≡ Menu

“Bobby Sands’den Sebahat Tuncel’e: Aç Kapıyı Gardiyan, Halkının Vekili Çıkacak!”(Osman Akınhay, Mesele, Sayı: 9, 2007)

“Sebahat Tuncel, yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince, Anayasa’nın yasama dokunulmazlığını düzenleyen 83. maddesi gereğince verdiği tahliye kararının Gebze İnfaz Savcılığına ulaşmasının ardından ‘yasa dışı örgüte üye olmak’ suçundan tutuklu bulunduğu Gebze M Tipi Kapalı Cezaevinden tahliye edildi. Tahliye nedeniyle cezaevi ve çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı, itfaiye ve sağlık ekibi hazır bekletildi. Polis, vatandaşların cezaevi kapısına fazla yaklaşmaması için barikat kurdu. Sabahat Tuncel’in cezaevi çıkışında yaptığı açıklama sırasında cezaevi kapısı önünde izdiham yaşandı. Otomobile binen Tuncel, konvoyla İstanbul’a hareket etti” (24 Temmuz 2007, internet haberleri)img738
 
Çok tahliye gördüm on bir yıllık hapislik hayatımda. Çeşit çeşit; heyecanlısı üzgünü, tek başınası toplucası, beklenmediği ay ay gün gün saydıranı, kimseyle vedalaşmayıp arkasına bakmadan kapıaltına koşturtanı aklı içeride bıraktıranı, gülerek gidileni ağlatarak ayak sürdüreni, valiz elde ‘Allah kurtarsın’ dedirteni yumruk havada ‘Mücadelenizde başarılar dilerim arkadaşlar’ diye ajitasyon çektireni –türlü türlü tahliye olma ritüelleri.
 
Daha yeni girmiştim mesela, nöbetçi mahkemenin hakkımda tutuklama kararı vereli üç gün bile olmamıştı, ne -muhtemelen- müebbetle sonuçlanacak bir uzun yolculuğa hazırdı kafam -ve bedenim-, ne de gündelik bir hapis hayatının nasıl ilerlediğine aşina olabilmiştim; işte o günlerden birinde, kendi ‘aleminde’ meşhur olan Mamak tatlısı dağıtılmıştı herkese (iki kişiye bir orta boy yoğurt kâsesi), ‘tahliye tatlısı’ demişti aynı komünde birlikte kaldığımız ve benden bir ay ‘kıdemli’ olan örgüt arkadaşım. Tahliye olan kimdi, hangi örgüttendi, doğal olarak hatırlamıyorum şimdi. Henüz pek kimseyi tanımıyordum ne de olsa, taze sayılırdım, ‘Apocular’ın ilk tutuklananlarından ve bir kısmı yakalandıklarında Gençlik Parkı’nda çalışıyor olan Tuzluçayır ekibi dahil olmak üzere yüz otuz küsur kişinin kalmakta olduğu A Blok, Zemin 1-2-3 koğuşunda. ‘Ne güzel’ diye düşünmüştüm, ne muhteşem, şu Ağustos sıcağında, Ankara yazında, nizamiye kapısının dışına adım atmak ve gönlünce dilediğin yere gitmek, tam da Mamak için düzülen şarkıdaki gibi:
 
Şirin mi şirin gecekondu evleri
Samsun asfaltında otomobiller
Ne güzeldir yollarda olmak şimdi…
 
12 Eylül sabahı, saat 7 civarıydı. Geceden bir hareketlilik sezmiştik, fakat bodrum kat olduğundan bulunduğumuz koğuş, henüz kesin haberimiz yoktu darbeden. O sabah mahkemesi olanlarla beraber bir gün önce tahliye olan iki arkadaşımız da çağrılmıştı. Aslında bir gün önce tahliye edilmişlerdi onlar; fakat tahliye edildikleri mahkemeden akşamüstü saat 5’te getirildiklerinden ve onlar da, on beş dakika içinde eşyalarını toplayıp özgürlüklerine kavuşmaları -ve böylece, 12 Eylül’e içeride yakalanmamaları- tamamen mümkünken, ‘bu geceyi de arkadaşlarımızla geçirelim, son bir defa güzel sohbet ederiz’ dediklerinden (oluyordu öyle şeyler) sabaha kalmışlardı. Sabah, o gün tarihli mahkemesi olanlarla birlikte götürüldüler, ikindi vakti, bir revoda nizamiye içinde dolaştırılmış ve insafsızca dövülmüş bir şekilde her tarafları mosmor geri getirildiler (biri iki yıl, diğeri altı ay daha yattı arkadaşların).
 
Yıllar ilerlemeye başladı sonra, ağır ağır. ‘80’li yılların tahliyeleri, şahit olduğumuz üzere, özgürce çıkma duygusunu da ketleyen bir yalnızlık hissi eşliğinde gerçekleşmiştir hep. Ya az cezalısındır, müddetin dolmuştur, ya ara tahliye piyangosu vurmuştur, ya da Yargıtay aşamasında lehine karar çıkmıştır da o kasvetli yıllarda, dışarıda örgüt yok, bağlantı yok, aile dışında arkadaş yakın kalmamış, bir bilinmeze doğru adım atacaksındır. İlk bela (erkekler için) zaten, kapıda seni iki inzibatın ve askerlik işlemlerinin, askerlik şubesinde de sülüsünün bekliyor olmasıdır. Haliyle, anında kursağında kalır sevincin; içinden ne yapıp edip bir çaresini bulmak gelir kıtana teslim olmayı ertelemenin, fakat imkânların kısıtlı, dışarıdaki dünya iç karartıcıdır. Hadi, onu atlattın diyelim, dişe dokunur bir meslek, bir iyi kötü devamlı iş fırsatı, içine kâbus gibi çöken derin kederi hafifletecek bir dost-arkadaş çevresi de yoktur. Çaresiz; bavulunu yüklenmiş çıkar gidersin, tutarsın aile ocağının yolunu (bkz. Babam ve Oğlum). Bir tek, arada başka bir, 30 gün başına yatılan süreyi 16 günden 12 güne indiren şartlı tahliye kanununun sonucu olan ’85 tahliyeleri buna biraz istisna getirmiştir, fakat o da, müebbet ve idam cezası almış içeridekilerin çoğunun vadesi henüz epeyce uzun olduğundan fazla kimseyi kapsamamıştır.
 
İrlandalı Bobby Sands’in yumuşak bakışlı çehresi işte o devirler kazınmıştır zihnimize; yalnız bizim değil, bütün dünyanın sarsılarak ve derinden etkilenerek izlediği bir mücadelenin sıra neferi olarak.
 
Daha çok da, Sinn Fein’in İngiliz parlamentosunda boşalan bir milletvekilliğine aday gösterdiği, seçim bölgesinde, neo-muhafazakârlığın baş tacı Margaret Thatcher’dan daha fazla oy toplayarak milletvekili seçilen, fakat hapisteki IRA üyelerinin başlattıkları açlık grevinin 66. gününde hayatını kaybeden bir simge olarak. Bırakın tahliye olmayı, hapishanelerden sağ çıkma ihtimaline bile pek akıl yatıramadığımız o dönemde, halkının temsilcisi olarak seçilmiş olmasının yanı sıra, bir başka ‘mucizevi özgürlük’ hayalini de şahsında somutlaştırmaktaydı ayrıca.
Lakin -ki mahpusluk bir miktar mavra ve her koşulda gülüp kahkaha atabilme yetisi demektir-, en kötü şartlarda dahi tutuklu/mahkûmun vazgeçemediği şeylerin başında, arkadaşlarına ‘tahliye zarfı’ atmak gelir; can çıkar huy çıkmaz misali, ayarlarsın bir gardiyan, hatta asker, ya mazgaldan bağırtırsın, ya da hoparlörden okutursun vaziyete göre, hiç serbest kalmayı beklemeyen bir kişiyi anlık tereddütlere boğup, apışmış bir halde bırakırsın; numara mı yapıyorlar, ne kadar ciddiler, hakikaten tahliyem mi geldi, gerçekten emin olamazsın. Çoğunlukla da tezgâha düşer, karşındakiler inatçı çıkarsa içindeki özgür olma arzusuna boyun eğip, gardiyanı çağırırsın, ‘şey, benim tahliyem okunmuş galiba’ falan diye.
 
O yıllar için tahliye olma mevzusu açılınca 141-142’likleri, ‘komünizm propagandası yapmak’tan ceza almış olan bir ‘takım’ı anmamak olmaz tabii. Hele, 12 Eylül öncesi haklarında yüzlerce yıllık davalar açılan ve hepsi onlarca, yüzlerce yıl, birkaç tanesi bin yıla yakın fiili ceza almış bulunan siyasi hareketlerin dergilerinin sorumlu yazı işleri müdürlerinin bolca bulunduğu Çanakkale cezaeviyse söz konusu olan. Ne zaman ‘demokratikleşme’den söz edilse siyasi gündemde, daha çok da Avrupa’nın gözünü boyamak amacıyla, bugünün 301’i gibi o devirler de TCK’nın 141. ve 142. maddelerinin kaldırılmasından dem vurmadan ‘reformcu’ bir demeç verildiği vaki olmazdı. Bu da hemen bizim arkadaşların kaldığı koğuşlar arasında fiskoslu kulislere yol açar, muhabbetin güzelliği sevinçli yüzlere yansır, ‘tahliye yakın’ diye bir umut maltalardan maltalara yayılırdı –hatta sayfa sayfa mektup olup ‘bekle beni küçüğüm, geliyorum’ diye şehirlere yelken açardı.
 
