≡ Menu

“Feyzi Tuna – Hayat Onu Hep İmtihan Etti” (Ahmet Selçuklu)

Sinemada kimi yönetmenler vardır, bir film çekerler, kült olurlar, yeni aşina olanlar dahi adını hiç unutmazlar; fakat sinemada kimi yönetmenler de vardır, neredeyse tüm sinemayı sırtlarlar, bir setten öbürüne koşarlar, ne çarelere derman olurlar, lakin adlarını bilen bilir, haklarını da bilen öder.

feyzi tuna kapak

Upuzun bir söyleşi tarzındaki kitabını okuduktan sonra Feyzi Tuna’ya dair aklımda kalan, buna yakın bir tablo. Zaten yönetmen sayfaların içinde cümlesini ona göre kurmuş, yönetmenle söyleşerek kitabı hazırlayan Dilara Balcı da onca söz arasından o cümleyi seçmiş çıkarmış: “Her film bir imtihandır.” Meali şu ki, ardında kaç film bırakmış olursan ol, eğer bir sonraki film için adın anılmışsa, bununla yetinilmeyip set sana emanet edilmişse ve çark dönmeye devam ediyorsa varsın manasına.

Feyzi Tuna 1939 doğumlu. Balıkesir’de doğmuş ama kısa bir süre sonra ailesi, asıl memleketi diye bildiği Söke’ye göçmüş. Ailenin bir tarafı Çerkez, diğer tarafı Rumeli kökenli. İlkokulu ve ortaokulu Söke’de okuyor, geniş bir aile ortamında büyüyor. Sinemaya ilgisi ortaokul yıllarında başlıyor. Merakı, kendi tabiriyle “delicesine”. Çağının nice ‘delisi’ gibi, ‘kasaba, sinema ve çocuk’ üçgeninde yeşeriyor bu merak. “Tek bir sinema vardı kışın,” diye anlatıyor kendisi. “Gündüzleri kıraathaneydi. Akşamları masalar bir kenara çekilir, sandalyeler yan yana dizilir, bir beyazperdeyle sinemaya dönüşürdü.” Hayatında babasından yediği tek dayağın sebebi de aynı sinema tutkunluğu.

Feyzi Tuna’nın bir film setini ilk görüşü on iki, on üç yaşında oluyor. Söke’de Boş Beşik filmi çekilirken Muhterem Nur onu koltuğunun altına alıp, çekim yerine götürüyor. Okumaktan sıkılan bir oğlan zaten, o aklıyla sinemacı olmaya karar veriyor. İstanbul’a gitmeyi kafasına koyması bu yüzden. Anneannesi vasıtasıyla bir şekilde Haydarpaşa Lisesi’ne zıplamayı da başarıyor. 1960’da “her yaz kocası subay olan büyük ablamlara İstanbul’a misafirliğe gidiyor, sinemacı olmak için kapı kapı dolaşıyor”. Gecelerin Ötesi filmini yeni bitiren Metin Erksan’ı görmeyi, ondan bol bol nasihat almayı başarıyor. Hatta aynı aylarda çekeceği bir film için, “Yeşilçam Sokağı, İstanbul” adresine Memduh Ün’e mektup gönderme cesaretini gösteriyor. Memduh Ün’ün Söke’ye yazdığı cevabi mektubunda, “O filmde Göksel Arsoy oynayacak,” demesini de bir ‘incelik’ olarak hatırlıyor.

Artık Feyzi Tuna için İstanbul’u arşınlamaktan başka yol yoktur. Setlere gidip çalışıyor, tanıdık bakınıyor, didinip duruyor. Bir gün, Halit Refiğ’e asistanlık yapmış olan Orhan Çubukçu’yla bir bohem meyhanesine takılıyorlar. İki votkayı atınca cesareti artıyor. Şişli’ye gidip, Halit Refiğ’in kapısına dayanıyorlar. “Ben sinemacı olmak istiyorum ve size hayranım. Sizin yanınızda başlasam ne hoş olur” falan diyor ve para mara almadan, kendini kabul ettiriyor. Sette öylesine dolanırken bir futbol sahnesi denk geliyor. Halit Refiğ’in ve yanındakilerin futboldan anlamadığını görünce fırsatı kaçırmıyor, gençliğinin futbolculuğu işe yarıyor: “İzin verirseniz ben size bir futbol sahnesi yapayım. Beğenirseniz öyle kullanın,” diyor ve otuz civarında film çeken, ayrıca televizyon yapımlarına imza atan bir Yeşilçam yönetmeninin sinema serüveni böyle fiilen başlamış oluyor.

