≡ Menu

Arundhati Roy: “O Güzel ‘Adalet’ Fikri, İnsan Hakları Kapsülü Haline Getirildi”

Arundhati Roy’un “Mr. Chidambaram’ın Savaşı”, “Yoldaşlarla Yürümek” ve “Damla Damla Devrim” başlıklı üç makalesinden oluşan Dağılmış Cumhuriyet – Yoldaşlarla Yürümek adlı kitabı dağıtıldı. Aşağıda,kitabın son makalesinden bir bölüm okuyacaksınız:

roy kapak 2

***

Indira Gandhi 25 Haziran 1975’in geceyarısında olağanüstü hal ilan ettiğinde, bunu gerçekleşmekte olan bir devrimi ezmek amacıyla yapmıştı. O günler kasvetli olduğu kadar, insanların hâlâ bu hayatta talihin kendi yüzlerine de güleceğini hayal ettikleri, adaletin sağlanacağı hayalini kurabildikleri günlerdi. Bengal’deki Naksalit ayaklanma kıyımla sonuçlanmıştı. Ancak daha sonra milyonlarca insan Jayaprakaş Narayan’ın “Sampoorna Karna” (Topyekûn Devrim) çağrısına uyarak toplandılar. Ayaklanmanın asıl temelinde, toprağın onu işleyene verilmesi talebi yatıyordu. (Daha o zamandan bile arada bir fark yoktu: Anayasa’nın bağlayıcı ilkelerinden biri olan toprağın yeniden dağıtılmasını sağlamak için de bir Devrim’in gerçekleşmesine ihtiyacınız vardı.)

Aradan otuz beş yıl geçtikten sonra genel tablo hayli değişmiş görünüyor. Adalet -o büyük, güzel fikir-, yontula yontula insan hakları kapsülü haline getirildi. Eşitlik, ütopyacı bir fantezi. Bu kelime sözlüğümüzden neredeyse atılmış durumda. Yoksulların sırtı iyice duvara dayandı. Devrimci partilerle direniş hareketleri, topraksız köylüler adına toprak kavgası vermekten, ilgilerini onların ellerindeki az miktarda toprağı kaptırmama hakları uğruna mücadele etmeye düşürdüler. Oysa masaya sürülen tek toprağın yeniden bölüştürülmesi olayı, yoksulların elinden zorla gasp edilen toprakların, özel ekonomik bölgeler ismiyle aslında kendi toprak bankalarını kurmuş olan zenginlere peşkeş çekilmesinden ibaret. Topraksızlar (çoğu Dalit’lerdendir), işsizler, gecekondu mahalleleri sakinleri ve kentlerdeki işçi sınıfı, artık neredeyse hiç kaale alınmıyor. Batı Bengal’deki Lalgarh gibi yerlerde insanlar polisten ve hükümet yetkililerinden sadece kendilerini rahat bırakmalarını söylüyorlar. Polis Vahşeti’ne Karşı Halk Komitesi adlı adivasi örgütü, tek bir taleple faaliyetlerini sürdürüyor: Polis şefi Lalgarh’a gelsin ve adamlarının köylülere reva gördükleri zulümler için halktan özür dilesin. Fakat bu talep bile saçma bulundu. (Baldırı çıplak vahşiler nasıl olur da bir hükümet yetkilisinin kendilerinden özür dilemesini bekleyebilirlerdi?) Bunun üzerine halk köylerine barikat kurmaya başladı ve polisin girmesine izin vermedi. Polis de şiddetini iyice tırmandırdı. İnsanlar bunu öfkeyle karşıladılar. Şimdi, iki yıl boyunca süren köy baskınları, dehşet verici tecavüzler, cinayetler ve yargısız infazların ardından topyekûn bir savaş yürütülüyor. Polis Vahşeti’ne Karşı Halk Komitesi yasaklandı ve Maoistlerin bir kolu olmakla yaftalandı. Komitenin liderleri ya hapse atıldılar ya da kurşunlandılar. (Orissa’daki Chasi Mulia Adivasi Sangh ve Jharkhand’daki Visthapen Virodhi Ekta Mench de benzer kaderleri paylaştılar.)

Bir zamanlar adalet ve eşitlik hayali kurmuş, toprağın işleyene verilmesi talebini ileri sürmeye cüret etmiş bulunan insanlar, polisin kendilerini dövdüğü ve sakatladığı için özür dilemesi talebiyle yetinir hale geldiler. Bu mu ilerleme?

Söylenen o ki, olağanüstü hal sırasında, Bayan Gandhi basının boyun eğmesini istediğinde, basının ve genel olarak medyanın yerlerde sürünmesi kimseyi şaşırtmadı. Buna rağmen o günlerde, ülke çapında yayınlanan günlük gazetelerin sansürü protesto etmek amacıyla ön sayfalarını kasten boş bırakarak çıktığı örneklere de rastlandı. (İronilerin ironisi –bu tutumu takınma cesareti gösteren gazete editörlerinden birisi B.G. Verghese’ydi.) Şimdilerdeyse, bu sefer ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yaşanırken, medya bizatihi hükümetin kendisi haline geldiği için böylesi bir cesarete yer yok. Medyayı kontrol eden büyük şirketler haricinde, hiç kimse medyaya ne yapılacağını söyleyebilecek konumda değil. Kıdemli siyasetçiler, bakanlar ve güvenlik kuruluşlarının şefleri, haber sunucularının günlük vaazlarını kesip araya girme izni koparmak için neredeyse yalvararak, televizyon ekranlarında boy göstermek için birbirleriyle yarış halindeler.

