≡ Menu

“Altın Kelebeğin Gecesi: Dinsellik ve Cinsellik Sarmalında Bir Topluma Dair” (Erdem Oksaçan)

Tarık Ali’nin ‘İslâmiyet Beşlisi’ roman dizisi, Agora Kitaplığı’nca yayımlanan Altın Kelebeğin Gecesi ile tamamlandı. Yirmi yılı aşkın sürede yazılan ‘İslâmiyet Beşlisi’, yirmiye yakın dile çevrilerek, farklı coğrafyalarda okurun ilgi ve beğenisi topladı. Altın Kelebeğin Gecesi ile birlikte, Selahaddin’in Kitabı, Taş Kadın, Nar Ağacının Gölgesi ve Palermo’da Bir Sultan romanlarından oluşan ‘İslâmiyet Beşlisi’ roman dizisi, 2010 yılında Granada’da ‘Büyük Granadillo Ödülü’ne değer görüldü.

Zaman ve Mekan Bağlamında Geçmiş ve Gelecek

Tarihsellik ile yazınsallık, tarihyazıcılığı ile yazın arasında ince bir çizgi fakat karmaşık bir ilişki var. Zamansallık ve mekânsallıktan yoksun bir tarih anlatımı, tarihçiyi yalnızca bir anlatıcı derekesine indirmekte, fakat anlatıcı, tarihsel ve mekânsal bağlamda bir kurgu gerçekleştirse de asla bir tarihçi olamamaktadır. Burada ‘story’yi ‘history’ yapan zamansallık ve mekânsallıktır; her ikisi ya da biri yoksa ‘history’ ‘story’den öte bir anlam taşımamaktadır. Burada zaman ya da mekân sorunsalı değil, bir somutluk söz konusudur.

altin kelebegin gecesi

Tarihçi Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine adlı kitabında, ‘Pakistan’ın Beş Bin Yılı’ başlığını taşıyan bir araştırmaya değinir. Araştırmanın başlığında her ne kadar 5 bin yıllık bir tarihten söz ediliyorsa da Pakistan 1947 yılında kurulmuş bir devlet, dolayısıyla çağdaş bir sözcüktür. Bağımsızlık mücadelesini başlatan militanlarca adının konulduğu 1932-1933 yılları öncesinde kimseler tarafından bilinmeyen bir ad olarak Pakistan, 1940 yılına kadar siyasal bir istem de değildi. Yarım yüzyıllık bir geçmişi olan Pakistan adını, 5 bin yıllık bir geçmişe uzandırmak bir zamansal sapma (anakronizm) olarak açıklanabilir, ama yalnızca öyle midir? Elbette hayır.

Bu noktada devreye ideolojiler girmekte, bir ideolojik müdahale gerçekleşmektedir. Hobsbawm’un deyişiyle, “geçmiş bu ideolojilerin asli ögesidir” ve amaca uygun bir geçmiş yok ise bu geçmiş yaratılır. Hobsbawm’a göre, bu yapılmakla, övünç duyulacak bir şeylere sahip olmayan ‘şimdiki zaman’ için övünç duyulacak bir geçmiş yaratılmış olunur. Bir geçmiş üretilir, fakat bu geçmiş, bir geçmiş zaman değildir. Çünkü geçmiş kavramının zaman ve mekân bağlamında bir somutluğu yoktur. Geçmiş; zaman ve mekândan ‘münezzeh’tir. Oysa geçmiş zaman, zaman ve mekân ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ve gelecek, bu zamansal ve mekânsallık bağlamıyla ilişkili olarak biçimlendirilmek üzere arzulanmaktadır.

Tarık Ali, Neşfa Dereli’nin Türkçe’ye çevirdiği Altın Kelebeğin Gecesi romanında bu denklemi başarıyla kurmuştur. Romanda bir geçmiş anlatısına yer verdiği bölümlerin yanı sıra, şimdiki zamana ve üretilen bir geçmişle şimdiki zamanın ve geçmiş zamanın tüketilişini ustalıkla betimlemiştir. Altın Kelebeğin Gecesinde 1947 yılında, Hindistan’dan ayrılarak Pakistan’ın kuruluşuna (Ayrılma) denk gelen bir zamanda gençliklerini yaşamış bir grup insanın öyküsüne yer veriliyor. Pakistan’ın ortaya çıkışını, yani bir geçmiş üretiminin gerçekleştiği koşulları ‘şimdiki zaman’  olarak yaşayan fakat gerçekte hem geçmişleri hem de gelecekleri yiten insanların öyküsü işleniyor.

Romanın anlatıcısı Dara’nın, bir sabah bir telefonla uyanır. Arayan kişi, kendisinden birkaç yaş büyük olan arkadaşı Muhammet Eflâtun (Platon)’dur. Kendisine gönül borcu olan Dara’dan, şimdi bu borcunu ödemesini istemektedir. Platon, Dara’dan, kendi hayat hikâyesini yazmasını istemektedir. Dara bu isteği, verdiği sözün ardında durarak kabul eder. Kabul etmesine eder ama Platon’la gençlik arkadaşıdırlar ve Lahor’da birlikte geçirdikleri zamanın üzerinden kırk beş yıl gibi uzun bir zaman geçmiştir. Dara, Platon hakkında bir hayat hikâyesi yazabilmesi için öncelikle onun hakkında bilgi edinmesi gerektiğini bunu da ancak Platon’un sosyal çevresine girerek, çevresindeki insanlarla konuşarak gerçekleştirebileceğini söyler. Fakat bu bile ne kadar işine yarayacaktır, şüphelidir.

Zira gençlik arkadaşı Platon, çevresindekilerle ilişkisi ve aşkları özelinde ikna edici bir açıklıkta olmayan biridir. Sürekli olmayan arkadaşlıkları, müphem cinselliğiyle Platon bir kapalı kutudur. Platon’un geçen onca yılın ardından Dara’ya ulaşması ortak arkadaşları olan Zahid aracılığıyla olmuştur. Aradan geçen kırk beş yılın ardından Zahid’in, Dara’yı telefonla araması onda nefret uyandırsa da, Zahid’in Platon hakkında bir şeyler söylemesi Dara’nın telefonu kapamasına engel olmuştur. Zahid’e öfkesi gençlik yıllarında yaşanan bir olay nedeniyledir. Çünkü Bengalli komünist Tipu’yu polise ihbar edip tutuklanmasına neden olan kişinin Zahid olduğu sanısı yaygındır. Romanın ilerleyen bölümlerinde gerçek bütün açıklığıyla, şaşırtıcı yönleriyle ortaya çıkacaktır.

Zahid’e olan öfkesinin altında bir de gönül meselesi vardır ki,  Dara, Zahid’in evlendiği Jindie ile bir aşk yaşamış ve kısa süren aşklarının ardından, birbirlerini sevmelerine karşın, Dara’nın annesinin baskıları nedeniyle ayrılmışlardır. Bütün bu acı ve ayrılıklarla dolu bir geçmişe tekrar geri dönmeyi istemeyen Dara, Jindie’ye olan merakı dolayısıyla, Zahid’in buluşma önerisini kabul ederek Zahid ve Jindie ile birlikte akşam yemeğinde buluşurlar. Dara, Zahid ve Jindie… Uzun yıllar öncesinde yaşanmış ve geçen zamanda yeni hayatlar kurmuş bu insanlar hayatın kendilerine getireceği yeni sürprizlerle karşılaşarak şimdi yeniden biraraya gelmektedir.

‘Ayrılma’yla Ayrılan ve Kesişen Yollar   

1947 yılı Ayrılma’nın gerçekleştiği yıldır. Romanda sıklıkla ‘Ayrılma’ ile terminolojik olarak Pakistan’ın kuruluşundan söz ediliyor olsa da, biraz ayrıntılı bakıldığında, bu ‘ayrılmaların’ çok daha farklı zaman, anlam ve şekillerde tekrarlandığı ve yaşandığı görülmektedir. Ayrılık bir kara yazıdır âdeta. Öyle ki Jindie ve ailesi özelinde anlatılan Çinli Müslüman Huiler’in yaşadığı katliamlar, topraklarından ayrılarak farklı bölgelere ve hattâ uzak ülkelere dağılmaları, yok edilen bir geçmiş ve o geçmişten, köklerden koparılan insanlar söz konusudur.

Burada ayrılık dinsel ve budunsaldır. Konjonktür bu tür ayrılmaların bir tek çeşidini barındırmaz. Dara, annesinin baskıları yüzünden, düğünlerinden kısa bir süre sonra Jindie ile ayrılmıştır. Platon, dini, toplumu ve devleti dikkate almayan, ahlâkı önemsemeyen ve bu yönleriyle toplumdan ‘ayrılmaktadır’. Platon, dini dikkate almamakla birlikte, varlıklı bir aileye mensup ve bir hayli zengin biri olan Zeynep’in evinde kalmaktadır. Zeynep ise hem dindar hem de ahlâkçıdır. Sonradan aralarına katılan, Jindie’nin erkek kardeşi, Konfüçyus lakabıyla anılan Hanif Ma ise Çin Devrimi’nin etkisinde ve Mao’nun izinde yürümektedir. Hanif Ma’nın aralarına katılması ve yollarının birleşmesi sosyalizmle gerçekleşmiştir.

Hanif ile Jindie’nin dedeleri Huilerin lideri olan Süleyman Du Wenxiu’dur. Ninelerinden Wenxiu’nun kahramanlıklarını ve mücadele öykülerini dinleyerek büyüyen iki kardeşten Hanif, Mao’nun Kültür Devrimi’nden etkilenir ve ninesinin anlattığı geçmişi reddederken, Jindie ise bu geçmişe sahip çıkarak Hanif Ma ve Dara’ya yönelttiği eleştirilerle Marksizm’e karşı çıkmaktadır. Kardeş köklerinden, iki kardeş birbirlerinden ayrılmaktadır. İşte her biri farklı köklerden gelen, farklı yollara sapan bu isimler şimdi bir telefonun ardından, Platon’un arzuladığı hayat hikâyesi dolayısıyla yeniden biraraya gelmekte, yolları kesişmektedir.

Eşcinsel Erkekler, Oğlancı Şairler, Mumla Bozulan Bekaretler, Kocasını Paylaşan Kadınlar, Terfi İçin Karısını Peşkeş Çeken Kocalar

Dara’nın ağzından anlatılan romanda, siyasal ve ideolojik ayrılmalar, çatışma ve katliamların bireyler üzerinde travmatik etkileri de gözlerden kaçmaz. Bu anlamda Tarık Ali’nin romanı Altın Kelebeğin Gecesi sıradan bir siyasi roman olmadığı gibi, tarihsel olayları ön plana çıkartarak bireyi, insanal duyguları göz ardı eden bir roman da hiç değildir. Eksikleri, çelişik yanları ve kırılganlıklarıyla insan unsuru, toplumsal ve siyasal olanla harmanlanarak romanda verilmiştir.

Dahası, bugün bile askerî darbeler, kurşuna dizmeler, siyasal cinayetler, canlı bombalarla düzenlenen intihar saldırıları, kadınlara ve özgürlüklere yönelik baskılar, kadınların burkalar içine hapsedilişleri, erkeklerin sakal boylarının ölçülmesiyle ve köktendinci akımlarla anılan bir coğrafyada, bu keşmekeşin ardında bireylerin cinselliklerine de değiniliyor. Bu yapılmakla, toplumsal düzlemde, gelenekçi toplumların ahlâkçılıklarına bir eleştiri yöneltilmektedir. Kadının değersiz görüldüğü, kadının adının olmadığı ve dolayısıyla cinsler arasında eşitliğin geçerli olmadığı coğrafyalarda toplumlar, cinsel ve duygusal anlamda bir bocalama içindedir ve cinsellikler sürekli maskelenmektedir. Böylesine karışık ve bölünmüş bir coğrafyada cinsel şiddet ve tecavüz bir yıldırma aracıdır.

Platon, cinselliği konusunda oldukça içe kapanık biridir. Arkadaşlıkları sürekli değildir ve bu durum ona ilişkin birtakım kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sözgelimi yıllar sonra Londra’ya yerleşen Platon’un arkadaşı olan Alice Stepford, Platon’un eşcinsel olduğundan kuşkulanmaktadır. Çünkü Alice, birbirlerinin nü tablolarını yaptıkları halde Platon’un penisinin sertleşmediğini, asla penisine elletmediğini ve kesinlikle sevişmediklerini Dara’ya bir sır olarak aktarıyor. Alice’in kuşkularını, Pakistan’ın üst düzey komutanlarıyla gecelik ilişkiler yaşayan ve sonra bir anda şöhret basamaklarının en tepesine çıkan Münasebetsiz Latif de anlattıklarıyla haklı çıkaracaktır.

altin kelebegin gecesi erdem oksacan

Belli ki yaşadığı travmalar Platon’un cinselliği üzerinde derin izler bırakmıştır. Örneğin Doğu Pencap’taki katliamlardan kaçarak Lahor’da sığındığı mülteci kampında bir görevlinin tecavüzüne uğramaktan son anda kurtulmuştur. Nitekim yıllar sonra buluşmalarında Platon, Dara’ya iktidarsız olduğunu itiraf edecektir. Bütün bunlarla sarsılmış ruhsal yapısı onu depresyona sürüklemiştir. Yaşadıkları, Platon’un cinselliğini oldukça etkilemiştir. Yaptığı tablolarda en belirgin ve sıklıkla belirttiği nesne penistir: Eşcinseller, erekte erkekler, üç penisli rahip, melek kanatlarıyla dev penisi olan tazı, Platon’un tablolarında betimledikleridir. Yine ünlü bazı şairler; İbn Zeydun oğlanlarla, Şair Şah Hüseyin genç erkek sevgilileriyle resmedilmiştir. Şair Sahir Ludhianvi de iktidarsız biri olarak betimlenmiştir.

Siyasal yaşamın karmaşasında cinselliğini kapalı yaşayan bir isim de Anis’tir. Dara’nın Jindie ile ayrılmaları sonrasında buluşmalarına yardımcı olan Anis, Dara’nın Jindie ile tartışmaları sonrası Dara’nın yanına sokulur. Cinsel anlamda bir yakınlaşma değildir bu kuşkusuz, ama Anis kadınlara ilgi duymayan ve duygusal boşluk içinde bir eşcinseldir. Nitekim yaşadığı coğrafyada bu duygusal boşluğun ortadan kalkması beklenemez. Anis de arkadaşlarını ağırladığı bir akşam yemeği sonrası intihar ederek toplumsal, cinsel ve duygusal anlamda bir ölüden farksız yaşamına kendi elleriyle son verecektir.

Üzerinden yıllar geçmiş olsa da Zahid, Anis’i, “kıçına bir şey kaçmış gibi yürüyüşüyle” dalga geçerek anımsar.  Oysa tüm ahlâkçı görünümünün altında, bir geçmiş yaratmaya çalışan ülkenin geçmişinde ve ‘dün’ünde eşcinselliğin izleri görülmektedir: Oğlanlara düşkünlüğüyle ünlenmiş Moğollar, Qing İmparatorunun hizmetinde yer alan hadımlar, Kunming’te savaşırken yaralanan fakat tedavi edilirken, soyunduğunda kadın olduğu anlaşılan gençler, parfümler sıkarak birbirlerini etkilemeye çalışan delikanlılar, kadınların kocalarına ve hattâ Dara, Zahid ve Platon’un birbirleri için kullandıkları “ibne, götveren, pezevenk” hitaplarla zengin bir söz dağarının konuşulduğu bir ülkedir söz konusu olan.

Böylesi bir ortamda kadının yerini tahmin etmek güç değildir. Nitekim yalnızca şehveti dindirme aracı olarak görülen, onun dışında kocalarından bir sevgi ve yakınlık görmeyen kadınların durumunu bilen Zeynep, böylesi bir evlilikle hayatını karartmak yerine, çözüm olarak, ülkede sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak, Kuran’la evli olduğunu duyuruyor. Kuran’la evlenme uygulaması, ailede mirasın ve servetin bölünmesinin önüne geçmek için, ülkede mollaların ve erkeklerin geliştirdikleri bir uygulamadır gerçekte. Elbette bu uygulama, Zeynep için yalnızca bir maskedir ve aslında, böyle bir şeyi uygulamaktadır.

Zeynep’in, bir mum kullanarak bekâretini bozan biri olduğunu düşündüğünüzde cinsel perhizin onun için ne denli önemsiz ve anlamsız olduğu anlaşılacaktır. Zira o, çok istemesine karşın Platon’un kendisini cinsel olarak tatmin edememesi nedeniyle başka yollara başvuracaktır. Zeynep sırdaşı olan hizmetçi kadına, kocasının kendisini de mutlu etmesini sağlamasını istediğini söylemiştir. Hizmetçi, hanımının istediğini kocasına açmıştır ve Zeynep, belirli aralıklarla hizmetçinin kocasıyla birlikte olmaya başlamıştır. Üstelik hizmetçi de kocası da bundan son derece memnundur ve asla herhangi bir rahatsızlık duymamaktadırlar.

Kadının adının olmadığı topraklarda hem bir şehvet dindirme aracı hem de bir terfi gereci olarak kullanıldığı romanda dile getirilmiştir. Yüzbaşı Latif’i, karısı ‘Münasebetsiz’i, terfisini sağlamak için üst düzey komutanların yatağına yollayan biri olarak görmekteyiz.

Bedenlerin sömürüldüğü, duyguların ve cinselliklerin baskılandığı, örtüldüğü ve yaşamların intihar ile sona erdirildiği bir coğrafyadır anlatılan… Ölümün kol gezdiği; bir uzak geçmiş icat edilirken yakın geçmişlerin yok edildiği ve geleceğe ilişkin umutların karakollarda işkence ve tecavüzle; kitlesel kırım ve savaşla; ideolojik çatışmalarla tüketildiği topraklarda, Pakistan’da, aşk da, sanat da, dostluk da yaşayacak ortam bulamamaktadır. Fakat Nâzım’ın dizelerinde söylediği gibi, “Umut insanda”!.. Aradan yaklaşık yarım asır geçtikten sonra, öldü sanılan dostlukların yeniden ve üstelik sanatla, kitapla ve aşkla güçlenerek yeniden canlanışı romanda işlenmektedir. Fakat zaman bütün acıların ilâcı olduğu kadar bir büyük acımasızlıktır da…

Nitekim birbirlerinden kopmuş gençlik arkadaşlarının yıllar sonra yeniden buluşmalarını sağlayan Platon, ölümüyle, zamanın sonsuzluğuna karışsa da önce tabloları ve sonra dostluk denen duyguyu yeniden canlandırışıyla gerçekte ölümsüzlüğü yakalamıştır. Baktığımızda, Dara’nın, “Eski arkadaşlıklar ölür, ama bazıları yeniden canlanabilir.” sözünü bu anlamda “Eski bir arkadaş ölür, ama bazıları ölürken öldü sanılan arkadaşlıkları yeniden canlandırır” şeklinde değiştirmek de mümkün. Kaldı ki romanın sonunda bazı sürprizler okuru oldukça şaşırtıyor. Bir karakterin beklenmedik ölümü ile yine bir başkasının hiç ummadık bir yer ve zamanda aniden ortaya çıkışı, ‘yeniden doğuşu’, beklenmedik gelişmeler olarak okuyucu için şaşırtıcıdır. Aslında burada yeniden canlanışına tanıklık ettiğimiz dostluk, yalnız bireysel anlamda değil, geçmişiyle, anılarıyla ve geleceğiyle tüketilen insanın yeniden hayat bulmasıdır.

Nitekim Endülüs Müslümanları üzerinde bir konuşma sırasında Platon’un Endülüslülerin İslâm’ın domuz eti yasağını çiğnemelerine ilişkin yapılan eleştiriye karşılık söylediği sözler, icat edilen geçmiş uğruna yok edilen anılar, kimlikler, duygular, harcanan bugün ve tüketilen geleceğe karşı mücadelenin dile getirilişi olarak özel bir anlam kazanıyor: “Hayatta kalmak için domuz eti, yemek bir seçim. Ben de aynısını yapardım. Ama bizden bütün tarihimizi, kültürümüzü, dilimizi ve bütün geçmişimizi yutmamızı istiyorlar. Ve bütün bunları hazmetmek o kadar da kolay değil.”

(Mesele Kitap Dergisi, Sayı: 95, Kasım 2014)

Yorumunuzu buraya yazabilirsiniz