≡ Menu

“Arundhati Roy – Siyasal Sezgileri Sağlam Bir Yazar” (Osman Akınhay)

– BirGün Pazar, 10 Şubat 2013

Medyada olsun ya da edebiyatta, tanınmış ve takip edilen bir yazar, nasıl ‘anaakım’ın dışına seslenir?

img764

‘Kitabın içinden’ konuşmaya gayret eden az sayıdaki kalemi istisna tutarsak, bizim ülkemizin gazete ve televizyon ağırlıklı ‘kanaat yazarları’ için de geçerli olan bu sorunun cevabını arıyorsanız, Arundhati Roy’u dikkatle takip ediniz. O, iddiasıyla değil ‘duruş’uyla, kendini etiketleyişiyle değil ‘sözünün içeriği’yle ziyadesiyle izlenmeye değer bir yazardır.

Uzaktan bakıldığında Arundhati Roy’un ideolojik bir duruşu yok görünmektedir, yazıları ve makaleleriyle, televizyon konuşmalarıyla, diğerleri gibi ‘kamusal bir yazar’ profili çizer. Bunun daha ötesinde şahsi bir iddiası da yoktur. Hatta bir ‘örgüt insanı’ olmadığını vurgular, ‘İmparatorluk’a [büyük korporasyonların yönlendirdiği ‘küreselleşme’ denen sisteme] ‘rahatsızlık’ vermek istediğini ama bu çabalarını ‘örgütsel bir vasıta’yla yürütmediğini hatırlatır, Marksizmi pek anmaz, Hindistan’da ormanlarda gerilla savaşı veren Maoistlerin içine girdiğinde bile onları sade bir şekilde ‘hakkını arayan halktan insanlar’ olarak niteler ve bütün bu kendini takdimiyle ‘anaakım’ın pek de dışına çıkmadığı, yazılı ve sözlü performansıyla ‘oyunun içinde’ kaldığı intibaını uyandırır. Oysa Arundhati Roy’un cümleleri bize tersini işaret eder ve şimdilerde pek moda olan ‘kanaat yazarı’ profilinin pekâlâ ‘başka bir dünya’ adına da kullanılabileceğini gösterir.

roy kapak 2

Mesela: “O güzelim ‘toplumsal adalet’ hedefi, yontula yontula bir insan hakları kapsülü haline getirildi,” der Arundhati Roy, Türkçe’si yeni çıkan Dağılmış Cumhuriyet kitabında. Değil mi ya, bu içeriğinden arındırılmış ‘insan hakları’ kavramına yaslanma sayesinde, Bush ve Obama’dan Putin’e, Blair ve Sarkokzy ile ardıllarından, şimdi Mursi ve Tayyip Erdoğan’a kadar hepsi bizim karşımıza geçip ‘demokrasi havarisi’ kesilmiyorlar mıdır? Oysa o ‘insan hakları’ kavramını “hadi iyidir, ama kenara koyalım da asıl derdimize gelelim, toplumsal adalette ve toplumsal eşitlikte ne durumdayız?” diye sormaya kalktığımızda, bütün bu kapitalizm memurlarının maskeleri yüzlerinden düşmeye başlamayacak mıdır? Sadece tek bir kavrama başvurmak, ‘toplumsal adalet’ kavramı ile ‘insan hakları’ arasındaki esastan farklılığa parmak basmak bile, bir yazarın bütün paradigmasının daha değişik olduğunu göstermez mi?

Yine, ‘iktidar hedefli bir parti’ konusu açıldığında çekingen konuşur Roy, ‘muhalif politikaların geliştirilmesi’ yollu daha gevşek bir çizgiden bahseder, ama bunun yanında kesin bir ifadeyle, “kitlesel hareketlerin karşı karşıya oldukları bir tehlike, direnişin STK-laştırılmasıdır,” uyarısında bulunur mesela. “STK’ların, kendileri gibi kuruluşlar olmasa gerçek bir direnişe katılacak kişileri, parayla istihdam etmek suretiyle hakiki bir mücadelenin gerisine çekme fonksiyonu gördüğü”nün altını çizer, “Gerçek direniş, kimseyi maaşa bağlamaz,” diyerek çoğu ‘aktivist’in bam teline basar ve “Kapitalizm, kendi düzeninin renkli gösteriler ve hafta sonu yürüyüşleriyle yıkılmayacağını herkesten daha iyi biliyor,” diye de vurgular. Roy bir ‘siyasal parti’ demez, ‘militan’ kelimesini kullanmaz açıkça, ama cümleleri bize, sadece böyle bir örgütlü mücadele ve bu yapıda bir örgütlenmenin, üstelik enternasyonal bir zeminde yürütülmesinin gerekliliğini anlatır.

