≡ Menu

“Filistin Sineması: Görünür Olma Arzusu”(Edward Said, Mesele, Sayı:4, 2007)

Önce, Filistin sinemasının nasıl bir önem taşıyabileceği konusundaki düşüncelerimi kısaca sıralamak, sonra da bu meseleyi daha genel bir sorunla; siyasal, estetik ve tarihsel bir sorun olan ‘görünürlük’ meselesiyle, Filistinliler söz konusu olduğunda görünür olan ile görünmez olanın diyalektik bağıyla ilişkisini kurmaya çalışmak istiyorum. Bunu da, birkaç yıl önce yazmış olduğum ve adını Son Gökyüzünün Ardından diye koyduğum kitabımdan bir anekdotla açıklamaya çalışayım.1img730
 
1983 yılında Cenevre’de düzenlenen ve Filistin Sorunu’nu konu alan Birleşmiş Milletler’in bir uluslararası konferansına danışmanlık yapıyordum. Amerika Birleşik Devletleri’nin de İsrail’in de bu konferansı onaylamadıkları ve hele katılmayı hiç düşünmedikleri, hazırlık çalışmalarına başladığımız andan itibaren açıkça ortadaydı. Ancak benim hiç hesaba katmadığım bir güçlük, şu andaki festivalin konusunu oluşturan şu noktada çıktı: görsel malzeme ve Filistinliler.
 
Ortaya çıkan problemlerin bir kısmı önceden tahmin edilebilir şeylerdi. Örneğin, bana düşen görevlerden birisi, konferans için hazırlanacak metinlerin dağıtımını sağlamaktı (Birleşmiş Milletler kırtasiyeyi pek sever). Konferansa katılan her delegeye böyle on civarında (Filistin’in tarihi üzerine, sömürgecilik sorunu üzerine, Siyonizmin tarihi üzerine, İsrail’in tarihi üzerine, vb.) tebliğ çağrısı gönderilmesi gerekiyordu. Bir süre sonra, dünyanın her köşesindeki ulaşabildiğimiz uzmanlardan bu tür on beş-yirmi tebliğ toplamayı başardık. Ancak bir Birleşmiş Milletler konferansında herhangi bir ülke, hiçbir sebep göstermeksizin de bir tebliğe karşı veto oyu kullanabilir. Bu çerçevede, konferans bittiğinde sadece üç belgenin kabul edildiğini görmüştük. (Örneğin Türk heyeti, bölgenin tarihiyle ilgili olarak hazırlanan tebliği veto etmişti; oysa bu tebliğ, konu üzerine dünyanın en iyi uzmanlardan biri olan Maxime Rodinson adlı bir Fransız profesör tarafından hazırlanmıştı ve Türklerin veto oyu kullanmalarının sebebi de metinde Ermeni sorunundan bahsediliyor olmasıydı.)
 
John Berger aracılığıyla tanıştığım, ünlü bir İsviçreli fotoğrafçı olan Jean Mohr’u da bir tebliğ hazırlamakla görevlendirmiştik. Mohr 1940’lı yılların sonlarında birkaç yıl Kızıl Haç adına çalışmıştı. Daha sonra, Filistinlilerin resimlerini çekmek üzere Gazze, Ürdün, Lübnan, Mısır, Batı Şeria ve İsrail içinde bir hayli dolaştı ve 6-7 bin fotoğraflık muazzam bir arşiv oluşturdu. Kendisi Cenevre’de yaşadığı için, Birleşmiş Milletler’in ilk hali, eski Milletler Cemiyeti’nin bulunduğu konferans merkezinin giriş salonuna onun resimlerini asmak bana oldukça mantıklı ve ilginç bir fikir gibi gelmişti. Nitekim kendisi bu dileğimizi kırmama nezaketini gösterdi ve Mohr’un resimleri o salonda sergilendi.
 
