≡ Menu

“Bir Çeviri Deneyimi – ‘Varlık ve Zaman'” (Kaan H. Ökten, Mesele, Sayı: 22, Ekim 2008)

“Eğer varlığa ilişkin soruyu tüm açıklığıyla soracak ve bunu kendi içinde bütün şeffaflığıyla icra edeceksek, söz konusu sorunun  çalışılması, şu ana kadarki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizden varlığa bakış yolunun açığa çıkartılmasını, emsal varolanın doğru biçimde seçilebilmesine olanak tanınmasını ve bahse konu varolana sahici erişim minvalinin ortaya konulmasını talep edecektir. Burada sözü edilen; bakış yolu, anlama ve kavrama, seçme, erişim yolu gibi unsurlar, soru sormanın teses edici tutumları olduklarından, onların belirli bir varolanın bizatihi varlık halleri oldukları görülmektedir. Ama söz konusu varolan herhangi bir varolan olmayıp, soruyu soran olarak hep bizleriz.”

img811

Ni­ha­yet bi­tir­dim! Uzun ve zah­met­li bir ça­lış­ma ol­du. Ye­tiş­kin öm­rü­mün önem­li­ce bölümü­nü bu çe­vi­ri­ye vakfetmi­şim… Bi­tin­ce bir şey­ler bit­ti gi­bi ol­du – bü­yük bir boş­luk var şu an­da içim­de. Bi­ten, ha­ya­tı­mın önem­li bir davası as­lın­da. Hep ‘Hei­deg­ger çeviriyorum’ de­yip du­ru­yor­dum çev­rem­de­ki­le­re. Ama ar­tık bit­ti.

Be­nim açım­dan o ka­dar bü­yük bir da­vay­dı ki bu, bir ba­kı­ma, dün­ya­yı an­la­ma ve ken­di­mi ifa­de et­me tarz ve sureti­min te­sis ve tes­pi­ti an­la­mı­nı ta­şı­yor­du. Bü­yük bir şey, ya­ni. Yıllar için­de Var­lık ve Za­man’ca dü­şü­nür ve konu­şur ol­dum. Bu­na mu­ka­bil, yıl­lar için­deki dü­şün­ce ve ko­nuş­ma yor­da­mım Var­lık ve Za­man’ca­yı oluş­tur­du.

Bu­gü­ne ka­dar pek çok çe­vi­ri­ye im­za at­tım. Sa­yı­sı 40 ci­va­rın­da­dır her­hal­de. Ama hiç­bi­ri­si (ki ara­la­rın­da Ha­bmas, Fromm, Mul­hall gi­bi ‘mü­him’ zat­la­rın eser­le­ri de bu­lu­nur), be­nim zi­hin­sel dün­ya­mı Var­lık ve Za­man ka­dar meş­gul et­me­di, onun ka­dar şe­kil­len­dir­me­di. Bun­dan 12 yıl ön­ce ki­ta­bı baş­tan so­na oku­yup deh­şe­te düş­tü­ğüm­de, gözyaşla­rı­ma ha­kim ola­ma­mış­tım. Şam yo­lun­day­ken ha­ki­ka­te uyan­mış gi­biy­dim.

He­men çe­vi­ri işi­ne ko­yul­muş­tum –bu çe­vi­ri­yi yap­mam la­zım­dı çün­kü. Bir tür iba­det­ti bu. Kaç de­fa ye­ni baş­tan çe­vi­ri­ye baş­la­dı­ğı­mı ha­tır­la­mı­yo­rum bi­le. Her ke­li­me­yi in­ce­den in­ce­ye tar­tı­yor­dum, zik­re­der gi­bi. Hei­deg­ger’in ço­ğu ke­re ka­ran­lık ifa­de­le­ri, be­ni şaş­kı­na çe­vi­ri­yor­du. Man­tra gi­bi!

Son­ra bir sü­rü ikin­cil oku­ma­ya gi­riş­tim. Ma­na bul­ma­ya ça­lı­şı­yor­dum gü­ya. Oy­sa met­nin ma­na­sı yi­ne met­nin içindey­miş, son­ra­la­rı bu­nu an­la­dım. Zor bir öğ­ren­me sü­re­ciy­di o yüz­den. Üs­te­lik hep Al­man­ca’nın de­ni­zi için­de yü­zü­yor, bir ba­tıp, bir çı­kı­yor, ba­zen bo­ğu­lur gi­bi olu­yor­dum. Bu­nu şim­di bir de Türk­çe’yle yap­mam gerekiyordu. Türk­çe’nin Al­man­ca’dan ne ka­dar fark­lı ol­du­ğu­nu biz ‘gur­bet­çi­ler’ çok iyi bi­li­riz. Al­man­ya’da büyüyüp, oku­la ora­da gi­din­ce, Tür­ki­ye’ye dön­dük­ten son­ra su­dan çık­mış ba­lık gi­bi ol­muş­tuk. Ama bu be­nim için bir şans­tı. Çün­kü Türk­çe’nin na­sıl bir dil ol­du­ğu­nu ona dı­şa­rı­dan da­hil ola­rak öğ­ren­me im­kâ­nım ha­sıl ol­muş­tu.

Türk­çe’nin on­to­lo­ji­si ile Al­man­ca’nın on­to­lo­ji­si­ni ben Var­lık ve Za­man sa­ye­sin­de tef­rik ve kıy­met­le­ri­ni tak­dir ede­bi­lir ol­muş­tum. Ve fel­se­fe te­rim­le­ri üze­rin­den yü­rü­tü­len ide­olo­jik tar­tış­ma­la­rın ne ka­dar sığ ol­du­ğu­nu görmüş­tüm. Dil var­lı­ğın evi­dir, Hei­deg­ger’in de­yi­miy­le. Evi­mi se­vi­yor­dum –her iki evi­mi de…

Var­lık ve Za­man’ın çe­vi­ri işi as­lın­da Al­man­ca’nın on­to­lo­ji­si­ni Türk­çe’nin on­to­lo­ji­si­ne dö­nüş­tür­mek­ti. İş­te tam ba­na gö­re bir iş, di­ye dü­şün­düm hep. Çe­vi­ri bi­tin­ce içim­de de bir şey­ler bit­ti, de­mem tam da bu yüz­den­dir. Çün­kü ba­sit bir ‘bu­ra­dan al, şu­ra­ya koy’ işi de­ğil­di bu. On­to­lo­ji­nin ne de­mek ol­du­ğu­nu ben bu çe­vi­ri sü­re­cin­de biz­zat ya­şa­dım –par­mak uçum­da­ki klav­ye­de, du­dak­la­rım­da­ki kah­ve­de, öğ­ren­ci­le­ri­min göz­le­rin­de, dost­la­rı­mın konuşmala­rın­da… Sa­de­ce çe­vir­mek de­ğil­di bu ya­ni, Var­lık ve Za­man’ı ‘çe­kip çe­vir­mek’ti da­ha zi­ya­de. Ta­bi­i, bunda ne ka­dar ba­şa­rı­lı ol­du­ğu­mu za­man gös­te­re­cek…

Ki­ta­bı çe­kip çe­vir­me­yi ak­lı­ma ko­yun­ca, il­ginç te­sa­düf­ler bir­bi­ri­ni ko­va­la­ma­yı baş­la­mış­tı. Ön­ce Işı­tan Gün­düz, Mul­hall’ün ki­ta­bı­nı çe­vir­me­mi tek­lif et­ti. O za­man­lar Sar­mal Ya­yı­ne­vi’ni yö­ne­ti­yor­du Işı­tan bey. Epey­ce ve gü­zel ki­tap ya­yım­lan­mış­tı Sar­mal Ya­yı­ne­vi’nde. Step­hen Mul­hall’ün Hei­deg­ger ve ‘Var­lık ve Za­man’ baş­lık­lı ki­ta­bı Rout­led­ge’ten ye­ni çık­mış­tı. He­men, evet, de­dim. Otur­dum çe­vir­dim ki­ta­bı.

Mul­hall’ün Var­lık ve Za­man’dan yap­tı­ğı pek çok alın­tı­yıy­sa Al­man­ca ori­ji­na­lin­den çe­vir­dim. Çe­vi­ri­nin çe­vi­ri­si­ni yap­mak iyi bir şey de­ğil­di zi­ra. Bir de kü­çük söz­lük ha­zır­la­dım. Da­ha son­ra, çe­vi­ri üze­rin­de ya­yı­ne­vin­de epey çalış­mış, met­ni müm­kün ol­du­ğun­ca ra­hat an­la­şı­lır bir Türk­çe’ye dö­nüş­tür­me­ye gay­ret gös­ter­miş­tik. Yayınlandığın­da nis­pe­ten iyi bir sa­tış gra­fi­ği çiz­miş­ti ki­tap. Fa­kat şim­di­ler­de onu bir da­ha oku­yun­ca dü­zel­ti­le­cek ve­ya baş­katür­lü ifa­de edi­le­cek ne ka­dar çok şey bu­lu­yo­rum…

Öte yan­dan, şöy­le de bir il­ginç­lik ya­şa­mış­tık: Ka­pak­ta çe­vir­men ola­rak adım yan­lış çık­mış­tı: Ka­an Ök­tem. Soyadı­mın son har­fi ba­na hep so­run ya­şa­tı­yor­du za­ten. Her­hal­de Türk­çe’nin do­ğal akı­şı için­de ‘m’ har­fi­nin gelmesi da­ha nor­mal, ama so­ya­dım ‘n’ ile bi­ti­yor – ben ne ya­pa­yım…

Mul­hall’ün çe­vi­ri­si sa­ye­sin­de Hei­deg­ger’i Türk­çe­leş­tir­me yo­lun­da ilk adım­la­rı­mı at­mış olu­yor­dum. Da­ha son­ra dos­tum Adil Bak­tıa­ya (o sı­ra­lar­da o da be­nim gi­bi İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si’nde araş­tır­ma gö­rev­li­si ol­muş­tu), be­ni Osman Akın­hay’la ta­nış­tır­dı. Yıl­lar­dır de­vam eden dost­lu­ğu­mu­zun ilk adı­mı­nı böy­le­ce at­mış olu­yor­duk.

Os­man, Eve­rest Ya­yın­la­rı’nın edi­tö­rüy­dü. Eve­rest, ya­yın pi­ya­sa­sı­na hız­la gir­miş ve bu alan­da önem­li kat­kı­lar­da bu­lun­ma­ya baş­la­mış­tı. İş­te o sı­ra­lar­da Os­man’a, Var­lık ve Za­man çe­vi­ri­sin­den bah­set­tim. Son­ra ay­nı ya­yı­ne­vin­de ta­nış­tı­ğım Ad­nan Özer, ki­ta­bın ya­yın hak­la­rıy­la il­gi­li ola­rak ken­di­si­nin ba­zı özel gi­ri­şim­le­ri­nin bu­lun­du­ğu­nu ve bana yar­dım­cı ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­di. Ara­dan za­man geç­ti, ya­yın pi­ya­sa­sın­da­ki rüz­gâr­lar biz­le­ri ye­ni yol­lar aramaya sevk et­ti. Ad­nan bey baş­ka bir ya­yı­ne­vi­ne ge­çin­ce Var­lık ve Za­man’ın çe­vi­ri­si­ni be­nim ora­da ya­yın­la­ma pro­je­si ye­şer­me­ye baş­la­dı. Fa­kat rüz­gâr­lar in­san­la­rı bir kez da­ha bir yer­le­re sa­vur­du ve ne­ti­ce­de Os­man, Ago­ra Ki­tap­lı­ğı’nı kur­du ve da­ha son­ra da ki­ta­bın ya­yın hak­la­rı­nı Al­man­ya’da­ki Max Ni­eme­yer ya­yı­ne­vin­den te­min et­ti.

Var­lık ve Za­man’ın ya­yın hak­la­rı­nı al­mak da epey en­te­re­san bir sü­reç idi. Al­man­ya’da­ki ya­yı­ne­vi, yo­ğur­du hak­lı ola­rak üf­le­ye­rek ye­mek is­ti­yor­du, ağ­zı süt­ten bir ke­re yan­mış­tı çün­kü (fa­kat bu­nun ay­rın­tı­la­rı­na gir­mek istemiyo­rum). Ben­den epey de­ne­me çe­vi­ri­si ta­lep et­ti Tü­bin­gen’de­ki­ler. Ora­da iki ki­şi­lik bir tet­kik ko­mis­yo­nu oluş­tu­rul­muş­tu. Da­ha son­ra­la­rı, bu iki ki­şi­lik he­ye­tin, Tür­ki­ye’nin ta­nın­mış iki fel­se­fe­ci­sin­den mey­da­na gel­di­ği­ni öğ­re­ne­cek­tim. Fa­kat sü­reç o ka­dar uzun sür­müş­tü ki, bir ara­lar ümi­di­mi kes­miş ve çe­vi­ri işi­ne ara ver­miş­tim. Öte yan­dan, Max Ni­eme­yer’in bu iş­ler­den so­rum­lu yet­ki­li­siy­le Frank­furt Ki­tap Fua­rı’nda gö­rüş­müş ve du­ru­mu biz­zat izah et­miş­tim. Tet­kik he­ye­tin­den de olum­lu gö­rüş al­dık­tan son­ra ni­ha­yet çe­vi­ri hak­la­rı söz­leş­me­si imzalanabilmiş­ti. Bu sü­reç, bir bu­çuk yı­la ya­kın sür­dü.

Te­lif hak­la­rı söz­leş­me­si­ni de hal­let­tik­ten son­ra, çe­vi­ri­ye hız ver­me­ye baş­la­dım. Çe­vi­ri­ye Göt­tin­gen Üniversitesi’nde baş­la­mış, İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si ile Mal­te­pe Üni­ver­si­te­si’nde de­vam et­miş­tim. Ar­tık İs­tan­bul Bil­gi Üni­ver­si­te­si’nde sür­dü­rü­yor­dum çe­vi­ri işi­mi. Fa­kat is­te­di­ğim gi­bi yo­ğun­la­şa­mı­yor­dum. Bir yan­dan ken­di doçentlik iş­le­rim bü­tün za­ma­nı­mı alı­yor, di­ğer yan­dan Hei­deg­ger’in ter­mi­no­lo­ji­si­ni Türk­çe­leş­tir­me so­run­la­rı devam edi­yor­du. Bir ara, Öz­gür Üni­ver­si­te’de Hei­deg­ger ders­le­ri ver­miş­tim. Ay­rı­ca Bil­gi’de Hei­deg­ger ko­nu­lu ders­ler aç­mış­tım. Bu ders­le­ri­me de­vam eden öğ­ren­ci ar­ka­daş­lar­dan al­dı­ğım ge­ri bil­di­rim­ler çok işi­me ya­ra­mış­tı.

Ke­za, çe­vi­ri­min ön­sö­zün­de ad­la­rı­nı açık­ça be­lirt­ti­ğim dost­lar­la yap­tı­ğım te­fek­kür ‘se­ans­la­rı’ da ba­na çok yar­dım­cı olu­yor­du. Bü­tün bun­la­ra pa­ra­lel ola­rak, ay­nı dö­nem­ler­de Türk­çe’de Hei­deg­ger ko­nu­lu ol­duk­ça çok ya­yın yapıl­mak­tay­dı. Bu­ra­lar­da kul­la­nı­lan ve­ya öne­ri­len kar­şı­lık­lar da işi­me epey ya­rı­yor­du. İş­te o sı­ra­lar­da, bir “Varlık ve Za­man” Kı­la­vu­zu ha­zır­la­ma fik­ri or­ta­ya çık­tı. Bu kı­la­vuz, hem bir söz­lük hem de açık­la­ma­lı bir kavram­lar fih­ris­ti ola­cak­tı. Ne­ti­ce­de, 2.800 söz­cük­ten mey­da­na ge­len bir söz­lük ve 90’a ya­kın kav­ram­dan olu­şan bir fih­rist ka­le­me al­mış­tım.

222

2007 yı­lı ya­zın­da Bah­çe­şe­hir Üni­ver­si­te­si’ne ge­çin­ce, bir­bi­rin­den ay­rı bi­çim­de iler­le­yen pek çok yol has­bel­ka­der bir­le­şi­ver­di ve Var­lık ve Za­man çe­vi­rim sü­rat ka­zan­dı. Elim­de işe ya­rar bir söz­lük var­dı, çe­vi­ri­yi ne­re­dey­se yarıla­mış­tım, ya­zım işi ga­yet hız­lı bi­çim­de iler­li­yor­du ki, 2008 Mart ayın­da ba­ba­mı kay­bet­tim. Bir­kaç haf­ta hiç­bir şey ya­za­ma­dım. Son­ra, ba­ba­ma bir tür ve­fa bor­cu ola­rak ve bi­raz da te­ra­pi mak­sa­dıy­la ken­di­mi Var­lık ve Zaman’a odak­la­dım.

Çok yo­ğun ça­lış­tım. Sa­ğol­sun, üni­ver­si­te yö­ne­ti­mi (en baş­ta da rek­tö­rüm Ül­ke Arı­bo­ğan ho­cam) ola­yın ehemmiye­ti­ni bi­lip tak­dir et­ti­ği için, bü­tün ener­ji­mi bu işe ayır­mam ko­nu­sun­da ba­na mü­sa­ma­ha gös­ter­di ve nihayet bu yaz çe­vi­ri­yi bi­ti­re­bil­dim. Ama ar­tık bü­yük bir boş­luk var içim­de…

 * * *

 Mar­tin Hei­deg­ger, Var­lık ve Za­man’ı ya­yın­la­dı­ğın­da 38 ya­şın­day­dı, an­ne­si ye­ni öl­müş­tü. Ben Var­lık ve Za­man’ın çe­vi­ri­si­ni ya­yın­lar­ken 39 ya­şın­da­yım, ba­bam ye­ni öl­dü. İl­ginç bir te­sa­düf. Ama ben­zer­lik­ler sa­de­ce bu­nun­la sınırlı. Çün­kü üs­ta­dın ki­ta­bı­na üs­tün­kö­rü bak­tı­ğı­mız­da bi­le onun ne den­li zor bir işe gi­riş­miş ol­du­ğu­nu an­la­mak müm­kün.

Var­lık ve Za­man, in­sa­noğ­lu için va­rol­ma­nın an­la­mı­nı ir­de­le­yen, bu an­la­mı sor­gu­la­yan bir fel­se­fi ri­sa­le. 38 yaş bu ba­kım­dan bel­ki de son de­re­ce genç bir yaş –pek çok tar­tış­ma ve me­se­le­yi özüm­se­yip çö­züm­le­miş ol­ma­yı ge­rek­ti­ri­yor çün­kü…

Var­lık ve Za­man’ın ko­nu­sal uf­ku o ka­dar ge­niş ki. Bir de­fa, me­ta­fi­zi­ğin ana ko­nu­su olan ‘var­lık ne­dir?’ so­ru­su­nu sor­mak­la işe baş­lı­yor Hei­deg­ger. So­ru­yu sor­mak­la kal­mı­yor, so­ru sor­mak ne­dir aca­ba, di­ye so­ru­yor ken­di­ne ve so­ru sor­ma so­ru­su­nu so­ru­yor. Bu­nun ar­dın­dan, var­lık so­ru­su­nun epey bir za­man­dır aca­ba ne­den so­rul­ma­dı­ğı­nı so­ru­yor ken­di­ne. So­rul­ma­sa da olur, di­ye ce­vap ver­miş­tir ge­le­nek­le­ri­miz bu so­ru­ya. Çün­kü, den­mek­te­dir ki, varlık ne­dir so­ru­su o ka­dar ale­ni, ken­di­li­ğin­den an­la­şı­lır ve apa­çık bir so­ru­dur ki, onu so­ran­lar ya ca­hil­dir ya da ace­mi…

Bü­yük bir risk­ti ya­ni, Hei­deg­ger için bu so­ru­yu bir da­ha sor­ma­ya ve hat­ta ce­vap­la­ma­ya kal­kış­mak. Aka­de­mik kari­ye­ri­nin he­nüz ba­şın­day­dı çün­kü o. Pro­fe­sör ol­mak için yaz­mış­tı Var­lık ve Za­man’ı. Yıl­lar­dır pro­fe­sör­lük kadro­su­na atan­ma­yı bek­li­yor­du, kı­dem­li ho­ca­la­rıy­sa onu bir tür­lü bu kad­ro­ya ata­mı­yor­lar­dı. Baş­vu­ru­su iki ke­re ba­kan­lık­tan dön­müş­tü. Ya­yın dar­lı­ğı çe­ki­yor­du.

Hei­deg­ger’in özel­lik­le Mar­burg Üni­ver­si­te­si’nde­ki ders­le­ri epey il­gi çek­miş­ti. Ders not­la­rı el­den ele do­la­şı­yor, gele­ce­ğin ‘bü­yük’ fel­se­fe­ci­le­ri bu not­lar sa­ye­sin­de ken­di­le­ri­ne is­ti­ka­met bu­lu­yor­lar­dı. Bel­ki de en bü­yük aş­kı Hannah Arendt, “fel­se­fe dün­ya­sı­nın giz­li bir ha­ka­nı gi­biy­di o”, di­ye­cek­ti çok son­ra­la­rı, Hei­deg­ger’i ve ders­le­ri­ni ha­tır­la­dı­ğın­da. Ama ba­sı­lı ye­ni bir ese­ri yok­tu Hei­deg­ger’in. Ne­re­dey­se on yıl­dır hiç­bir şey ya­yın­la­ma­mış­tı. En son çı­kan ki­ta­bı, onun Ha­bi­li­ta­ti­on te­ziy­di –es­ki­den Tür­ki­ye’de bu­na ‘do­çent­lik te­zi’ de­ni­yor­muş, ama ar­tık yok böy­le bir şey, onun ye­ri­ne pu­an top­la­mak var, ‘en­deks’ ya­yı­nı var, jü­ri mü­la­kat sı­na­vı var. Bu da en­te­re­san…

Her ney­se; Hei­deg­ger, Duns Sco­tus üze­ri­ne yaz­dı­ğı te­zi­ni 1915’te ki­tap ola­rak ya­yın­la­mış­tı. Ara­dan 12 yıl geç­miş­ti ve di­şe do­ku­nur bir eser ya­yın­la­ma­mış­tı. Sırf der­si­ni gü­zel an­la­tı­yor di­ye pro­fe­sör olun­mu­yor­du oy­sa. Profesör­lü­ğe ya­ra­şır bir ki­tap ge­rek­liy­di. İş­te, Var­lık ve Za­man bu mak­sat­la ka­le­me alın­mış­tı. Hem de çarçabucak.

Bu yüz­den ki­tap, ya­yın­lan­mış ha­liy­le nok­san, ta­mam­lan­ma­mış. Öy­le ki, ki­ta­bın gi­riş kıs­mın­da ri­sa­le­nin bö­lüm­le­ri özet­le­nir­ken ol­ma­yan bö­lüm­ler de gös­te­ril­miş. Hat­ta bun­lar, bel­ki de ya­yın­lan­mış olan kı­sım­lar­dan çok da­ha ilginç ol­ma­ya aday. Ama yok­lar. Çün­kü Hei­deg­ger za­ma­nın so­lu­ğu­nu en­se­sin­de his­se­di­yor­du. Ace­le et­me­si gereki­yor­du. Çün­kü bir ai­le de ge­çin­dir­me­si ge­re­ki­yor­du. Ya­şı da iler­li­yor­du. Ay­rı­ca eşiy­le olan sı­kın­tı­la­rı malum­du. Ya şim­di kad­ro­ya ata­na­cak ya da aka­de­mik ka­ri­ye­ri so­na ere­cek­ti…

255

Var­lık ve Za­man, böy­le­si bir ha­ya­ti sı­kın­tı için­de çı­kı­yor­du pi­ya­sa­ya. İyi ki de çık­mış. Çün­kü bü­yük bir dev­ri­me yol aç­tı fel­se­fe ala­nın­da. Ön­ce­lik­le ki­ta­bın di­li bü­yük bir il­gi top­lu­yor­du –hem il­gi hem de eleş­ti­ri. Al­man­ca’yı tuhaf ve ga­rip bi­çim­de kul­la­nı­yor­du Hei­deg­ger. Üni­ver­si­te pro­fe­sör­le­ri­nin aşi­na ol­ma­dı­ğı bir söy­lem ve terminolo­jiy­di. Oy­sa tam da üni­ver­si­te pro­fe­sör­le­ri­nin ders­le­rin­de iş­le­dik­le­ri ko­nu­lar üze­ri­ne ya­zı­yor­du as­lın­da. Fa­kat di­ğer­le­ri, alı­şık ol­duk­la­rı kav­ram­la­rı hiç bu­la­mı­yor­lar­dı bu ki­tap­ta.

Aca­ba ne­den? Yok­sa bir söz can­baz­lı­ğı, fu­zu­li laf ka­la­ba­lı­ğı gi­bi­sin­den bir şey miy­di? Ya da de­ru­ni bir hik­met alame­ti mi? As­lın­da hiç­bi­ri­si. Çün­kü Hei­deg­ger, fel­se­fe­nin asıl so­ru­su olan var­lık so­ru­su­nu so­rar­ken, asır­lar­dır yü­rü­ne yü­rü­ne aşın­mış olan ge­le­nek­sel kav­ram­sal gü­zer­gâ­hı ta­kip et­mek is­te­mi­yor­du. Zi­ra ona gö­re, var­lık sorusu­nu ilk so­ran Yu­nan­lı fel­se­fe­ci­ler ol­muş­tu; ama so­ru ce­vap­lan­ma­dan kal­mış­tı, ce­vap gi­bi gö­rü­nen karşılıklar­sa ka­rı­şık­lık ya­rat­mak­tan ile­ri­ye gi­de­me­miş­ti.

O bu­na fel­se­fe­nin skan­da­lı di­ye­cek­ti. Se­bep? Bü­yük bir oran­da Hı­ris­ti­yan­lık, özel­lik­le de Au­gus­ti­nus. Ve son­ra Des­car­tes… Var­lık so­ru­su­nun ce­vap­la­na­bil­me­si için kul­la­nıl­ma­sı ge­re­ken kav­ram­la­rın ta­ma­mı (Hei­deg­ger hepsinin de Yu­nan­ca ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yor­du), asır­lar için­de ya hı­ris­ti­yan­laş­tı­rıl­mış ya da as­lın­da bir­lik ve bütünlük­lü bir fe­no­men olan ha­ki­kat, kar­tez­yen bi­çim­de tas­nif ve tak­sim edil­miş­ti. Hal­bu­ki Hei­deg­ger’e gö­re bu, biz­le­ri öy­le bir çık­ma­za sok­muş­tu ki, çık­maz­da ol­du­ğu­mu­zu bi­le gö­re­mez ol­muş­tuk. Var­lık ve Za­man, bu kör­lü­ğü gi­de­re­cek bir ‘ye­ni­den gör­me ci­ha­zı’ydı bir ba­kı­ma.

Hei­deg­ger’e gö­re, sa­de­ce te­ma­şa ve­ya se­yir su­re­tiy­le, ya­ni na­zar et­mek­le ha­ki­ka­ti açım­la­mak as­la müm­kün de­ğildi. Çün­kü ha­ki­kat, dı­şa­rı­lar­da bir yer­ler­de buz gi­bi du­ran apay­rı bir ‘ne­dir­lik’ de­ğil­di (Aris­to­te­les’in Tan­rı tasavvu­ru ge­li­yor ak­lı­ma: Me­ta­fi­zik, 1074 b 35: “ka­i es­tin he noe­sis no­ese­os noe­sis”: “ve onun dü­şün­ce­si düşünce­nin dü­şün­ce­si­dir”). İn­sa­nın dün­ya için­de­ki va­ro­lu­şu de­mek olan Da­se­in var ise ha­ki­kat var­dır, der Heideg­ger oy­sa.

Da­se­in’ın var ol­ma­sı ise onun va­rol­ma­sıy­la ic­ra ve ifa edil­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la ha­ki­kat, na­za­ri de­ğil fi­ili­dir. Heideg­ger’in per­for­miz­mi çağ­rış­tı­ran bu tah­lil­le­ri, as­lın­da per­for­mizm bi­le de­ğil­dir. Çün­kü bu­ra­da Hei­deg­ger haki­kat­ten bah­set­ti­ğin­de, ken­di ba­şı­na, ay­rı bir var­lık­tan bah­se­di­yor de­ğil­dir. Hei­deg­ger’in bi­ze an­lat­ma­ya çalıştığı ha­ki­kat, onun bi­zim-sa­ye­miz­de-açı­ğa-çı­kan ol­ma­sı­dır. Ha­ki­kat ne­dir so­ru­su­na, ha­ki­kat bu­dur, di­ye bir ce­vap ve­ri­le­me­mek­te­dir ya­ni, eğer ‘bu­dur’dan kas­te­di­len, ay­rı ba­şı­na işa­ret edi­le­bi­le­cek bir var­lık ise. Oy­sa Heideg­ger’e gö­re ha­ki­kat, Da­se­in’ın biz­zat ken­di va­ro­lu­şu­dur, ya­ni keş­fet­mek, ya­ni da­ha ön­ce mah­fuz ve mah­rem ola­nı ken­di elim­le açı­ğa çı­kar­mak.

Hiç­lik uf­ku ar­dın­day­ken za­man­sal var­lık uf­ku içi­ne du­hul et­miş bu­lu­nan Da­se­in, şu­ra­da var ol­du­ğu müd­det­çe haki­ka­ti keş­fe­de­cek­tir. İş­te Da­se­in var ise ha­ki­kat var­dır id­dia­sı, bu ma­na­da­dır. Da­se­in var ol­mak su­re­tiy­le kapalı­lı­ğı-aç­ma-ka­rar­lı­lı­ğı için­de olup, dün­ya-için­de-va­rol­mak­ta ve do­la­yı­sıy­la ha­ki­ka­ti ken­di­ne açım­la­mak­ta­dır. Mah­fuz­luk per­de­si­ni ben, biz­zat va­ro­la­rak kal­dı­rı­yo­rum.

Var­lık ve Za­man’ın bu özü, Bi­rin­ci Dün­ya Sa­va­şı’ndan ye­ni ve ye­nik çık­mış Al­man­ya’nın en­te­lek­tü­el çev­re­le­rin­de bom­ba et­ki­si ya­rat­mış­tı. Var­lık so­ru­su, bir­den­bi­re za­man ger­çe­ği­ne ve za­man için­de hu­su­le gel­me ola­rak va­ro­luş du­ru­mu­na ta­şı­nı­ver­miş­ti. Hei­deg­ger var­lı­ğa bir­lik ve bü­tün­lü­ğü­nü (tev­hi­di­ni di­ye­sim ge­li­yor) ye­ni­den kazandırmış­tı. Var ol­du­ğu­mu­zu bi­le­bil­mek için va­rol­mak la­zım­dı. Bu­nu es­ki Yu­nan fi­lo­zof­la­rı pe­kâ­lâ bil­miş­ler­di, ama ya son­ra? Son­ra­sın­da ka­te­di­len yol­lar bi­rer Irr­weg ya da Holz­weg idi; baş­ka bir de­yiş­le ba­tıl­dı. Bü­tün bu geliş­me­le­ri tek tek ele alıp mey­da­na çı­ka­ra­cak­tı gü­ya Hei­deg­ger Var­lık ve Za­man’da, ama za­man bas­kı­sı için­dey­di. Da­ha son­ra­ya sak­la­ya­cak­tı bun­la­rın ço­ğu­nu –1976’da ha­ya­ta ve­da ede­ne dek.

Var­lık ve Za­man, Yu­nan fel­se­fe­siy­le (Par­me­ni­des, Pla­ton ve özel­lik­le de Aris­to­te­les’le), Au­gus­ti­nus ve Descartes’la, Kant ve He­gel’le, Ki­er­ke­ga­ard ve Dilt­hey’la ve ta­bi­i Hus­serl’le bir he­sap­laş­ma­dır. Ko­nu­su bu ka­dar ge­niş bir yel­pa­ze için­de yer alın­ca, Var­lık ve Za­man’la il­gi­li yo­rum­la­rın da bir o ka­dar çe­şit­li ol­ma­sı do­ğal­dır (o kadar ki, bu ki­ta­bın gnos­tik bir me­tin ol­du­ğu­na da­ir yo­rum­lar bi­le ya­pıl­mış­tı bir za­man­lar). Sa­nı­yo­rum Heidegger’in bu­ra­da yap­ma­ya ça­lış­tı­ğı şe­yi, Al­man­ya’da özel­lik­le 1800’le­rin he­men ba­şın­da ce­re­yan eden fel­se­fi tar­tış­ma or­ta­mı­na ba­ka­rak da­ha iyi an­la­mak müm­kün­dür.

sein und zeit

Bir yan­dan Kant-Fich­te, di­ğer yan­dan He­gel-Schel­ling ve ay­rı­ca di­ğer ba­zı fel­se­fe­ci (Ja­co­bi me­se­la) ve edebiyatçı­lar (Höl­der­lin) ara­sın­da or­ta­ya çı­kan ve esas iti­ba­riy­le Spi­no­za çev­re­sin­de dö­nen tar­tış­ma­la­rı Hei­deg­ger, bu se­fer 1900’le­rin fel­se­fi ar­gü­man­tas­yon im­kân­la­rın­dan da ya­rar­la­na­rak (Ki­er­ke­ga­ard, Dilt­hey ve Hus­serl’i ima edi­yo­rum) ra­di­kal bi­çim­de hal­let­me­ye ça­lı­şı­yor­muş gi­bi gel­mek­te­dir ba­na. Do­la­yı­sıy­la Var­lık ve Za­man’ın her­me­nö­tik du­rum­lan­dı­rı­lı­şı iti­ba­riy­le Früh­ro­man­tik de­ni­len dö­nem­de­ki tar­tış­ma­la­ra ye­ni­den dön­me za­ru­re­ti hasıl ola­cak­mış gi­bi gö­rün­mek­te­dir.

Ma­lum ol­du­ğu üze­re, Var­lık ve Za­man’ın ken­di­ne has bir Al­man­ca’sı var­dır. Do­la­yı­sıy­la onu sa­de­ce Türk­çe’ye de­ğil, her­han­gi baş­ka bir di­le çe­vir­mek, söz ko­nu­su öz­gün­lük yü­zün­den epey zor­dur. Bu ki­ta­bın her­han­gi bir di­le ya­pı­lan çe­vi­ri­si, bu yüz­den as­la ku­sur­suz ola­ma­ya­cak­tır. Ay­nı hük­mü, yap­tı­ğım çe­vi­ri için de ifa­de ede­bi­li­riz. Se­in und Ze­it’ı çe­vi­rir­ken he­de­fim, müm­kün ol­du­ğun­ca an­la­şı­lır ve ek­sis­ten­si­yal bir Türk­çe kul­lan­mak­tı. Mak­sa­dım Hei­deg­ger’in Al­man­ca’da yap­tı­ğı şe­yi Türk­çe’de ya­pa­bil­mek­ti.