Keza, ‘emperyalizm’, ‘emperyalist sömürü’ ve ‘ilhak’ gibi kavramlara rastlamayız Roy’da, ama ‘büyük ülkeler’in, İmparatorluk’un ve kendi ülkesi Hindistan gibi (bugünlerde pek aşina olduğumuz bir deyişle) ‘bölgesel güç’lerin (siz Türkiye diye de okuyabilirsiniz) dış politikalarından bahsederken, “esas olanın pazarlara [Irak Kürdistanı ve Suriye pazarlarına –o.a.] zorla girme ve bu ülkeleri denetim altına alma çabasından başka bir şey olmadığı”nı okuruz, yıllar önce yayınladığı Sokaktaki İnsanın ‘İmparatorluk’ Rehberi’nin satırlarında. (Laf buraya gelmişken, Tarık Ali’nin “Her büyük savaş bir servet transferi doğurur ve onun için yapılır” sözü aklımıza gelir.) Onun için de, bu (büyük) ülke işçilerine hitap ederken, “şu ülkenin bu ülkeyle ilişkisi şöyle olursa, falanca ülke karşısında dış politika açısından falanca nüfuzu kazanmak mümkün olur ve ülkenin önü açılır” türünden gevezeliklerle lafı dolandırmaz da, dank diye “askerler cepheye gitmeyi reddettiklerinde, işçiler gemilere ve uçaklara silah yüklemeyi kabul etmediklerinde…” diye bizlere 1905’nin, 1917’nin ajitasyonlarını hatırlatan bir perspektif sunuverir.

Yine Roy, 2008’de Hrant Dink’in katlinin birinci yıldönümü vesilesiyle geldiği İstanbul’da verdiği konferansın başlığını koyduğu Çekirgeleri Dinlemek kitabının girişinde, “Demokrasiden sonra hayat var mıdır?” sorusunu ortaya atar. ‘İmralı süreci’nin ne adına yürütüldüğünü merak eden birçok insanın sorusunun henüz boşlukta kaldığı günlerde, çok haklı bir talep olan “Yeter ki ölümler bitsin” çığlığı belki ‘bir çeşit barış’la sonuçlanırsa, başka bir yolla bizim de tekrar yüzleşeceğimiz, muhtemelen şimdiden başka bir kavgaya hazırlanmamızın ipuçlarını veren bir sorudur aslında bu. Ya sonra? “Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan, Somali… Siz hangisindeki demokrasiyi tercih ederdiniz?”

agora-kitapligi-arundhati-roy-cekirgeleri-dinlemek-demokrasi-uzerine-saha-notlari-978605103080720111215165340

 

Roy’a göre, soru gerçekte şöyledir: “Biz demokrasiye ne yaptık? … Onu nasıl sığlaştırdık ve içini boşaltıp anlamını nasıl güdükleştirdik?” … Demokrasi ile serbest piyasa nasıl iç içe geçip kaynaştı?” Yukarıda belirttiğim üzere, Roy’un (siyasal) kavramlarla ilişkisi, ‘demokrasi’ gibi, ‘sivil toplum’ gibi, ‘insan hakları’ gibi, ’80’lerden sonra hem dünyada hem Türkiye’de ona doğru itilip sıkıştırıldığımız bu kavramları deşe deşe sorgulayışı, hadi burada devrimci demeyeyim ama, örnek alınası bir radikalliktedir.

Bunu en sık gördüğümüz alanlardan birisi, kendi ülkesindeki barajlara, bizdeki tabiriyle HES’lere, dağları tarumar edip on milyonlarca insanı yerlerinden yurtlarından ettiren çokuluslu maden şirketlerine karşı uzun yıllardır yürüttüğü mücadeledir.

Roy’un (üç makaleden oluşan) son kitabı Dağılmış Cumhuriyet’in ikinci makalesi, Hindistan’ın orta yerindeki ormanlarda gerilla mücadelesi yürüten Maoistlerin kampında geçirdiği günleri anlattığı “Yoldaşlarla Yürümek”tir. Yazar burada da günlerce gerillalardan biri gibi yaşar, onlarla birlikte yürür, kamp kurar, şenliklerine katılır, tarihçelerini öğrenir, dostluklar kurar ve birçok gazetecinin yaptığı gibi, ‘anaakımın hüküm sürdüğü’ bir hayata döndüğünde onlara sırtını çevirmez. Hatta bu duruşunu şu sözleriyle bağlar: “Sanırım bu noktada benim (Maoistlerin uyguladığı) şiddetin faydasızlığı hakkında bir şey söylemem gerekiyor. Kabul ama, ben onlara ne önerebilirim ki?” Ona göre, mahkemelerde hak aramalar, devlet dairelerini aşındırmalar, hep barışçıl gösteriler düzenlemeler, nöbetleşe açlık grevine yatmalar – merkezi hükümetin, eyalet hükümetlerinin, çokuluslu şirketlerin, onların güvenlik taburlarının saldırıları, baskınları ve cinayetleri karşısında bütün bunlar gülünç kalmıyor mudur?

Özetle demek istediğim şu: Gazete yazıları, konuşmaları ve makaleleriyle ‘anaakım’ın vasıtalarını kullanan bir yazar olarak Arundhati Roy’un siyasal sezgisi ve cümleleri bize, dünya çapında kapitalist sermayeye karşı bugün verilmekte olan kavgada, atılan oltalara takılmaya müsait ‘gazete analizleri’nin değil de, ‘siyaset teorisi’nin hâlâ esas avadanlık olduğunu düşündürmektedir.