Fakat o sırada başımıza beklenmedik bir olay gelmişti: Seçilen fotoğrafların hepsi de salonda sergilendi sergilenmesine, fakat resim altlarına konan yazılara ciddi bir sınırlama getirilmişti. Diyelim, bir ailenin fotoğrafı asılmış olsun; o aileyi betimleyen bir yazı koymak yerine, resmin altında sadece yıl olarak fotoğrafın çekildiği tarih ya da ailenin orada neyle iştigal ettiği belirtiliyor, bunun dışında ailenin kimliğine dair sadece ‘Gazze’ diye bir atıfta bulunuluyordu.
 
Filistinlilerin ‘görünürlük’le ve görsellikle ilişkilerinin derinden problemli sayıldığı benim gözümde orada açık hale geldi. Gerçekte, Filistin mücadelesinin bütün tarihinin ‘görünür olma arzusu’yla bir ilgisi vardır. Siyonizmin ilk seferberlik evresini hatırlayın: “Biz, halkı olmayan bir toprağa giden topraksız bir halk mıyız?” Bu slogan, toprağın boşluğuna ve bir halkın var olmayışına dikkat çekmekteydi.
 
Bu noktada aklıma, İsrailli müthiş gazeteci Amira Haas’ın 22 Ocak 2003’te Haaretz’de okuduğum bir makalesi geliyor. Haas’ın yazısının başlığı, “Durmadan Direksiyon Sallayıp Bir Tek Arap Görmemek” şeklindeydi. Sebep, İsraillilerin işgalden sonra, daha özel olarak da son birkaç yılda, Batı Şeria ve Gazze’de mevcut bütün yerleşimleri -150 ya da 160 civarında yerleşimi- birbirine bağlayan inşa ettikleri yol sisteminin bir tarifidir. Söz konusu yollara Araplar ve Filistinliler çıkamazlar; eğer bir İsrail yurttaşı ve bir yerleşimciyseniz o yollarda durmadan araba kullanıp direksiyon sallayabilir, dolayısıyla tek bir Arap görmezsiniz.
 
Batı Şeria’da, Yahudi yerleşimleri ve mahalleleri inşa etmek için topraklarına zorla el konan köylerle şehirlerin isimlerini hiç bilmeden, hatta öyle köyler ve şehirlerin varlığından dahi haberdar olmadan bütün bölgeyi boylamasına ve enlemesine yol almak mümkündür. O köylerle şehirlerin çoğunun ismi yol tabelalarında yazmaz. Uzaktan bakıldığında, müezzinlerin okudukları ezanlar ve insansız boş sokaklar (zaten dışarı çıkmayı cazip kılacak tek bir şey de yoktur) estetik bir dekorasyon izlenimi uyandırır. Batı Şeria’nın hemen hemen boş yollarında giden bir Yahudi, oralarda artık hiç Arap kalmadığını düşünecektir: Yahudilerin kullandığı geniş yollarda Araplar gezmemektedir.3
 
Yirmi yılı aşkın bir süredir küçüklü büyüklü bu yerleşimleri planlayan insanlar, ‘yerliler’in yerleşimlere ya da yerleşimlerde oturanlara zarar vermelerini de engellemeleri gerektiğini; başka bir deyişle, her Filistin şehri ve köyünü tecrit edecek, onları birbirinden ve ana yollardan ayıracak yollar inşa etmek zorunda olduklarını, üstelik bunu ifrata vardırarak, bir köyün yola ya da zeytinliklere, bir şehrinse sanayi bölgesine ulaşmasını engelleyecek topraktan bariyerler kurmaları gerektiğini de biliyorlardı.
 
Filistin sineması işte bu bağlamda anlaşılmalıdır. Şöyle ki, bir yandan Filistinliler görünmezliğe karşı dururlarken -ki en başından beri bu yazgıya direnmişlerdir-, öbür yandan medyada klişelere (terörizm ve şiddetle ilişkilendiren bir görsel kimliği temsil eden maskeli Arap, kufiyya ve taş atan Filistinli klişesine) karşı durmaktadırlar.
 
Filistin sineması, Filistin’in 1948’i -Filistin’in tarumar edildiği, Filistinlilerin dağıldığı ve mülklerinden oldukları yılı- izleyen yıllardaki varlığı adına görsel bir alternatif, görsel bir ifade ediş, görsel bir enkarnasyonu sağladığı gibi, ayrıca, bir karşı-anlatı ve bir karşı-kimlik oluşturmaya çalışarak Filistinlilere dayatılan ‘terörist’ kimliğine, ‘şiddete meyilli halk’ yaftasına karşı koymanın bir yolunu sunar. Festivaldeki filmler bir kolektif kimliği temsil etmektedir.
 
Filistinliler dağılmış bir halktır. Dolayısıyla, filmleri de farklı yerlerden gelmektedir: Batı Şeria, Gazze, İsrail, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri. Bu filmlerdeki çabalar sayesinde güdülen amaçlardan birisi, genellikle gündelik hayattaki en basit yansımalarıyla, 1948’den itibaren kaybolmuş olan şeyleri hatırlayıp bir araya toplamaktır. Ben 1998’de çektiğim ve adını Filistin’i Aramak diye koyduğum filmde, Beytüllahim dışındaki Deheyşe kampında yaşayan ve İsrail’in içindeki kampın yakınından görülebilir haldeki aile evlerinin anahtarını bana göstermekte ısrar eden bir aileyi konu almıştım. Ev yıkılıp yerle bir edilmiş olduğu halde, anahtarını hâlâ saklıyorlardı.
 
Anahtarlar, (artık hiçbir işe yaramayan) tapu kayıtları, aile fotoğrafları, gazete kupürleri, okul diplomaları ve evlilik cüzdanları gibi şeyler: Filistin belleğinin dibinde bunlar yatar.
 
Michel Khleifi’nin Fertile Memory (Bereketli Hafıza) filminde, yaşlıca bir kadının eskiden sahip olduğu araziyi görmeye götürüldüğü nefis bir sahne vardır. Kadının mülkü elinden alınmıştır ve o arazi İsrail içinde kalmış olup, İsraillilerce işgal edilmiştir. Kadın topraklarını görmeye götürülür, çünkü oğlu ona bazı insanların araziyi satın almak, dahası orayı sahibinden yasal yolla almak istediklerini anlatmıştır.
 
Yine filmde, bu kadının -yaşlıca, iyi eğitim görmemiş, İsraillilere ait bir mayo fabrikasında dikişçi olarak çalışan kadının- arazisini ilk defa ziyaret ettiği bir sahneyi daha seyrederiz. Kadın orada durup yürüdükçe etrafına ışık saçar ve hayatında ilk defa ayaklarının altındaki toprağı hisseder. Kadının kendisi ile uzaklaştırılmış olduğu -artık sahibi olmadığı, o anda üstünde oturanların ondan satın almak istedikleri- toprağı arasındaki bu temas noktası, perdeyi bir ışık gibi gibi aydınlatmaktadır. Bence Filistin sinemasının kilit taşlarından birisi budur.
 
Bir ulusal anlatı oluşturma çabası içindeki Filistin sineması, genellikle gizli saklı kalmış olan bir dünyayı keşfeder, Filistin sinemasında rastlanan ve kâh -Elia Süleyman’ın sinemasında olduğu gibi- ustaca işlenip kotarılmış bir görsellikle kâh Michel Khleifi’nin sonraki filmlerindeki gibi folklorik yolla bir şekle şemale bürünen bu ‘görünür kılma’, hakikaten çok heyecan vericidir.
 
 
 
DİPNOTLAR
 
1) Bkz. Edward Said, After the Last Sky: Palestinial Lives (New York: Columbia University Pres, 1998).
2) John Berger’in görsel sanatlar üzerine en ünlü kitabı Görme Biçimleri’dir. Jean Mohr’un Filccistin fotoğrafları için bu kitaba bakabilirsiniz.
3) Amira Haas, “You can Drive along and never See an Arab”, Haaretz, 23 Ocak 2003.
4) A.g.y.