Ama unu­tul­ma­ma­lı­dır ki Hei­deg­ger, şa­i­ra­ne dü­şü­nüp de bu­nu bu şe­kil­de di­le ge­tir­mek­te zor­la­nan bir fi­lo­zof­tur. Bu zor­luk, is­ter is­te­mez Türk­çe’ye de ta­şın­mış ol­mak­ta­dır. Bu ko­nu­da Hei­deg­ger, Var­lık ve Za­man’da ken­di­si­ni şöy­le sa­vu­nu­yor:

Aşa­ğı­da­ki ana­liz­ler sı­ra­sın­da kar­şı­la­şı­la­cak ifa­de bo­zuk­luk­la­rı ve ‘na­hoş­luk­lar’ ile il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­yı yapma­yı zo­run­lu bu­lu­yo­rum: Va­ro­lan­lar hak­kın­da hi­kâ­ye ede­rek tak­rir­de bu­lun­mak baş­ka bir şey­dir, varolanları ken­di var­lı­ğı için­de kav­ra­mak­sa çok da­ha baş­ka bir şey. Va­ro­lan­la­rı ken­di var­lı­ğı için­de kav­ra­ma göre­vi­ni ic­ra eder­ken hem ço­ğun­luk­la ke­li­me­ler ik­ti­fa et­me­mek­te, hem de özel­lik­le ona uy­gun ‘gra­mer’ bulunmamak­ta­dır. Bu­lun­duk­la­rı dü­zey ba­kı­mın­dan eş­siz olan ‘es­ki­ler’in yap­tı­ğı var­lık­çö­züm­sel araş­tır­ma­la­ra işaret et­me­me izin ve­ri­le­cek olur­sa, Pla­ton’un ‘Par­me­ni­des’in­de­ki on­to­lo­jik kı­sım­la­rı ya da Aris­to­te­les’in ‘Metafizik’in­de­ki ye­din­ci ki­ta­bın dör­dün­cü bö­lü­mü­nü, Thuky­di­des’in yaz­dı­ğı tak­rir edi­ci bir bö­lüm­le karşılaştırma­yı öne­ri­rim. Bu me­tin­ler­de­ki ben­zer­siz for­mü­las­yon­la­ra ba­kıl­dı­ğın­da gö­rü­le­cek­tir ki, Yu­nan­lı­lar filozof­la­rı­na ger­çek­ten de çok bü­yük bir gö­rev yük­le­miş­ler­di. Öte yan­dan Yu­nan­lı­lar­la kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da kudreti­miz çok da­ha cı­lız, açım­la­na­cak var­lık sa­ha­sı ise on­to­lo­jik ba­kım­dan çok da­ha zor­la­yı­cı ol­du­ğun­dan, kavram oluş­tur­ma­da­ki zah­me­tin ve ifa­de­de­ki çe­tin­li­ğin art­ma­sı ka­çı­nıl­maz ola­cak­tır” (s. 38-39).

Bu öde­vi, Türk­çe’de de ay­nen üst­len­mek ge­re­ke­cek­ti. Bu öy­le bir zor­luk­tur ki, ki­ta­bın baş­lı­ğı­nı bi­le Türk­çe’ye na­sıl ak­ta­ra­ca­ğı­mız ko­nu­sun­da tar­tış­ma ya­şan­mak­ta­dır. Zi­ra Se­in’ı doğ­ru­dan ‘Var­lık’ ola­rak çe­vir­mek dil­sel bakım­dan uy­gun gi­bi gö­rün­se de, as­lın­da Türk­çe’de­ki an­lam çağ­rı­şım­la­rı ba­kı­mın­dan var­lık söz­cü­ğü, tam da Heideg­ger’in kar­şı çık­tı­ğı bir tef­sir man­zu­me­si­ne işa­ret edi­yor ol­mak­ta­dır: el-al­tın­da­ki va­ro­lan­lar. Se­in’ı ‘ol­mak’ ya da ‘var-lık’ ola­rak çe­vir­mek de müm­kün­dü. Fa­kat ‘ol­mak’, wer­den’in kar­şı­lı­ğı­dır. ‘Var-lık’ ise tar­tış­ma­ya açıktır. Her­han­gi bir ma­ce­ra­ya gir­me­den ben, Se­in’ı ‘var­lık’ ola­rak çe­vir­dim. Ama şu­nu göz­den ka­çır­ma­mak gerekir: Bu­ra­da var­lık­tan bah­se­di­lir­ken, bir va­ro­lan söz ko­nu­su edil­me­mek­te­dir. Var­lık bir va­ro­la­nın var­lı­ğıy­sa da ken­di­si bir va­ro­lan de­ğil­dir.

Di­ğer bir so­run, Da­se­in kav­ra­mı­nı çe­vi­rip çe­vir­me­me ko­nu­sun­da ya­şan­mak­ta­dır. Bu­nun­la il­gi­li çe­şit­li öne­ri­ler­de bu­lu­nul­muş­tur: şu­ra­da-var­lık, bu­ra­da-var­lık, ora­da­ki-var­lık, zat gi­bi. Ben bu tar­tış­ma­lar­dan ka­çı­na­rak onu olduğu gi­bi bı­rak­tım. Bu ne­den­le, çe­vi­ri­de Da­se­in di­ye Al­man­ca bir söz­cük yer al­mak­ta­dır.

Ba­zı baş­ka te­rim­le­ri de ol­du­ğu gi­bi bı­rak­tım ve­ya Türk­çe­leş­ti­re­rek kul­lan­dım: ‘ek­sis­ten­si­yal’, ‘fun­da­men­tal’, ‘tem­po­ral’, ‘eks­taz’, ‘aper­sep­si­yon’, ‘for­mal’, ‘on­to­lo­ji’, ‘fe­no­me­no­lo­ji’, ‘fak­ti­si­te’, ‘teo­ri’, ‘kons­ti­tüs­yon’, ‘modifikasyon’, ‘pre­di­kas­yon’, ‘ka­rak­te­ri­zas­yon’, ‘mo­dal’ gi­bi. Bun­la­rı ol­du­ğu gi­bi bı­rak­mak, be­nim açım­dan en doğ­ru yol gi­bi gö­rün­dü.

