≡ Menu

“Chavez’in Bıraktığı Miras” (Stefo Benlisoy)

Hugo Chavez’in aslında uzun süredir beklenen ölümü, onun kişiliği ve “mirası” üzerine muazzam bir tartışmayı tetikledi. Aslında hiç de şaşırtıcı bir şey değil bu. Chavez’in kelimenin gerçek anlamında “karizmatik” kişiliği etrafında başından itibaren hiç de masum olmayan bir spekülasyon atmosferi oluşmuştu zaten.

Batılı ana akım medya kuruluşları veya kanaat önderleri açısından Chavez, Latin Amerika’nın sayısız “caudillo”larından biriydi; yani geçmişte kaldığı sanılan popülist “şef” geleneğinin ahir zamanlardaki bir tezahüründen ibaretti. Onun tantanalı beyanatları, şiddetli ve bazen anlaşılmaz çıkışları, her daim sergilediği coşkun tavrı, bitmek bilmeyen saatlere yayılan konuşmaları, Batı kamuoyunda Chavez hakkındaki “üçüncü dünya otokratı” imgesini imal edip pekiştirmekte gani gani kullanıldı.

chavez gecekondular

 

Chavez bir bakıma gerçekten “caudillo” geleneğinin, yani halkla arasında hiçbir “aracı” olmamasını isteyen karizmatik ve popüler başkan geleneğinin bir takipçisiydi. Geniş kitleler nezdinde sahip olduğu neredeyse mistik popülerliği onun bu yönünü göz ardı ederek açıklamak mümkün değil.

Ancak hayır, Chavez’in mirası kıtaya özgü bu “şef” geleneğinin tekrarından ibaret değil. Venezüella halkının ezici bir çoğunluğunun ona desteği de “karizmatik” liderin yarattığı bir kolektif “histerinin” emaresi falan değil. Chavez halkının “babası” filan değil; bilakis Chavez’i yaratan bu halkın mücadelesi. Baştan başlamak en iyisi. Chavez’i iktidara taşıyan 1989 yılında patlak veren “Caracazo” ayaklanmasının artçı sarsıntılarıydı.

Çoğu kişi Latin Amerika’da neoliberal kapitalizme karşı “lanetlilerin” direnişinin ve neoliberal küreselleşme karşıtı hareketin miladı olarak 1 Ocak 1994’teki Zapatist ayaklanmayı gösterir. Oysa 27 Şubat 1989’da başlayan ve kanlı bir biçimde ezilen (kimi raporlar 3 bin ölüden bahsediyor) “Caracazo” ayaklanması, bütün kıtayı ve elbette Venezuela’yı baştan başa saracak bir yeni mücadele dalgasının başlangıcıydı.

Chavez bu dalganın üstünde yükseldi, bu dalganın ifade biçimlerinden biri oldu. Dahası, iktidara geçtiğinde belki çok daha “mutedil” bir siyasal yönelime sahip olan Chavez’e hâkim sınıfın verdiği sert reaksiyon, ister istemez onu daha sola çekti. 2002 yılında ABD destekli darbe gerçekleştiğinde iktidardan düşen Chavez’i kurtaran, daha önce “Caracazo” ile ayağa kalkmış yoksul halk kitlelerinin yeniden eyleme geçmesiydi. Chavez egemenlerin açık sınıf kinine karşı kitlelerin mücadele azim ve kararlılığına dayandı; ancak böylece ayakta kalabildi.

Yani Venezuela yoksullarının “karizmatik lidere” irrasyonel tapıncı türünden bayat açıklama şemalarının beyan ettiğinin aksine alt sınıflar Chavez’e gayet “rasyonel” nedenlerle destek verdiler. Chavez onların kendi kaderlerine sahip çıkma mücadelesine sarıldıkça onlar da Chavez’e sarıldılar. Onun “demagojisi” ile efsulanmış kitleler değil, somut kazanımlarını aktif bir biçimde savunan insanlar söz konusuydu.

Kazanım demişken;   BM’nin Latin Amerika için Ekonomik Komisyonu’na göre Venezuela kıtada yoksulluğun son on küsür yılda dramatik biçimde, yüzde 48.6’dan yüzde 27.8’ye ve aynı zamanda da mutlak yoksulluğun yüzde 22.2’den yüzde 10.7’ye düştüğü bir ülke. Buna ilaveten eşitsizliklerin tavan yaptığı bir kıtada yer alan ülke, bölgesinde en düşük eşitsizlik oranlarına sahip durumda. Bu veriler Chavez’den önce ülkenin kaderine kırk yıldan fazla egemen olan yozlaşmış IV. Cumhuriyet’in bilançosuyla taban tabana zıt.

Bu bilançoya binlerce komünal konsey ve toprak reformu sonucu ortaya çıkan köylü kooperatifleri aracılığıyla gerçekleşen halk katılımı biçimlerinin yaratılması, kıtadaki en ilerici iş yasası, yoksullar yararına sayısız sosyal program ve bölgedeki en yüksek asgari ücret eklenmelidir.

Chavez’in başta petrol olmak üzere hidrokarbonlar üzerinden elde edilen gelirlere dayalı bir gelişme modeline dayanan ülke ekonomisini alttakiler lehine yöneltmesi, sayısız sosyal program aracılığıyla emekçilerin ve yoksulların gündelik hayatında hayati değişiklikler yaratması kimilerince Chavez’in kitlelerle girdiği popülist ilişkinin paternalist bir tezahürünü oluşturmaktaydı sadece.

Bu yaklaşımın daha “radikal” versiyonlarında Chavez, neredeyse petrol gelirlerini yandaşlarına dağıtan (elbette daha eşitlikçi biçimde) bir Körfez şeyhinden pek de farklı bulunmamaktaydı. Buna göre Chavez, sosyal anlamda bazı eşitlikçi uygulamalarına karşı gücü kendi elinde merkezileştiren, bu anlamda da demokratik nizamın sınırlarını ihlal eden bir otokrattı. Toplumsal adalet dersinden tam not alan Chavez, demokrasi dersinden çakmıştı.

Demokrasiyi bir “frenler ve dengeler” sisteminin fasılasız işleyişine ve siyasal elitler arasında serbest seçimler yoluyla iktidar değişimine indirgeyen bu liberal çerçevenin aksine daha iyi, daha erişilebilir ve eşitlikçi bir eğitim ve sağlık hizmetinin ya da yoksulluğun geriletilmesinin, alt sınıfların sosyal ve siyasal gücünü pekiştirmesi anlamında, demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu ısrarla hatırlatmak gerekiyor.

Aslında demokrasiyi alt sınıfların en temel ihtiyaçlarını giderebilmesi hususundan, yani ekmek meselesinden azade kılan yaklaşımların “felaket kapitalizmi” devrinde temelden antidemokratik olduğunu vurgulamak gerekiyor. Neoliberal hegemonya çokça sanıldığının aksine emekçilere yönelik salt bir iktisadi saldırı olmadı asla. Bunun çok daha ötesinde, emekçiler ve ezilenlerin kendi kaderlerine dair söz söyleme, kolektif eyleme kapasitelerine yönelik demokrasi karşıtı bir saldırıydı aynı zamanda. Tam da bu yüzden Chavez’in alttakilere yönelik toplumsal adaleti hedefleyen eşitlikçi önlemleri, dar anlamda iktisadi-sosyal bir politikanın ötesinde, aynı zamanda alt sınıfları ve dolayısıyla da demokrasiyi güçlendiren bir özellik taşıdı.

Hugo Chavez’in mirası söz konusu olduğunda onun terekesindeki en kıymetli kalemlerden birinin antiemperyalizm olduğu açık. Chavez küresel ölçekte ABD emperyalizmine ve onun riyakârlığına karşı direnişin en önemli seslerinden birisi oldu. Bu tavrıyla yeryüzü ezilenleri ve emekçileri nezdinde müstesna bir yere sahip oldu. Chavez’in Latin Amerika’nın ABD’nin arka bahçesi olmaktan çıkması için ortaya koyduğu somut girişimleri mirasının en kıymetli parçası belki de.

Bugün Latin Amerika “Tanrı’ya hâlâ uzak” belki ama Chavez sayesinde “ABD’ye eskisinden çok daha uzak”.  Yine de özellikle Ortadoğu’da “kampçı” özelliklere sahip bir pozisyon takınması ve ABD ve müttefiklerine karşı çıkmak adına Ahmedinecad yönetimindeki İran ve Esad yönetimindeki Suriye gibi otoriter ve baskıcı rejimler safında yer almaktan çekinmemesi, bu değerli mirasın bir zayıf noktası.

Gelelim bardağın boş yanına. Bu on küsür yılda elde edilen bütün kazanımlara rağmen yanılsamaya kapılmayalım. Hâlihazırda esas itibariyle petrol kaynaklarının sömürülmesine dayalı, “rantiye” denilebilecek bir kalkınma modelinden ve GSMH’nin yüzde 70’inin hâlâ “özel” ellerde olduğu bir “karma” ekonomiden bahsediyoruz.  Bu bağlamda “boli-burjuvazi” denen bir siyasal-iktisadi elitin yükselişi de söz konusu. Bu koşullarda “Bolivarcı devrim sürecinin” en zayıf yanı, yani “Aşil topuğu”, Chavez’in ölümüyle daha bir görünürlük kazanıyor.

Chavez’in kişisel karizma ve popülaritesine bağımlılık, ülkede yaşanan radikal toplumsal dönüşümün geleceği konusunda haklı soru işaretleri yaratıyor. Hugo Chavez’in bazen “hiper başkanlık” olarak da adlandırılan her yer ve meselede hazır ve nazır oluşu ve dolayısıyla bir anlamda iktidarın kişiselleşmesi, onun ölümüyle doldurulması güç bir boşluk yaratıyor. Aslında zaten Chavez’in son yıllarında artan bürokratikleşme, yeni bir yönetici kastın oluşumu, klientalist ilişkilerin yaygınlaşması gibi sorunlar, halk sınıfları arasında da belli bir huzursuzluk yaratıyor, bu durum da politik apatiyi tetikliyordu.

Bunun en açık ifadesini son başkanlık seçimlerinde gördük. 2006’daki seçimlerde Chavez oyların neredeyse %63’ünü alırken sağın adayı %37’sini almıştı. Ekim 2012’deki seçimlerdeyse Chavez yüzde 55’in biraz üstünde oy almış, rakibi Capriles ise yüzde 44 oy almıştı. Yani aradaki fark yüzde 12’den aza düşmüştü. Sağın bir politik hamle içerisinde olduğu aşikârdı.

Daha da ürkütücüsü, yıllar sonra ilk defa muhalefetin Chavez’in popüler olduğu kimi bölgelerde önemli kalabalıklar toplamayı başarması, yani halk sınıfları arasına sızmayı becerebilmesiydi. Bu yerleşimlerdeki ahali, Bolivarcı süreçten istifade etmişse de kamu kurum ve işletmelerindeki bürokrasinin suiistimalleri ve verimsizliğine karşı itirazlar gittikçe yükselmekteydi.

Yukarıda bahsedilen ve seçimlere de yansıyan erozyonu karşısında kolektif bir önderlik inşa edilmez ve bürokratikleşme eğilimini tersine çevirecek önlemler alınmazsa Chavez’in yokluğunda Bolivarcı dönüşümün geriye gitmesi mukadder olacak. Siyasal kayıtsızlık ve sosyal-siyasal sorunlar karşısında bireyci kaçışı pompalayan bürokratikleşme ve toplumsal hareket ve mücadelelerin devletçe soğurulması tehlikesi karşısında bizzat kitlelerin dahil olacağı karar organları oluşturmak ve iktidarı toplumsal hareketlere karşı sorumlu kılmak gerekiyor.

İşçi sınıfı ve köylü örgütleri, toplumsal hareketlerle kalıcı bir istişare süreci temel bir ihtiyaç. Kitlelerin örgütlü gücüne yaslanan kolektif bir önderliği inşası edilememesi halinde Chavez’in belirleyici bir faktör olmaktan çıktığı koşullarda “Chavismo”nun dağılma ve karışıklık içerisine girmesi kaçınılmaz olacak.

Chavez’in varislerinin onun iş başındayken bürokrasi, ordu, yeni politik kadrolar ve toplumsal hareketler arasında mümkün kıldığı denge ve uzlaşmayı yeniden üretmeleri çok zor olacak. Önümüzde muhtemel ve birbirine benzer iki kötü senaryo var: Birinci ihtimal ABD öncülüğünde (dünyanın bu yakasında hiç eksik olmamış) geniş bir konspirasyonun sahneye konulması.

Bu, Chavez sonrası askeri ve siyasi önderliğe sızma ve devrimci sürecin kazanımlarını süreç içerisinde tersine çevirmek anlamına geliyor. Bir diğer ihtimal, Chavez yanlısı güçlerle muhalefetin güçlerini birleştirecek yeni bir koalisyonun oluşmasıyla Bolivarcı sürecin tersine çevrilmesi. Ne biçimde olursa olsun, yukarıda bahsedilen alternatif bir devrimci liderliğin inşası söz konusu olmazsa ve aşağıdan bir yeni toplumsal seferberlik gündeme gelmezse Chavezci bürokrasi içerisindeki reformist eğilimlerin,

Bolivarcı süreci “koruma ve kollama” namına yerli burjuvazi ve emperyalizmle uzlaşma arayışına girmesi olasıdır. Böylesi eğilimlerin baskın hale gelmesiyle emperyalizmin süreç içerisinde yeniden hâkimiyet kurması söz konusu olabilecek ve kademeli olarak reformist Chavezci önderlik yerini daha geleneksel ve “güvenilir” siyasal aktörlere bırakacaktır.

Böylesi bir gelişmeye karşı durmanın tek yolu, devrimci bir program ekseninde ortaklaşacak toplumsal mücadele ve hareketlerin zemin kazanmasıyla mümkün olacaktır. Chavezci önderlik ve hükümetin belli bir kanadının muhalefet ve/veya oligarşi yle uzlaşma ihtimali karşısında sadece toplumsal mücadeleler ve demokratik kazanımların derinleştirilmesi, katılımcı demokrasi biçimlerinin ve halkın ekonomi ve devlet üzerindeki kontrolün geliştirilmesi yoluyla direnilebilir.

Chavez’in dillendirdiği “21. yüzyıl sosyalizmi”ni bir slogan olmaktan çıkartıp ona gerçek içeriğini kazandıracak şey, böylesi bir yönelimin izlenmesi olacaktır. Böylelikle “Bolivarcı devrim” süreci önündeki çelişki ve engeller aşılabilecek ve geçmişe dönüş tehlikesi, yani neoliberal ve emperyalist aktörlerinin ülkeye yeniden hâkim olma ihtimali bertaraf edilebilecektir.

“Bolivarcı devrimin” kaderinin nasıl tecelli edeceği henüz yanıtlanmamış bir soru. Umalım ki Venezuela’nın ezilenleri ve emekçileri bu soruya, devrimci sürece antikapitalist ve demokrasinin derinleşmesi rotasına sokacak yanıtlar verebilsin.

(http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=484, 7 Mart 2013)

 

Hugo Chavez’in ölümünden sonra yazılan yazılar için bkz:

• “Hugo Chavez ve Ben” (Tarık Ali, Guardian, 6 Mart 2013)
• “Devrim Sahipsiz Değil” (Selami İnce, BirGün Pazar, 10 Mart 2013)
• “En İyi Dostumuzu Kaybettik” (Fidel Castro Ruz, Monthly Review, 11 Mart 2013)
• “Bu Dünyadan Chavez Geçti” (Hayri Kozanoğlu, BirGün, 12 Mart 2013)

 

Agora Kitaplığı’nın Chavez ve politikasıyla ilgili kitapları için bkz.:

• Hugo Chavez ve Devrimde Devrim (Masis Kürkçügil)
• Karayip Korsanları – Umut Ekseni (Tarık Ali)