatırlamak yeter.

Aslında tam da bu anayasa tartışması artık tavsadı, AKP’nin şefçi-otoriter anayasa tasarımının belirginleşmesi solda da varolan daha demokratik bir anayasaya dair beyhude umutları tarumar etti diye düşünürken Selahattin Demirtaş’ın son anayasa çıkışı, AKP’nin toplumsal muhalefeti anayasa vesilesiyle saflaştırmaya ve bölmeye devam edebileceğinin bir işareti oldu maalesef. Elbette sadece bir açıklama üzerine bir değerlendirmede bulunmak erken, eksik ve yanıltıcı olabilir; ancak kesin olan, AKP’nin anayasa tartışmasını önümüzdeki dönemde de kendi manevra alanını genişletmek maksadıyla tepe tepe kullanmaya niyetli olduğu. Mesele bu niyet karşısında bizlerin nasıl bir tutum geliştireceği, muhtemel bir yeni “anayasamani” furyasına karşı nasıl durabileceğimiz.

En basit gerçekleri tekrar etmekle başlamak gerekiyor bazen: Anayasa gibi “kurucu” metinler somut bir bağlam ve konjonktürdeki güç ilişkilerinin bir ifadesi oldukları gibi, o andaki güç dengesinin sürdürülmesinin, sürekli kılınmasının da bir vasıtasıdır. Siyasal ve sosyal güç ilişkilerinden bağımsız bir “toplumsal sözleşme”, toplumsal çelişki ve çatışmalardan azade “aydınlamış” teknisyenlerin/akademisyenlerin hazırlayacağı ve toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede “nötr” bir anayasa, ancak liberal fantezi dünyasında mevcuttur.

Güç ilişkilerinin sol ve emek hareketinin bütünü açısından hiç de elverişli olmadığı koşullarda yeni bir anayasanın olsa olsa 12 Eylül’ün ana karakteristiği olan yürütmenin güçlenerek merkezileşmesi eğilimini sürdüreceği (bkz. başkanlık ya da yarı başkanlık tartışmaları) ve yine neoliberalizmin derinleşmesi istikametindeki anayasal engellerin kaldırılmasına (bkz. “ekonomik anayasa” ya da çerçeve anayasa” tartışmaları) yöneleceği açık.

Unutmayalım, Almanya’daki Weimar anayasası ya da Fransa ve İtalya’nın II. Dünya Savaşı sonundaki “popüler-demokratik” anayasaları, yani burjuva nizamı dahilinde de olsa alt sınıflar açısından “ileri” sayılabilecek anayasa örnekleri, ancak çok özel koşullarda, solun ve sınıf hareketinin belli bir güçte olduğu bağlamlarda mümkün olabilmişti. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, bizdeki anayasa tartışması toplumsal muhalefet güçleri açısından olsa olsa bir “zoka” olarak değerlendirilebilir. Özellikle balıkçılığa aşina olanların bildiği gibi zoka, büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçasıdır. Aslında anayasa zokasının avlamaya çalıştığı “büyük balığın” Kürt hareketi olduğunu söylemek pekâlâ mümkün.

Yeni anayasa tartışmalarının önümüzdeki dönemde Kürt meselesi bağlamında yeniden gündeme geleceği ve Kürt hareketini anayasa ve kurumlar çerçevesine çekmek için, yani Kürt muhalefetini tabir caizse “terbiye etmek” için kullanılacağı açık. AKP’nin eli ve kontrolündeki “yeni anayasa” tartışması, Kürt meselesini amiyane tabirle “sündürmek”, Kürt hareketini de bir anlamda süründürmek için biçilmiş kaftan. Bu bağlamda, Kürt sorununun çözümünün mevcut parlamentonun yapacağı bir yeni anayasa dahilinde çözülebileceği inanç ve kanaati şevkle yaygınlaştırılıyor. Maalesef bu kanaat (haklı ve meşru “statü” talebi dolayısıyla) Kürt hareketinde de bir hayli yaygın.

Potansiyel bir müzakere süreci bağlamında Demirtaş’ın sözleri, Kürt hareketinin ve elbette solun ve toplumsal muhalefetin yine bir anayasa tartışmasına sürüklenmesi ihtimaline işaret ediyor. Bu ihtimal karşısında, yani barış meselesinin (bilhassa başkanlık meselesiyle bağlantılı) pragmatist bir anayasa pazarlığına (bir kodifikasyon sorununa) indirgenmesi tehlikesine elbette işaret etmek gerekiyor. AKP’nin “günü kurtarmaya” dönük benzer hamleleri karşısında elbette azami dikkat gerekiyor.

Ancak dikkat: Solun vazifesi müzakere sürecinde zayıf konumda olana, yani Kürt hareketine “akıl öğretmek” değil, olmamalı. Kendi denetim ve belirleyiciliğinde işleyecek bir müzakere sürecinde AKP kendini güçlü konumda görüyor ve muarızını geri adım atmaya sevk edebilecek pazarlık payına sahip hissediyor. Bu ortamda yapılabilecek son şey müzakere sürecindeki zayıf tarafa şu ya da bu nedenle yüklenmek, “ders vermek” olacaktır. Üstelik AKP iktidarı, solun ve Kürt muhalefetinin arasını açmak için bu tür fırsatlardan şevkle istifade etmek istiyecektir; bunu da unutmayalım. AKP’yi güçlü kılan aslında tam da Türkiye’nin batısında onu sıkıştırıp Kürt hareketinin talepleri karşısında geri adım atmaya zorlayacak toplumsallaşmış bir barış hareketinin yokluğu.

“Biz” (bırakın birilerine akıl vermeyi) bizzat kendi “ev ödevimizi” yapamadığımız için (yani Kürt hareketinin meşru taleplerini Türkiye’nin batısındaki kamuoyuna aktaracak bir barış hareketi inşa edemediğimiz için) barış, AKP’nin faydacı günübirlik hamlelerinin rehinesi olarak kalıyor. Bütünlüklü, süreklileşmiş bir barış hareketinin yaratılmasını acil bir görev olarak önümüze bir türlü koyamayışımızın yarattığı boşluk nedeniyle AKP “havuç ve sopa” siyasetinde tekrar tekrar ve nispeten kolayca başarılı olabiliyor. AKP’nin müzakere sürecini kontrol ve yönetiminde bir vasıta olmaktan çıkartabilecek yegâne şey, pragmatist ve konjonktürel siyasal çıkarlara ilişkin pazarlıkların şekillendireceği bir anayasa tartışmasından ziyade, sokakta bir barış muhalefetinin şekillenmesi. Zaten AKP iktidarını en çok korkutan ihtimal de bu değil mi? “Dolayısıyla ‘doğrucu Davutu’ oynamakla yetinmeyelim, öncelikle kendi ‘görevimizi’ yerine getirelim.”

Netice itibariyle siyasal bağlamı ve güçler dengesini hesaba katmadan girişilecek bir anayasa tartışması, bizi siyaset alanından uzaklaştırıp teknik “çatışma çözümü” (conflict resolution) diline mahkûm edecektir. Bu da toplumsal muhalefet güçlerini depolitize edip bizi mevcut iktidara “teknik servis” ya da danışmanlık hizmeti sunan bir konuma sürüklemek gibi bir tehlikeye kapıyı aralayacaktır. Bolivya anayasası gibi sosyal, demokratik ve ekolojik bakımdan “ileri” kimi örneklerin ancak çok farklı sosyal-siyasal güç dengelerinin bulunduğu bir ülkede gerçekleşebiliyor olmasının üzerinden atlamamak gerek.

Bağlam dışı, soyut ve güç ilişkilerini hesaba katmayan, Yani Davutoğlu’nun pek sevdiği ifadeyle”stratejik derinliği” olmayan bir anayasa tartışmasına, “zenginin hukuku züğürdün çenesini yorar” misali angaje olmak, solu ve toplumsal muhalefet güçlerini egemen siyasete yedeklemek gibi bir riski ihtiva ediyor. Bu risk karşısında bize düşen, muhayyel bir anayasa tartışması etrafında yeniden saflaşmaktan ziyade Kürt hareketinin ve elbette bütün toplumsal muhalefet güçlerinin elini kuvvetlendirecek, özellikle birincisinin olası bir müzakere sürecinde taleplerini daha büyük bir güç ve toplumsal meşruiyetle savunmasına olanak sağlayacak biçimde barış mücadelesini yükseltmektir.

foti kapak dusuk coz