Yi­ne ba­zı te­rim­ler var ki, on­la­rı ne­den öy­le çe­vir­di­ğim tar­tış­ma ko­nu­su ola­cak­tır. Bun­la­rın en ba­şın­da her­hal­de ‘ih­ti­mam-gös­ter­mek­lik’ ge­le­cek­tir. Bu­nu Sor­ge’nin kar­şı­lı­ğın­dan kul­la­nı­yo­rum. Di­ğer çe­vi­ri al­ter­na­tif­le­ri ba­na hep psi­şik ve­ya psi­ko­lo­jik gel­miş­tir. Da­se­in’ın Sor­ge’si, bir ta­sa ya da kay­gı de­ğil­dir çün­kü. Da­se­in, her­gün­kü ilgilen­me­le­ri için­de ken­di za­tı­na ve onu çev­re­le­yen dün­ya­ya ih­ti­mam gös­te­rir. Do­la­yı­sıy­la ‘ih­ti­mam-gös­ter­mek­lik’ şek­lin­de­ki ne­olo­jizm ba­na uy­gun gö­rün­dü.

Öte yan­dan, Angst’ın kar­şı­lı­ğı ola­rak, kü­çük bir ‘ar­ke­olo­jik’ ça­lış­ma so­nu­cun­da ‘havf’ söz­cü­ğü­nü seç­tim. ‘Korku’nun kar­şı­lı­ğı Furcht çün­kü. Angst’a ‘en­di­şe’ de de­ne­bi­lir­di. Ama bu se­fer onu Sor­ge’yle ka­rış­tır­ma teh­li­ke­si or­ta­ya çı­ka­cak­tır. İp­şi­roğ­lu ile Yet­kin, 1935’te ya­yın­la­dık­la­rı “Me­ta­fi­zik Ne­dir?” çe­vi­ri­sin­de Angst kar­şı­lı­ğın­da ‘havf’ söz­cü­ğü­nü kul­lan­mış­lar­dır. Gü­nü­müz Türk­çe’sin­de ‘havf’ söz­cü­ğü­nün ar­tık kul­la­nıl­ma­dı­ğı­nı bi­li­yo­rum. Bu yüz­den, onun çağ­rı­şım ka­bi­li­ye­ti­nin de ne­re­dey­se kal­ma­dı­ğı­nın far­kın­da­yım. Ama bu gü­zel söz­cü­ğü ye­ni­den canlan­dır­mak ba­na en iyi­si gi­bi gel­di. Çün­kü ‘havf’, Hei­deg­ger’in kas­tet­ti­ği­ne ya­kın bir şe­yi im­le­mek­te­dir: belirsizlik ve ge­nel­lik. Fa­kat bu söz­cü­ğün te­olo­jik çağ­rı­şım­la­rı­nı ki­tap bo­yun­ca göz ar­dı et­mek ge­re­ke­cek­tir (as­lın­da Angst da Ki­er­ke­ga­ard ba­kı­mın­dan te­olo­jik bir an­lam uf­ku­nu pe­kâ­lâ im­le­ye­bil­mek­te­dir).

Bir baş­ka tar­tış­ma­lı kav­ram ‘hu­zur’dur. Bu­nu hem ‘hu­zur­lu ol­mak’ kar­şı­lı­ğın­da kul­la­nı­yo­rum, hem de Ge­gen­wart. Za­man­sal­lı­ğın üç eks­ta­zın­dan bi­ri olan Ge­gen­wart, sa­de­ce ‘şim­di’ de­mek de­ğil­dir. Za­ma­nın be­nim huzurumda ol­ma­sı­dır, ya­ni hu­zu­ru­ma çık­mış ol­ma­sı­dır bir ba­kı­ma. Do­la­yı­sıy­la, za­man­sal­lık tar­tış­ma­la­rı sı­ra­sın­da hu­zur, Ge­gen­wart an­la­mın­da ele alın­mış­tır.

Son ola­rak, Be­find­lich­ke­it ile Stim­mung’u na­sıl çe­vir­di­ği­me de­ğin­mek is­ti­yo­rum. Bi­rin­ci­si bir yer­ler­de bulunmak­la il­gi­li fır­la­tıl­mış bir var­lık min­va­li­ne işa­ret et­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la, onu ‘bu­lu­nuş’ ola­rak çe­vir­dim. İkin­ci­siy­se, bu­lu­nu­şu te­sis eden fe­no­men­ler­den bi­ri olan ‘ha­le­ti­ru­hi­ye’dir.

 ***

 Çe­vi­ri­ye baş­la­ma­dan ön­ce­ki ile çe­vi­ri­yi bi­tir­dik­ten son­ra­ki ‘Ka­an’ ara­sın­da o ka­dar bü­yük de­ği­şim ve dö­nü­şüm­ler ya­şa­dım ki… De­ği­şi­min en önem­li­si­ni, kuş­ku­suz ki, ken­di ko­nuş­ma di­lim­de ya­şa­dım. Ar­tık fark­lı bir kullanıyorum, Hei­deg­ger­ce…

Di­ğer bir önem­li de­ği­şi­mi, dün­ya­ya ve ha­ya­ta ba­kı­şım­da ya­şa­dım. Bu dö­nü­şü­mün son mer­ha­le­si, ba­ba­mın ölü­mü ol­du. Var­lık ile za­ma­nın, in­sa­nın son­lu­lu­ğu­nun ve ölü­mün fel­se­fe­si­ni ya­par­ken bu­nu en ya­kın­dan ya­şa­dım.

Ba­ba­mın ölü­mü­nü tec­rü­be eder­ken, onun kar­de­şim ta­ra­fın­dan me­za­ra in­dir­li­şi­ni ta­kip eder­ken, hep Var­lık ve Zaman’ı dü­şün­düm. Ki­tap­ta­ki ana­liz­le­rin ger­çek­ten ne ka­dar da öze iliş­kin ol­du­ğu­nu gör­düm…

 

Kaan H. Ökten’in Agora Kitaplığı’nda yayınlanan diğer kitapları şunlardır:

‘Varlık ve Zaman’ Kılavuzu (2008)
Muallakta Var Olmak (2006)
Heidegger Kitabı (2004)
Heidegger’e Giriş (2012)
Ölüm Kitabı (2010)

Sonraki yazı:

Önceki yazı: