≡ Menu

“Anılar Sinemasında Bir Yüz – Erden Kıral” (Sarphan Uzunoğlu)

Krallar Kralı setinde hızlı çalışma ve planların sırasız çekimi nedeniyle kafam karıştı. İşi bırakmaya karar verdim. Seti terk ederken Yılmaz, (Güney) “Gitme, sete dön! Başta ben de zorlanmıştım, sen de yapabilirsin,” dedi. Yılmaz müdahale etmese bir daha film yapımıyla belki de ilgilenmezdim. Benim açımdan tarihi bir andı.”

sarphan erden kiral yazisi

Bu cümlelerin sahibi, Türkiye sinemasını biçim ve içerik yönünden etkileyen, o sinemayı siyasallaştıran, kapitalizmin saldırısı altında vahşice ticarileşmeye mahkûm edilen Türkiyesinemasını yeni bir cephe ile tanıştıran Erden Kıral. Erden Kıral bu kendine özgü yolculuğu yine kendi kaleminden çıkan ‘Aynadan Yansıyan Hatıralar’ ile somut bir belgeye dönüştürüyor. Kıral, yarattığı özgün, sisteme aykırı ve kapitalist sanat üretim süreçlerinin özüne muhalif tarzıyla bu kez izleyicilerin değil, okurların konuğu oluyor. Sinemayı bırakmaktan vazgeçtiği o tarihi anın bizim için ne denli talihli olduğunu kanıtlıyor.

Hakikatle yüzleşmek 

Kitabın önsözünde Alin Taşçıyan’ın anlattığı gibi, bir Auteur olarak Erden Kıral, her ne kadar Yılmaz Güney etrafında şekillenen bir sinema yaratıcıları grubunun üyesi gibi görünse de her daim kendini gruptan ayırmayı becermiş; ama bir o kadar da grubun merkezindeki Yılmaz Güney’in etkisini de fazlasıyla hissettiren bir isim. Kendisinin Yılmaz Güney geleneğiyle arasındaki bağı özellikle Hakkari’de Bir Mevsim filminde ortaya koyduğu yönetmenlik performansında ve kitap boyunca bir sinemacı ve bir birey olarak göze çarpan Yılmaz Güney portresinin ağırlığı ile görebiliyoruz; Kıral’ı özgün kılansa sinemasının belgesel niteliğinin hiçbir zaman oryantalizmin sığ sularında kalmaması. Onun sineması hiçbir zaman “gitmesek de görmesek de bizim olan köyleri” gitmeyenlerin gözünden anlatmadı.

Hakikatle yüzleşmeyi bir görev bildi. Onu özgün bir yönetmen kılan ve bugünün çok konuşulan yönetmenlerinden bile ileri bir konuma getiren de zaten bu özelliğiydi. Genco Erkal’dan yarattığı, ulus devlet travmasını yaşayan Hakkari’nin ortasına düşen o karakterinTürkiye’nin siyasal ve sanatsal tarihinde denk geldiği yerin bu denli önemli olması da Kıral’ın siyasal ve kültürel birikiminin doğal bir sonucu oluyor.

Erden Kıral’ın kitabından naif bir ‘anılar bütünü’ beklemek yanlış olur, onun ‘güzel günlüğü’, hakikat kadar sert bir nitelik taşıyor; dahası Yeşilçam sinemasının kavgalı dövüşlü atmosferinin ortasında bir çift insan gözünün şahit olduklarının ifadesi oluyor. Kitap boyunca, Bilge Olgaç, Yılmaz Güney, Vedat Türkali, Osman Seden, Türkan Şoray, Zeki Müren, Kadir İnanır, Tezer Özlü gibi isimlerle ilgili pekçok güzel anekdot var; ama bir o kadar da ego çatışmalarının, yaratıcı insanların dünyasının kaçınılmazı olarak rekabetin ve mükemmeliyetçiliğin arayışçı karakterinin izlerini de sürmek mümkün oluyor.

Yılmaz Güney, kitabın ve Erden Kıral’ın hayatında önemli bir yer tutuyor; zaten aksi düşünülemezdi, doğrudan tarzı olmayabilir; ancak Kıral’ın jenerasyonu açısından Güney, sineması ve karakteriyle dominant bir figür. Örneğin Kıral Umut filmi üstüne Yedinci Sanat dergisinde yayımlanan yazısına kitabında yer verirken, Güney’in yazıya dair olumlu değerlendirmesini o değerlendirmeden pek de önemli olmasa da mutlaka ekliyor, bu ya Erden Kıral’ın Güney’e olan saygısına ya da Pablo Neruda’nın şiirine dek uzanan o bilgeliğin sanatsal analiz gücüne dair tevazusuna işaret.

Erden Kıral, uluslararası ödüller ve prestijli festivallerde gerçekleşen gösterimlerle taçlandırdığı sinema kariyerinin yanı sıra, bir sinema eleştirmeni olarak da çok büyük bir önem taşıyor. Kitapta da hem filmleriyle ilgili uluslar arası basında çıkan çeşitli eleştirilerin çevirilerine yer veriyor hem de sinemaya ve sinemanın belirli eserlerine dair görüşlerini aktardığı eleştirilerini alıntılıyor. Bu alıntılar özellike Kıral’ı eleştirmen kişiğiyle tanımak isteyenlere özel bir alan sağlıyor.

Üretmenin kutsallığı 

Kıral, kendi kuşağındaki insanların birçoğunun yapamadığı bir şeyi yapıyor ve tecrübeleri ile görüşlerini belgeselleştiriyor. Hâlâ fazlasıyla ciddi bir üretim sürecinin içerisinde olmasına aldırmadan, bir birey olarak, bir yönetmen olarak, bir eleştirmen olarak varlığının belgesini bize sunuyor. Üstelik sunuş biçimi de yazarın sinema dilinin gerçekçi, net ve anlaşılır tavrından arındırılmış değil. Kitapta, gereksiz ayrıntılarla süslenmiş bir içerik bulamıyorsunuz. Aksine, Kıral kitabının başına orkestrasının başına geçmiş bir şef gibi geçmiş ve cümlelerini de filmlerindeki yöntemini kullanarak arılaştırmış. Sözünü esirgememiş; ama cümleleri de ‘tüketmemiş’. Üretmenin kutsallığına hep sadık kalmış.

Kıral’ın hatıraları elbette birçok insan için itiraz hakkı doğuracak. Bireyin subjektif olarak aklına işlediği hakikati aktarmasının böyle bir yanı var. Tezer Özlü, Yılmaz Güney, Elia Kazan gibi birçok isme dair yazdıkları artık itiraz edilebilirliklerini ‘bu dünyada’ kaybetmişken, doğal olarak ‘geride kalanlar’a da söz hakkı doğuruyor. Bu bağlamda da tartışmaların arkası geleceğe benziyor. Dahası, özellikleYılmaz Güney gibi ‘tartışılamaz’ hale getirilmiş bir figürü tartışmaya açacak olması bakımından da ayrıca bir önem taşıyor. Özellikle de Yılmaz Güney’in sinema konusundaki baskıcı karakteri ve dominant ‘önermeci’ yapısına yapılan vurgular Güney’in de bu ‘eleştirilemezlik’ zırhına nasıl kavuştuğunu gösteriyor.

369

Kıral, kameranın arkasına saklanmayan bir insan olduğunu bu kitapla bir kez daha kanıtlıyor. Cüretkâr bir tavırla, fazlasıyla insani gözlemler ortaya koymaktan çekinmezken, hırsı ve inatçılığı ile ön plana çıkıyor; ama tüm bunlar günlük hayatın yahut sistemin bize dayattığı bir hırs yahut inatçılık değil; aksine dayatılanın fazlasıyla göz önünden uzak tutmak istediği türden yaratıcı ve yıkıcı bir karakter taşıyan bir inatçılık tipi ve aynı yıkıcılığı sergileyen bir hırs.

Kıral; asla kaybetmediği ‘ben’ini yanında taşıyor kitap boyunca. O ben birilerini kırabilir; ama Kıral’ın kendisini ve kurgulamak istediği sinema anlayışını, hayat anlayışını ele verse de asla ondan geri adım atmaya niyetli olmadığı gerçeğiyle de bizi baş başa bırakıyor. Edebiyatın fazlasıyla içe dönük ama dünyayla da ölesiye kavgalı temsilcisi Tezer Özlü ile ilişkisine dair detayların ve kişisel ilişkilere dair anekdotların da yer aldığı kitap, özellikle de Kıral’ın günlük hayatta yaşadığı şeylere ve törenler, gösterimler için gittiği ülkelerde yaptığı gözlemlere dair siyasi analizleriyle hayli geniş bir yelpazeye ulaşan bir içerik sunuyor.

Erden Kıral’ın Türkiye’deki izdüşümünü hesaplamamız için muhtemelen bir mucize olması ya da Türkiye sinemasının kapitalizmin ellerinden hızla kurtulması gerekecek. Ama o, Hakkari’de Bir Mevsim’de; Bereketli Topraklar Üzerinde’de ortaya çıkardıklarıyla tarihin ve hikayesini anlattığı insanların aferinini almış güzel biri olarak kalacak. Dahası, o, insanları hiç tanımayan; ama insan olmayı tanıyanların da saygısını hep sıcacık bir gülümseme gibi içinde taşıyacak.

Tıpkı kitabının şu bölümünde olduğu gibi: “Locarno’da Bereketli Topraklar Üzerinde filmiyle yarışmaya katılmıştım. Eşim Tezer (Özlü) de yanımdaydı. Fırsat bulduğumuzda tepedeki göle bakan küçük lokantalara kaçıyorduk.. Bir keresinde garson kız bizim Türk olduğumuzu öğrenince, “Bereketli Topraklar Üzerinde filmini biliyor musunuz?” diye sorduğunda Tezer, “Evet, o filmi bu adam yaptı,” diye yanıtladı. Yemeğin sonunda genç kadın hesabı almadı, “Benim misafirimsiniz,” dedi.

İnatçı bir adam 

Erden Kıral’ın Aynadan Yansıyan Hatıralar – Benim Sevgili Günlüğüm kitabı, onu ‘misafir’ etmek isteyenler kadar, onu eleştirmek isteyenler için de bir şans yaratıyor; ama bu onun, sineması ile kurduğu dilin, birilerinin görmeyi sürekli reddettikleri bir gerçekliği göstermeye dair inatçılığının Kıral’a verdiği itibardan bir şey eksiltmiyor. Çünkü o, Türkiye’de olmasa da bambaşka bir toprakta garsonluk yapan bir üniversite öğrencisinin içindeki insanı ortaya çıkartabilmiş biri, sırf bu yüzden hayatı ve düşünceleri okunmayı ve içinize dokunmayı hakkediyor. Hele ki Hakkari’de Bir Mevsim’i ya da Bereketli Topraklar Üzerinde’yi izlese de anlayamamış, anlasa da anlamazdan gelmiş insanlarla dolu bu ülkede.

***

‘Nefret Aşkı’
Yılmaz Güney’le aramda nefret aşkı (hassliebe) vardı. Ben hem onun sinemasına hayrandım hem de davranışlarını eleştiriyordum. Daha önce anlattığım gibi, onunla yaptığım bir yolculuğu biraz eğip büküp sinemada anlatacaktım. Onun kişiliğine ilişmeden dikkat ederek, olabildiğince bütün yanlarını göstermek istiyordum. Senaryo çalışması sırasında onunla daha önce çalışmış bulunan Canan Gerede ve Halil Ergün’le tartışıp konuşarak ilerliyorduk. Fatoş Güney bizi uzaktan izliyordu. Ne ki Fatoş’u canlandıracak Yeşim Büber’e Fatoş’la konuşmasını yasakladım. Bunun yanı sıra, yönetmeni oynayacak Serdar Orçin’e, “Bana bakma, beni hizalama, sen yazılanları yorumla,” dedim. Halil Ergün ise Yılmaz’ın bazı tipik gestuslarını alsa da özgür bir Yılmaz karakteri oluşturdu. Halil bu projede özveriyle çalıştı.”

Kitaptan

‘Sonuç fiyaskoydu’
Piyasada film üretimi durmuştu, bir yıl içinde yapılan film sayısı sıfırdı. On yönetmen: Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Erden Kıral, Ömer Kavur, Barış Pirhasan, İrfan Tözüm, Yusuf Kurçenli, Orhan Oğuz, Ali Özgentürk ve Memduh Ün biraraya geldik, Sinema Vakfı’nı kurduk. Vakıf Efes Pilsen’in desteğiyle “Günümüz Türk Sinemasında 10 Yönetmen İki Film” projesine başladık. Kısa filmler yapacaktık, bunları iki kümede toplayıp “Aşk Üstüne Söylenmemiş Her Şey” ile “Yerçekimli Aşklar” adlı iki uzun metrajlı film gerçekleştirecektik. Ben “Ay Hikâyeleri” adlı bölümü çektim. Sonunda her iki uzun metreli film de vizyona girdi, ama sonuç fiyaskoydu.

Kitaptan

“Bereketli Topraklar Üzerinde
Tarık Akan bu filmde yer almak, Pehlivan Ali’yi canlandırmak istiyordu. Ama Tuncel Sürü ve Kanal filminde Tarık’la ikili oldukları için onu istemiyordu. Yepyeni bir yüz olan Yaman Okay’ın bu rolü oynaması konusunda beni ikna etti. Yaman bu filmde çok iyi bir iş çıkardı. Ne ki bugün düşünüyordum da Tarık olsaydı filme çok şey katardı.”

‘Çok güzel ihanet’
Tezer, Ferit Edgü’yle konuşmuş, fakat Ferit, “Bu romandan film olmaz,” demişti. Fantastik bir romandan film çıkarmak oldukça zordu. Ama bunu nasıl başardığımız, yine Ferit Edgü’nün Korsika Film Festivali ödül töreninde jüri başkanı Marie-José Nat’a söylediklerinde gizliydi. M.J. Nat, “Yazarlar kitaplarından yapılan filmleri beğenmezler. Kitaba yönetmenin ihanet ettiğini söylerler. Kıral da size ihanet etti mi?” diye sordu. Ferit de, “Evet, etti, ama çok güzel ihanet etti,” demişti. İşin özü buydu.

(Radikal Kitap, 3 Şubat 2012)