Bu arada, kendimin de içinde bulunduğu ’91 tahliyelerine değinmeden geçmeyeyim. İlk duyduğumuzda, Cumhuriyet gazetesinin iç sayfalarından birinde Turgut Özal’ın ‘siyasi mahkûmları serbest bırakacağız’ mealinde yurt dışındaki bir demeci üzerinden küçük bir haber olarak okuduğumuzda pek akıl erdirememiş, zerre ihtimal verememiştik, zira, her şeyden önce ortada bir matematik hesabı vardı. Bütün geçmiş tecrübeler, bir idam mahkûmunun herhangi bir af durumunda bile en iyi ihtimal olarak cezasının müebbete, müebbet mahkûmunun da 24 yıla indirilmesini umut etmesinden daha iyi bir formül olmadığını gösteriyordu.
 
Nitekim, yıldırım hızıyla ilerleyen bir süreç yaşanmıştı: Özal ne zaman yurt dışında bir demeç verse ‘siyasilerin bırakılmadığı bir aftan söz edilemeyeceği’ açıklamalarında bulunuyor, ne zaman ülke içinde bir soruya muhatap olsa ‘ne demek efendim, anarşistleri bırakmak kimin haddine’ diye esip gürlüyordu.
Her neyse, iki parti halinde çıkılmıştı o zaman, arada beş ayın bulunduğu. İlk parti, 141.-142’liklerin ebedi bekleyişlerini nihayete erdiren yasanın Meclis’ten geçmesinden sonra, Şubat ayında; ikinci parti, Anayasa Mahkemesi’nin 7’ye 4 çoğunlukla aldığı karar sonucunda, 146. maddeden hüküm giymiş olanların da serbest bırakıldığı ve toplu tahliye edilmenin verdiği kolektif coşkunun izlerini bir önceki sayfada yer verdiğimiz fotoğraftan da görebileceğiniz o Temmuz gecesinde. Bir başka okumayla ise, devletin kendi has solcusunu dışarı salıverip bir ‘yük’ten kurtulduğu, fakat Kürt mahkûmları ve Kürt örgütlerine üye olmaktan, dolayısıyla bölücülükten hüküm giyenleri ısrarla -ve daha yıllarca- içeride tuttuğu bir süreçte. 
 
Ve yine o gün, Gün Ağarmasa romanımda naklettiğim üzere, 125. maddeden ceza aldıkları için bizimle birlikte tahliye edilmeyen bütün Kürt ve Türk arkadaşların, tahliyelerin başlayacağı belli olan vakitten saatler önce, dışarı çıkacakların sevincine ‘mahcubiyet gölgesi düşürmeme’ düşüncesiyle erkenden vedalaşıp koğuşlarına kapanmalarını hiç unutmam ben.
 
Sonraki yılları ve dönemleri haliyle tam bilmiyor, ancak tanıdıklarımdan dinlediklerimden ve basından, sol dergilerden izlediğim kadarıyla tahmin edebiliyorum. Fakat bizimkinden çok daha zorlu ve kanlı bir dönem yaşandığının çok açık olduğunun bilincindeyim. O yüzden, başka bütün baskıcı uygulamalar ve kanlı operasyonlar bir yana, Burdur, Ankara Ulucanlar, Diyarbakır cezaevlerinde girişilen katliamları, Hayata Dönüş Operasyonu’nu ve daha sonraki F Tipi zulmünü anlatırsa, fiilen içinde olup yatanlar ve bütün bu saldırılara göğüs gerenler anlatsın dilerim. İşin gerçeği, öyle bir zulmün de ancak içeriden anlatıldığı zaman layıkıyle tarihte yer alabileceğini düşünürüm.
 
Başta söylemiştim; türlü türlü tahliye ritüeli vardır. Buna bağlı olarak, bir o kadar da uğurlama sahnesi yaşanır. Bunların içinde, bir ilktir Sebahat Tuncel’in tahliyesi. İlk defa bir siyasi tutuklu, seçimlerde kendisini destekleyenlerin oylarıyla milletvekili seçilmiş ve halkının temsilcisi olarak ‘vakitsiz’ tahliyeye mahzar olmuştur. Birçoğumuzun Bobby Sands’le kendimizi özdeşleştirdiğimiz yılların üstünden otuz yıla yakın geçmişken hem de.
 
Doğrusu bu ya, ne çok isterdim mesela, hani ışınlanıp da Gebze Cezaevi’nin bir kuytu köşesine ışık huzmesi gibi sığışmayı, oradan, onyıllar boyunca nice küçük zulümlerde eziyetlerden, işkenceler ve koğuş baskınlarından, ölümler ve silahla taramalardan sorumlu olan o ‘muktedir eda’nın, hıncını içine gömmek zorunda kalarak, ‘bir halkın vekili’ne yol verişini -ve kendisini coşkuyla alkışlayanların tezahüratları arasında özgürlüğe adım atışını- seyretmeyi.
 
70’lerden bu yana kısalı uzunlu yatıp çıkmış, değişik dönemlerde cezaevi havası solumuş ve onuruyla yatmak diye bir şey varsa bunu fiilen doğrulamış ne çok kişi de sevinirdi, eminim! Aynı yolda kaybettiğimiz mahpus arkadaşlarımız da yattıkları yerlerden gülümseyerek bir selam çakıyorlardır şimdi vekillerine, ondan da eminim!