arundhati._roy_20120702

Birçok televizyon kanalıyla büyük gazete, çok açık bir şekilde Yeşil Av Harekâtı’nın kurmay odası ve dezenformasyon kampanyasının yürütücüsü gibi hareket ediyorlar. Değişik gazetelerde farklı muhabirlerin imzaları kullanılarak fakat birbirlerinin aynısı satırlarla, “1,5 trilyonluk Maocu endüstri” hakkında bir sürü yaygara koparılıyor. Hemen hemen bütün gazetelerle televizyon kanalları, Mayıs 2010’da Batı Bengal’de, Jhargram’da 150 kişinin hayatını kaybettiği ve trenin raydan çıkmasıyla meydana gelen korkunç kaza için Polis Vahşeti’ne Karşı Halk Komitesi’ni (bazen bunun yerine kestirmeden ‘Maoistler’ etiketi kullanılıyordu) suçlayan haberler yayınladılar. Tren kazasının etrafındaki esrar perdesi hâlâ ortadan kalkmamışken, başlıca şüphelilerden ikisi polis tarafından ‘görüldükleri yerde’ vuruldular. Hindistan Basın Tröstü, Indian Express tarafından bilinçli biçimde öne çıkarılan ve kesinlikle gerçeğe dayanmayan çok sayıda habere onay verdi (ki bu haberlerden birisi, Maoistlerin öldürdükleri polislerin cesetlerini kesip biçtiklerini iddia etmekteydi). (Bu haber için bizzat polis yetkililerinin gönderdiği tekzip ise orta sayfalarda gizlenerek, posta pulu küçüklüğünde yayınlanacaktı.)

Hepsi de tornadan çıkmış gibi yazıya geçirilen, bir kadın gerillanın ağzından Maoistlerin liderlerinin nasıl ırzına geçtiklerini anlatan ‘özel’ haber duyuruları birbirini takip ediyordu. Bu sözde röportajlar öyle bir takdim ediliyordu ki, sanırsınız o kadın ormandan ve Maoistlerin elinden bütün dünyaya kendi hikâyesini anlatmak amacıyla kaçıp kurtulmuş. Şimdiyse, sözü geçen kadın gerillanın aylardır polis merkezinde gözaltında tutulmakta olduğu ortaya çıkmış bulunuyor.

Televizyon ekranlarından üstümüze boca edilen dehşetengiz çözümlemelerle amaçlanan, aynaları bulandırmak ve bizi şöyle düşünmeye sevk etmek: “Evet, kabile halkları ihmal ediliyor ve çok kötü hayatlar sürüyorlar. Evet, onların kalkınmaya ihtiyaçları var. Evet, burada devletin kusuru söz konusu ve bu büyük bir ayıp. Fakat tam şimdi bir krizin ortasındayız. Şimdi Maoistlerden kurtulmamız, ülkenin güvenliğini sağlamamız şart, ondan sonra kabile halklarına da yardım elimizi uzatabiliriz.”

Savaşın sonu görünürken, silahlı kuvvetlerin -yapabildikleri tek şekliyle- kafalarımızı karıştırma işini üstlendikleri anlaşılıyor. Haziran 2010’da bize iki ‘operasyon doktrini’ açıkladılar. Bunlardan birincisi, hava ve kara operasyonları için ortak bir doktrindi. Diğeriyse, “seçilen hedef kitleye, ülkenin siyasal ve askeri hedeflerine ulaşılması doğrultusunda, istenen tutum ve davranışları doğuracak temaları öne çıkarma mesajı iletmek üzere planlı bir süreç oluşturan” Askeri Psikolojik Operasyonlar’a bağlı bir doktrin. Ek olarak, “Doktrin, alt-kıta operasyonlarda, özellikle de yanlış yola sevk edilmiş insanların tekrar anaakıma çekilebilmesini sağlayacak bir iç ortamda, algı yönetimiyle ilgili faaliyetlerde yol gösterici olacaktır.” Press Trust of India’ya göre, “Askeri Psikolojik Operasyonlar doktrini, birimlerin yanındaki medyayı kendi yararları doğrultusunda kullanmak suretiyle silahlı kuvvetlerin faaliyetlerine müsait bir ortam yaratmayı amaçlayan bir siyasayı, bir planlama ve uygulama belgesini temsil etmektedir.”

Bir ay sonra, Naksalitlerden etkilenen eyaletlerin başbakanlarının biraraya geldiği bir toplantıda, savaşı tırmandırma kararı alındı. Mevcut 105 tabura, Hindistan Yedek Gücü’nden 36 tabur daha eklenirken, mevcut 30 bin kişilik özel polis gücünün (polis olarak görev yapan sözleşmeli ve silahlı sivillerden oluşan bir güçtü bu) sayısı 46 bine çıkarıldı. İçişleri bakanlığı gelecekteki beş yılı aşkın bir zamanda 800 bin polis daha kadroya alma vaadinde bulundu. (Bu, iyi bir istihdam güvencesi şeması modeli: Nüfusun yarısını, diğer yarısını öldürsün diye işe almak. İsterseniz bu sayıların oranlarını kendiniz değiştirebilirsiniz.)

– Arundhati Roy’un Agora Kitaplığı’ndan çıkan diğer kitabı: Çekirgeleri Dinlemek – Demokrasi Üzerine Saha Notları