Feyzi Tuna’nın sinemaya girdiği 1960’lı yıllar, Yeşilçam’ın altın çağıdır. Bu yıllarda sinema heveslisi onlarca genç, ustalarının yanında mesleği öğrenme arzusundadır ve “Türk sinema tarihinde ‘Orta Kuşak’ ya da yeni dalga akımından etkilenmiş olmaları dolayısıyla ‘Yeni Kuşak’ olarak nitelenen bir yönetmen kuşağı” doğar. “Bu yönetmenlerin en önemlileri arasında Tunç Başaran, Zeki Ökten, Alp Zeki Heper, Tarık Dursun Kakınç, Bilge Olgaç, Erdoğan Tokatlı, Duygu Sağıroğlu ve tabii Feyzi Tuna vardır” (s. 3). Fakat Yeşilçam’a yeni bir soluk getirmeye çalışırken, sektörün sert koşulları onları bir anlamda ‘yola getirir’. Hatta bazıları mesleklerini kaybederler, uzun yıllar asistan olarak çalışır ya da ticari sinemaya yönelirler. Burada Dilara Balcı’nın kilit önemdeki saptaması, “1960’lı yıllarda Feyzi Tuna ve diğer ‘orta kuşak’ yönetmenlerin sinemaya girişleri kolay, kendilerini ispat etmeleriyse oldukça güç olmuştur” (s. 3) şeklindedir.

feyzi tuna yazisi ahmet selcuklu

Feyzi Tuna’nın ilk yönetmenliği, 1963 tarihli Aşka Susayanlar’dır. Film sinema eleştirmenlerinden olumlu eleştiriler alır, fakat halktan beklediği ilgiyi görmez. “Feyzi Tuna ilk filminin ticari başarısızlığının yükünü kariyeri boyunca omuzlarında taşımak zorunda” kalacaktır. O yüzden “Yeşilçam’da ayakta kalmanın tek yolu, çekilen her filmin seyirci tarafından belli düzeyde ilgi görmesinden, başka bir deyişle ‘iş yapması’ndan geçmektedir”. Nitekim kendisi de bu ilk filminden sonra işsiz kalır ve reji asistanlığına döner. İki yıl boyunca Memduh Ün’ün filmlerinde yardımcı yönetmenlik yapar, Metin Erksan ve Lütfi Akad’ın birer filmlerini tamamlar; bir bakıma, kariyerine Yeşilçam’ın ‘görünmeyen yedek yönetmeni’ olarak tutunur. 1965’te çekeceği, bir gençlik filmi olan Yasak Sokaklar’ın tahmin edilenden yüksek hasılat getirmesi sayesinde yapımcı firmaların aranan yönetmeni oluverir ve kitap boyunca setlerini ve çekim hikâyelerini detaylı olarak anlattığı filmler birbirini kovalamaya başlar: Baş rollerinde Fikret Hakan’ın, Ayhan Işık’ın oynadıkları Silahları Ellerinde Öldüler, Devlerin İntikamı, Fato ya İstiklal ya Ölüm, Dağların Kartalı ve diğerleri.

Bir köy hikâyesi olan, Fatma Girik’in oynadığı Kızgın Toprak aynı zamanda Tuna’nın ülke sınırları dışına çıkmasını sağlayan film olur ve Taşkent’e gider. Fakat 1974’ten sonra salonları seks filmleri doldurunca sinemaya bir süre ara verir. Bazı ödüllü kısa filmler çeker. Kanlı 1 Mayıs’ı ve kalabalığın üstüne ateş açılmasını görüntüler, fakat yıkansın diye Paris’e gönderilen filminin akıbetini öğrenemez. Tuna’nın sinemaya geri dönüşü, senaryosunu Selim İleri’yle birlikte yazdığı, yönetmenliğini kendisinin yaptığı 1978 tarihli Seninle Son Defa’dır. Aslında bu film, “1980’lerde furya haline gelecek olan feminist filmlerin ilk örneğidir” (s. 11). Onu, aynı tema üzerinden 1982’de çektiği Seni Kalbime Gömdüm ve 1985 tarihli olan Bir Kadın Bir Hayat izler. Aynı dönemde TRT adına çekilen ünlü televizyon dizisi Üç İstanbul’da da Tuna’nın imzası vardır.

Derken, kalbinden geçen asıl film olan Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unun sinema uyarlamasına girişir. Fakat Kuyucaklı Yusuf’un çekim ve yapım sonrası süreçlerinde karşılaştığı talihsizlikler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ona bir daha sinema filmi çekmeme kararını aldırır. Tabii, ciddi hayal kırıklığı yaşamış da olsa bir zanaatkârın boş durması beklenemez. Nitekim Feyzi Tuna ondan sonra Feride, Süper Baba, Baba Evi, Bir Filiz Vardı, Ölümün El Yazısı ve Aktör Eskisi gibi birçok televizyon yapımının yönetmenliğini üstlenir; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim kadrosuna girer. Kendi sözüyle, hayat onu hep imtihan etmiştir ve o da arada bir bütünlemeye kalma duygusu yaşasa bile hiçbir imtihanı vermekten geri kalmamıştır.

(Radikal Kitap, 7 Mart 2013)

 

Kitaba dair Mehmet Güreli’nin yazısı:

• “Feyzi Tuna, Bülent Oran ve Paul Auster” (Mehmet Güreli, Taraf, 6 Şubat 2013)

 

 

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz