≡ Menu

“‘Açılım’ Aldatmacası ve Türkiye’nin ‘Emperyal’ Yüzü” (Osman Akınhay, Mesele, Sayı: 37, Ocak 2010)

Şöyle bir düşünelim: Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si, iktidara geldiği 2002 yılından itibaren sürdürdüğü Kürtleri dışlayıcı politikasının üstüne, 2007 seçimleri sonrasında halkın oyuyla seçilmiş bir parti grubu olarak Kürtlerin Meclis’teki varlıklarını kesinlikle benimseyemezken, hatta ‘ılımlı kanattan’ sayılan (ve yeni kapatılan) DTP eşbaşkanı Ahmet Türk’ün randevu taleplerine zinhar olumlu cevap vermezken, nihayet görüşmek durumunda kaldığında da bunu ‘hükümet adına’ yapmamaya itina gösterirken, aynı süreçte yaşanan en ufak bir ‘aksiliği’ bile bu ‘Kürtleri tanımama’ pozisyonunu pekiştiren bahanelere dönüştürürken; bir ‘açılım’ teranesi tutturulalı beridir, bırakın kayda değer ‘olumsuz’ gelişmeleri, Kürtlerin ‘aşırılıkları’, sokaklarda günlerdir devam edegiden taşlı sopalı molotoflu gösteriler, Tokat’ta 7 askerin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyı PKK’nin resmen üstlenmesi dahi şimdi Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetine nedense -eskisinin tamamen zıttı bir eksende- ‘açılım’da bir milim dahi geri attıramıyor.

Erdoğan ve AKP kurmayları gerçi ‘Kürt açılımı’ diye çıkılan yolda bu şiarı kıvrak çalımlarla önce ‘demokratik açılım’a, sonra da ‘milli birlik ve beraberlik projesi’ne çevirmekte beis görmediler ama, ‘açılım’ lafını da elden bırakmadılar ve halihazırda ‘açılım olacak da olacak’ tutumlarında ayak diremeyi sürdürüyorlar.

Öyle ki, ne -diyelim bir basın açıklaması yapıyorlarsa- önce kurdukları bütün cümlelerin mantığının aslında ‘açılıma devam’ sonucunu çıkarmaması gerektiğine aldırış ediyorlar ve dolayısıyla kendi tezlerinin tutarsızlıkla örülü olmasını umursuyorlar, ne de bu tutumlarını beyan ederken, karşılarında ‘muhatap’ olarak CHP’nin, MHP’nin, DTP’nin, İmralı’nın, Kandil’in, ulusalcı gazete kalemşörlerinin, huzur bozucuların, ülke bölücülerin, vb. bulunması, onların bu gözükaralığı önünde bir engel oluşturabiliyor.

Sanki AKP maçı tek kale oynuyor; dahası, karşısında bir rakip bulunmasa da bu sefer boş kale oynamaktan gocunacağı yönünde en ufak bir izlenim uyandırmıyor. Nitekim açılımın her şartta süreceği, Tokat saldırısından bir gün sonra Erdoğan tarafından açıkça duyurulurken, DTP’nin kapatılmasının akabinde de AKP’nin çeşitli yetkilileri ağzından üstüne basa basa vurgulanarak tekrarlanıyor.

Demek ki bir yerlerde kesin bir karar alınmış, bir doğrultu saptanmış; zaten bunu da saklamaya hiç yeltenmiyorlar; bilakis, en yetkili makamlar tarafından, belirlenen hedefi bir ‘devlet projesi’ olarak adlandırıyorlar (ve böylece tarihi boyunca devletine ‘biat etmiş’ Türk milletinin kendilerine bu yolda açık çek vermesini talep ediyorlar).

Kimi çevrelerce AKP’nin baş muarızı addedilen Türk Silahlı Kuvvetler’den ara sıra törpüleme hamleleri, ‘kritik’ esrarengiz telefon görüşmeleriyle çekilen ayarlar dışında bu sürece esastan bir itiraz gelmezken, gerek İslami sermayeyi gerekse geleneksel sermayeyi temsil eden işveren kuruluşları da bu gidişata asla takoz koymuyorlar. Can sıkıcı çıbanbaşları boy göstermese, olup biten aslında hepsinin canı gönülden kabulü.

Peki ama, n’oldu böyle? Yüzde 34 oyla iktidara geldiği tarih olan 2002’den, daha sonra yüzde 47 oyla iktidarını pekiştirdiği 2007’nin ardından 2009’a kadar Kürtlerin siyasi temsilcilerinin elini dahi sıkmayan hükümet partisinin genel başkanı, “PKK’yı kınamaz ve aralarına mesafe koymazlarsa onlara asla randevu vermem,” diye atıp tutan, çok değil, bugünden daha bir yıl önce, “Bu ülkeyi beğenmeyen çekip gider” diye tafra yapan, Öcalan’ın talimatıyla Kandil’den ve Mahmur’dan gönderilen 34 PKK’linin Habur kapısından itibaren bir şenlik havasında Diyarbakır’a getirilmesi karşısında, oyunun kendi oyunu olduğunu, velev ki bir şov yapılacaksa bu şovu sadece ve sadece kendisinin yapabileceğini, Kürtlerin bu oyunda rol çalmasına küseceğini belli eden tavrıyla, “Olmazsa sil baştan yapar, gene devam ederiz” [yani, Kürtlersiz kendi bildiğimizi okuruz] diye gürleyen, daha evvelden, yüksek siyasete yeni girdiğinde de, yani İstanbul büyükşehir belediye başkanıyken Kürtlere vize uygulanmasından dem vurmuş olan bir siyasetçi, aradan daha bir yıl bile geçmeden nasıl oldu da, Kürtler oynasa da oynamasa da, işbirliği de yapsa boyun eğmese de, ‘ben bu yoldan dönmezem’ edasıyla yakın vade siyasi geleceğini ‘Kürt açılımı’na bağladı?

Bir yerlerde başına taş mı düştü? Yoksa ‘oralarda’ bir yerde gözünü define mi aldı? Sahiden, ne oldu? Aklı eren herhangi bir insan, karşısına halkın aşağı tabakalarından hangisi çıkarsa çıksın ayrımsız fırçalayan, azarlayan, tersleyen bu adamın ansızın ‘demokrat’ kesildiğine ihtimal veremeyeceğine göre, ona bir anda sert bir viraj aldırıp Ahmet Kaya’ya vefa göstermekten söz açtıran; Madımak Oteli orada yerinde dururken Çorum’ları, Maraş’ları ağzına aldıran, Dersim’de anaların ağladığından bahsettiren neydi?

Adıyla sanıyla Kürt sorununun barışla çözülmesi arzusu mu? Gerçekten mi, inanalım mı şimdi buna?..

Kürt Sorununun ‘Barışla Çözümü’ Değil, Kürt Coğrafyasında ‘Kontrollü Normalleş(tir)me’

‘Kürt açılımı’ bu ülkenin gündelik diline gireli beri birçok çevre ‘barış’ kelimesini dilinden düşürmüyor. Günümüz konjonktüründe kim ‘barış’tan ne anlıyor, bunu bilemeyiz, fakat ortada ve ufukta bir ‘barış’ falan görünmediğini kendi zannımca kestirebiliyorum.

Yoksa ‘barış’a kim karşı çıkar? Vicdanı olan kim ‘barış’ın karşısında durabilir, ‘silahların susması’ talebinin önünde dikilebilir? Barış, öncelikle emekçilerin ve yoksulların talebidir. (Kendi inisiyatiflerine geçmediği sürece) insanın insanı alenen sömürdüğü şu dünyada hiçbir sertlikten, hiçbir çekişmeli siyasal iklimden, hiçbir çatışmadan, hiçbir savaştan ‘aşağıdakiler’in bir nebze olsun fayda gördüklerine bugüne kadar yeryüzünde hiç kimse şahit olmamıştır.

‘Kürt barışı’ denen mefhum ise, nasıl bir şekle bürünürse bürünsün, Türkiyeli sosyalistlerin en temel arzusudur. Kaldı ki, Kürtler iyi ya da kötü bir barış istediklerinde, böyle bir barış için şu ya da bu ölçüde taviz vermeyi ya da şu ya da bu derecede az talepte bulunmayı ifade ettiklerinde, Türk sosyalistlerinin, kayıtsız şartsız destek vermek dışında buna söyleyebileceği tek kelime ol(a)maz.

Acı duyan, kurban veren, cefa çeken, bedel ödeyen, küçük büyük canlarını kaybeden bir halk varsa ve bu halk, üç onyıldır süren savaşın üstüne bir barış yapmak istiyorsa, hangi koşulda olursa olsun bu onun en tabii hakkıdır. Türkiye’de gerçek barışa dair ağırlıklı söz hakkı da bu kapsamda Kürtlerindir.

Lakin, Cumhuriyet’in kuruluş devirlerinden beri Kürtleri(n varlığını ve haklarını) inkârda ısrarcı olan bu ülkenin egemenleri gerçekten, Kürtleri de içine alan bir barış istiyorlar mı, yoksa barış teranesi altında başka bir yönelimi adım adım uygulamayı mı sürdürüyorlar?

Bugün Kürt sorunu konusunda devletin sahipleri ve temsilcilerinin varıp varabileceği nokta, barış değil, bir nevi ‘normalleş(tir)me’dir. O da olursa ve kontrol Türk devletinde kaldığı müddetçe/kadarıyla! Bunun için gerekli vasıta da ‘tanıma’dır. Kimi tanıma? Kürtleri(n varlığını) tanıma?

Fakat bir etnik topluluk (ona ister halk deyin, ister ulus, isterse alt-kimlik, hiç fark etmez) söz konusu olduğunda tanıma, aradaki seçeneklerin çok çeşitli olduğu bir yelpazeyi kapsar: Bağımsız/özerk/federe/bağımlı bir Kürt siyasi biriminin varlığını kabul etmek de bir ‘tanıma’dır, DTP’nin savunduğu şekliyle Kürtlerin haklarını en temel hukuki meşruiyete kavuşturacak olan anayasal güvenceler sağlama aşamasına gelmek de bir ‘tanıma’, yoksa ‘evet, sen varmışsın, sana Kürt diyorlamış, ben de diyeyim bari’ demek de bir ‘tanıma’.

İşte, bugün Türkiye’de hükümet partisi tarafından uygulamaya konmuş bulunan ‘açılım’ın Kürtlere (üstelik gönülsüzce) verip vermek istediği bütün taviz bu kadardır: Kürde Kürt deme lütfunu bir gıdım geçmek istemeyen bir tanıma.

Kavga da burada kopuyor ya! Kürtler otuz yıl süren bir savaşın ve on binleri bulan ölülerinin ardından ‘Kürde Kürt dedirtmekle’ kesinlikle bitmeyecek bir uzlaşmanın peşindeler.

Beyanlarına bakılırsa bağımsızlıktan -herhalde şimdilik- vazgeçtiler, özerkliği de ancak derin hüsrana uğradıkları dönemlerde yeniden ısıtıyorlar, ama en azından anadillerinde eğitim hakkını almadan ve birtakım anayasal güvencelere kavuşmadan müzakere masasından (farazi tabii, henüz onları masaya çağıran da yok!) memnuniyetle kalkıp sıradan bir hayata döneceklerini sanmak safdillik.

Türkiye devleti, tamam, Kürtleri tanımanın eşiğinde duruyor; on-yirmi-otuz yıl önceki ‘kart kurt’la kıyaslandığında en azından ‘Kürt’ demenin geçerli olması kertesinde fiili bir tanıma da söz konusu, ancak ‘kendi milleti’nin desteğini bu noktada bile güç bela temin edemiyor. Çünkü ortada otuz yıla varan bir ‘savaş’ var. Bu savaşta 40 bini aşkın insan ölmüş. Ölenlerin en az 5 bini asker ve polis. Bir savaşta canını kaybetmiş olan bu insanların ‘savaşın hangi koşullarda bitirilmiş olduğuna ikna edilmesi gereken’, ‘öyleyse bizim oğlumuz neden öldü’ sorusuna cevap arayacak aileleri, akrabaları, dostları, semtleri ve kasabalarıyla şehirleri var.

Daha düne kadar devletin en yetkili makamlarından, “Bu vatanı bölmek isteyenler var,” diye ‘çatışma bölgesi’ne asker gönderiyorsunuz (ve onların 5 bini ölüyor); bir yıl sonra çıkıp, “Kürtlerle barış,” diyorsunuz. AKP gibi kendini kurnaz sanan bir hükümet olunca da, bütün bu sürecin öncü ve artçı musibetlerini silahlı kuvvetlere ve Ergenekon’a yıkarak, bu yıkma kampanyasının ön cephesine de birtakım gazeteleri ve sütun yazarlarını sürerek kendinizi sağlama almaya çalışıyor, barış havarisi kesiliyorsunuz.

Yemezler, yemiyorlar! Ne savaştığın taraf yer bunu, ne de kendi safında cepheye sürdüğün insanlar. En vatanperveri de yemez, en ‘vatan haini’ de. Bugünkü noktada AKP hükümetinin tıkandığı yer burasıdır. Ne Kürtlere bir santim bile olsa daha fazlasını verebilecek şekilde ileri bir-iki adım atabilen, ne de Türkleri Kürtlerle bir şekilde birarada yaşamanın ‘devletin menfaati icabı’ olduğu konusunda ikna etmek amacıyla bir-iki adım daha geriye çekilebilen bir konum.

Fakat siyaset bir noktada durmaz, hassas dengelerde hiç beklemez. Yürür gider, bir tarafa meyleder. Üstelik ülke içindeki kutuplaşma sadece bu meseleyle sınırlı kalmayıp, işin içine başka esaslı kavgaları da katarak ordu, yargı, üniversite, kurumlar ve şehirler/mahalleler ekseninde gemi azıya alınca, azıcık bir körüklemeyle (‘orada’ taş atana sekiz yıl hapis verirken ‘burada’ taşa sarılanın neredeyse heykelini dikecek; Gazzeli çocuklar adına İsrail’e kafa tutma pozu keserken, Diyarbakırlı çocuklar için “kadın ve çocuk da olsa güvenlik güçlerimiz gereğini yapacak” demeyi hak görecek ölçüde bir aleni çifte standarda dayalı kışkırtmalarla) iç savaşın dehşetini de ensenizde hissedersiniz, aslında ‘devlet adına gerekli bir doğrultu’ olan ‘açılım’ın nasıl süreceği konusunda tek bir somut öneriyi de masaya getiremezsiniz.

Dönemin geçerli medya-siyaset diliyle ‘süreci iyi yönetemezseniz’, üstelik bir de reflekslerinize binaen ‘sokağa yol verirseniz’, en azından milliyetçi taşkınlıklara ve linç girişimlerine karşı hayırhah bir tutum takınırsanız, bugünlerde sık sık ve çoğu kimse tarafından gerçek bir korkuyla anılan ‘iç savaş’ın da kapısını aralamış olursunuz.

Çünkü derdiniz ‘barış’ ve ‘demokrasi’ değil, Kürt coğrafyasını kendi kontrolü altına alma ihtiyacıdır. Ama burada söz konusu olan, sadece sizin arzu ettiğiniz sınırlar dâhilinde ve şartlarla, kontrollü (dahası, salt ticari ve diplomatik) bir normalleş(tir)medir.

Eğer ortada taraflar, yani ‘açılım’ bağlamında iki taraf varsa, bu taraflar arasında ‘eşit’ bir konum ve ‘adil’ bir uzlaşma umurunuzda değildir; istediğinizi yapacaklarsa himmet gösterir, yapmazlarsa tekdire başvurursunuz (gerekirse gerginliği yükseltir, gerekirse askeri operasyonları ve hava baskınlarını çoğaltır, gerekirse Kürt meselesini İsrail’in Filistin’de yaptığı gibi daimi bir cendere altında tutarsınız).

Peki, niçin bütün bunlar, neden böyle bir ‘normalleşme’ye ihtiyaç duyuyorsunuz? “Bizim bütün amacımız kanı durdurmak,” derken, “Gençler göz göre göre ölüme gönderilemez,” derken, akan kanın ve ölüme giden gençlerin çoğu onlardan olan Kürtleri nasıl bir normalleşmeye razı edeceksiniz? Bütün bu propaganda neyin tül perdesi?

‘Bölgesel Güç’, ya da ‘Lider Ülke’, ya da ‘Yeni Osmanlıcılık’, ya da ‘Alt-Emperyalizm’

AKP’nin ağırlıkla temsil ettiği sermaye kümesiyle sert bir kapışmanın içinde olan TÜSİAD’ın bünyesinde çıkardığı Private View dergisinin yeni yayınlanan sayısının kapağı, meselenin bu yönüne girmek ve Türkiye’deki sermaye güçlerinin iştahının nasıl kabardığını gözler önüne sermek açısından uygun bir çerçeve sağlıyor.

tusiad afisi

Aşağıda ek olarak irdelediğim üzere, TÜSİAD’ın dergisinin kapağı, bir bütün olarak Türkiye’deki sermaye güçlerinin alkış tuttuğu bir olguyu ortaya koyuyor: Artık, şakşakçılarının küresel kapitalizmin ‘genişletilmiş yürütme kurulu’ demeye bayıldıkları G-20 ülkeleri içinde boy göstermekte olan Türkiye’nin ‘bölgesel güç’ olması. Hatta dergi, buradaki ‘iradi’ faktörü, yani bir arzuyu, özlemi, hevesi, iddiayı, ihtirası yansıtan yönü ‘making’ kelimesiyle, bu gücün ‘yaratılması’na vurgu yaparak dikkatimize sunuyor.

Hatırlarsınız, 1991’de sosyalist bloğun tamamen çökmesinin ardından gözünü ‘Türki cumhuriyetler’e diken, hatta bu yolda -devlet düzeyinde- birçok komploya karıştığı da iddia edilen Türkiye, o zamanlar da şanlı şerefli geçmişini hemen masaya sürerek Kızılelma heveslerine kapılmış, fakat sonradan hevesinin kursağında kalmasına şahit olmuştu.

Şimdiyse tarih, kimilerinin daha yeni milenyumun başlarında “21. yüzyıl Türkiye’nin yüzyılı olacak” diye övündükleri bu ülkenin önüne başka bir ‘yayılma’ fırsatı seriyor. Hadi işin içine Kuzey Afrika’yı, Afganistan’a asker göndererek ‘uluslararası topluluk’ nezdinde boy gösterme detaylarını falan katmayalım ama, örneklerini Radikal gazetesinin ‘dış politika’ sayfalarında bol bol göreceğiniz üzere, günümüz ‘politika analistleri’nin birçok makalesinde, Türkiye’nin nüfuzunun artma alanı olarak Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun sıralanması giderek kulaklara daha aşina hale geliyor.

Asıl uygulama/yayılma sahası ise Ortadoğu. Bilhassa da, egemenlerin ağızlarını sulandıran Kürt coğrafyası, Kurdish market, Kürdistan pazarı: hem yatırım açısından bâkir, hem tüketimci bir orta sınıf yaratmaya fazlasıyla müsait, hem paylaşılmayı bekleyen Kerkük petrolleri, hem de ‘küresel meşruiyet’in etiketi sayılan ABD vekaleti. Ticari palazlanma bölgesi de sadece (7 milyon nüfuslu) Kuzey Irak’la sınırlı değil zaten; bunun içine Türkiye’deki Kürt illerini (ve yanı sıra, Suriye’den başlayarak bölgedeki Arap ülkelerini) de dahil etmek gerekiyor.

Yeni değil elbette böyle bir perspektif. Malum olunduğu üzere, Türkiye’de cumhuriyeti kuran askeri-sivil bürokrasinin de sonraki onyılların egemenlerinin de sisteme yeni dahil edilmiş bulunan İslami sermayenin de denk düştüğünde dillerinden düşürmedikleri bir imparatorluk geçmişine sahibiz. Kendi kendini mahvetmesi dışında, bu kesimlerden hiç kimsenin emperyal geçmişle bir alıp veremediği de yok.

Bölgenin genel manzarasına yakından baktığımızda görüyoruz ki, iki-üç onyıldır IMF ve Dünya Bankası programlarının da katkısıyla, ekonomik düzlemde sermaye ihracı ve çokuluslu şirketlerle ortaklaşmalar süregiderken alttan alta işleyen bir süreç şimdi gün geçtikçe daha fazla görünür oluyor. Tabii bu rolün -birçok bakımdan zamanlama da uygun olmaya başlayınca- artık açıktan icra edilmeye karar verilişinin bir mücbir sebebi de olmalı.

İlk sinyal, Obama’nın henüz başkan olmadan, seçim kampanyası sırasında gelmişti aslında. Siyah başkan adayı Obama, Bush’un bir önceki rakibi Vietnam gazisi Kerry’yle ‘sen mi daha iyi savaşırsın, ben mi daha caniyim’ kapışmasına benzer biçimde Bush’la Irak ve Pakistan üzerinden bir ‘şahinlik’ yarışmasına girerken daha, müstakbel hükümetin silahların namlularını nereye çevireceğini beyan etmişti: Afganistan ve Pakistan.

Sekiz yıllık işgalin ardından, Kâbil dışında Afganistan hâlâ emniyetli bir yere dönüştürülememişken, Pakistan’da da ‘resmi’ hükümet günden güne Taliban’ın rehini konumuna düşüyordu zira. Ülkenin büyük bölümüne hakim olan Taliban kuşatmasının sıkılaşması, Batılıların gözünde Afganistan’ı ele geçirmelerinden daha vahim bir tabloya işaret etmekte: Pakistan’ın nükleer silahlarının, ABD’nin ve Batı’nın baş düşmanı sayılan ‘İslamcı teröristler’in eline geçecek olması.

Obama’nın öngördüğü, yeni savaş bölgesine daha fazla güç yığmak ve bunun için de Irak’ın yükünden kısmen kurtulmak, hatta maliyeti ve riski ‘küresel ortakları’yla paylaşmak. Kendi güdümünde, bazı açılardan İsrail’le aynı işlevi görecek (ve hem yapısı hem dini gereği özgül avantajlara sahip) başka bir ata daha oynamayı sürdürmek.

Ayrıca, bakmayın ABD’nin Irak’ta perişan olduğu yorumlarına. Tamam, 1 milyon civarında insanın ölümüne sebep olan hunharlığıyla dünya halklarının gözünde bir kez daha teşhir oldu, fakat istediğini de elde etti: kukla bir hükümet, inanılmaz derecede kârlı petrol anlaşmaları, dev ihalelerde öncelik, bilmem kaç kilometre kare, belki de küçük ölçekli bir ülke büyüklüğünde askeri üs. Daha ne alacaktı?

Bunlar gazete yorumlarında bile ziyadesiyle işlenmiş bulunan gelişmeler olduğundan hızlı geçeyim, netice itibariyle ABD’nin Irak’tan kontrollü olarak çekilmesi bölgede bir ‘boşluk’ (ya da, daha vahim bir ihtimalle, ‘kargaşa/kaos’) doğurmaya aday.

Üstelik, İran’ın Irak’ın güneyindeki (ve bölgedeki) hegemonik gücünü yayacak şekilde ‘Şii etkisi’nin yayılmasıyla doldurulmaya müsait bir boşluk (ya da, toplulukların/halkların birbirini boğazlamasının had safhaya varacağı bir kargaşa/kaos) burada söz konusu olan.

Uluslararası konjonktür oldukça elverişli bir zemine gelince, ortaya çıkan sonuçları gözlemlediğimiz kadarıyla Türkiye, cumhuriyetin ‘kısmi derecede’ yeniden yapılanması, yani yekpare bir Türk-Sünni homojenliğine dayalı devlet bileşiminin az bir ayar gevşetilmesi kapsamında bir ‘iç konsensüs’e vardı.

(Elbette ‘konsensüse varmak’ diye tanımladığım bu süreç tek yönlü, kolay ve pürüzsüz bir olay değil; hem sermaye kesimleri hem bürokratik kadrolar hem çeşitli odakların karşılıklı mevzilenmeleri bağlamında, kapitalist çarkın devamında çıkarı bulunup da etkili konumlara sahip bütün kurum, kişi ve gruplar arasında mütemadiyen çatışmaların sürdüğü, şiddetlendiği, bazen yatıştığı, sonra yeniden alevlendiği, geri ve ileri adımların atıldığı, ittifakların değişip yeniden kümelendiği, pazarlıkların kotarılıp bozulduğu ve bütün bu çıkar çekişmelerinin asla bir noktada nihayete ermediği, ‘konsensüs’ten sonra da hep devam edegideceği bir ‘ayarlama’.)

İşte, Türkiye’nin sermaye güçlerinin en az otuz yıldır hayal ettiklerini varsayabileceğimiz hülyalarını gerçekleştirme fırsatı bu uluslararası konjonktürde kendini gösteriyor, hatta kendilerine altın tepside servis ediliyor.

Yerli ve uluslararası yorumcular gelişen bu süreci ‘Yeni Osmanlıcılık’ diye adlandırıyorlar. Stratejik derinlik uzmanı yeni dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu da, altında kendi imzasının bulunduğu bu adlandırmadan hiç şikayetçi olmadığı gibi, sadece zaman zaman yüksek sesle telaffuz edilmesine fazla katılmıyor, fakat bıyık altından gülümseyerek sevinçle karşılıyor. Ne de olsa onların bir ‘ecdadı’, bir ‘ahvadı’ var ve bu ‘ced’ fetih ve imparatorlukla malul.

Kaldı ki, Türkiye’nin iktisadi ve siyasal bakımdan ‘sınırlarını aşan’ bir rol oynamasına dayalı bu tür analizler de yeni değil. Hatta kendi ideolojik hatlarında böylesi görüşlere yer verenlerin geçmişi 1980 öncesine bile dayanıyor. ‘Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri’ bir ‘iç sömürge’ olarak değerlendiren ve Türkiye’nin daha o zamanlar ‘alt-emperyalist’ bir ülke olma yolunda ilerlediğini iddia eden akımların sayısı birle ikiyle sınırlı kalmamıştı.

O zamandan bugüne Türkiye’deki egemen çevrelerin ‘sermaye ihracı’ yönünde büyük merhaleler kat ettiği ve bu yayılmanın öyle Libya’da, Mısır’da inşaat ihaleleriyle hiç sınırlı kalmadığı, Doğu Avrupa’da banka satın almaktan tutun Ortadoğu ve Körfez’deki çeşitli Arap ülkeleriyle büyük ortaklıklara kadar yöneldiği, bunlarla beraber ABD ve Batı’daki büyük korporasyonlarla tam bir sermaye kaynaşması yaşandığı herkesçe çıplak gözle takip edilebilecek durumda.

Türkiye ile Kürt Federe Bölgesi arasındaki ticaret uzun zamandır, bilhassa 1991’de Bağdat’tan göreli bir kopuş gerçekleştiğinden beri büyük çapta ve gayrı-resmi yollarla sürdürülüyor.

Zaten daha fazlasına, ‘düşük yoğunluklu bir iç savaş’ yaşamakta olduğu söylenegelen Türkiye’nin iç siyasal dengeleri ve kamuoyundaki genel hava müsaade etmiyor. Kürt bölgesinde ticaret ve yatırımlar için tek açık kapı olarak kalan Türkiye de bu yolda iş yapmaya dayalı bir strateji belirliyor.

Çeşitli protokoller imzalayarak, ham petrol aldığı Irak’a işlenmiş petrol gönderiyor. Kuzey Irak’ın enerji ihtiyacı neredeyse tümden Türkiye tarafından karşılanıyor. 2007 yılı itibariyle sadece Erbil’de (sahiplerinin yarısı Kürt olan) 262 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve bu sayının neredeyse geometrik olarak artmakta olduğu bildiriliyor.

Gazeteci ve yatırımcı İlnur Çevik’e göre, 1991 ile 2003 yılları arasında süren ticaret ve yapılan yatırımlar Türk hükümetinin kati denetimi altında yürütülüyor. 2005’te Türk şirketleri Irak Kürdistanı’nda yaklaşık 200 milyon dolarlık kontratlar imzalıyorlar. Bu meyanda Kürt tarafı da Türkiye’yle gerginlik ve çatışma haline son verilmesi doğrultusunda büyük umutlar besliyor…1

Bu bölümü bağlarken, işgalin ilk yılı olan 2003 yılı sonunda Türkiye’nin Irak’la toplam ticaret hacmi 1 milyar dolar iken ve bu rakam 2006 yılında 3 milyar dolar civarına çıkarken, 2008 yılında sırf kuzeydeki Kürt Bölgesel Yönetimi’yle yapılan ticaretin 4-5 milyar dolar arasına çıktığını ve bu rakamın 2010 yılında olağandışı bir artışla 10 milyar dolar civarına fırlamasının beklendiğini; ayrıca, bu pazarda İran ile Türkiye başa baş rekabet ederken, Türkiye’nin İran’ı somut rakamlarla geride bırakmaya başladığının vurgulandığını da not edelim.

‘Açılım’da Amaç, Kürtleri Asgariye Razı Etmek

Hedef ‘bölgesel güç’ olmak şeklinde belirlenince ve kısa bir süredir AKP hükümeti fiilen bu halet-i ruhiyeyle hareket edip, dış politikada buna uygun adımlar atınca, Kürt sorununun ‘halli’ için ilk akla gelen de tabii, Türkiye’deki Kürtleri katiyetle yok sayıp, ABD’nin şemsiyesi altında Barzani ve Talabani’yle diplomasinin yeterli görülmesi olacaktı.

Bu kapsamda Türkiye devleti ve hükümeti, ‘güçlü devlet’ ve ‘büyük güç’ edasıyla Türkiye’deki Kürt sorununu Türkiye’deki Kürtleri işin içine katmadan çözmeyi tasarladı. Bağdat’taki ABD güdümlü Irak yönetiminin ve Kuzey Irak’taki Kürt Federe Devleti’nin kapısını çaldı. Formül, ilgili bütün tarafların katılacağı bir ‘Kürt konferansı’ydı. Bu konferansla murat edilen de ‘Kürtler denen topluluğun’ PKK’siz ve DTP’siz muhatap alınması, bir sonraki aşamada da ‘ortak kararlılıkla’ PKK’nin ve DTP’nin tamamen elimine edilmesiydi.

Ama olmadı. Türkiye’de seçim çok yakındı ve Türkiye’deki Kürtlerin siyasal partisi olan DTP bu seçimlerde, bilhassa ‘bölge’de yakaladığı oy oranı ve başarıyla, kendi dışında bir ‘Kürt konferansı’nın fiili bir karşılığının olmayacağını açıkça göstermiş oldu. Nitekim hükümeti ‘bozum eden’ bu sonuçların belli olmasının ardından konferansın toplanması önce bir süre, sonra belirsiz süreliğine (mümkünse ebediyete kadar) ertelendi ve unut(tur)uldu.

AKP hükümeti bunun ardından ‘Kürt açılımı’nı masaya sürdü. Gerçi bu tuhaf bir hamle olarak kaldı, çünkü aylar boyunca açılımın içeriğine dair tek bir madde sarihlikle belirtilmedi. Hatta öyle ki, Kürtlerin TRT-Şeş’le yetinip idare etmeleri bile arzu edildi. Ama zaten içerik olarak ‘resmi’ düzeyde ne söylense yalan olacaktı. AKP’nin de ‘beyaz yalanlar söyleyecek’ kadar bile cüreti yoktu.

Hem zaten, Osmanlı’dan devralınan, İttihatçılıkla pekiştirilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen küsur yılda pratikte (ve üstelik bir dizi askeri darbeyle) kemikleştirdiği devlet geleneği ve reflekslerinin, her an tasfiye edilme ve ‘tepelenme’ korkusuyla yaşayan bir partinin (AKP’nin) beş-yedi yıllık hamleleriyle ve birtakım politika içi oyunlarla değiştirilebileceğini ummak; bu kapsamda ‘askeri vesayet’in gölgesinin kaldırılmasını beklemek ne kadar mümkün (ve gerçekçi) olabilirdi?

Hadi diyelim AKP, devletin geleneksel güçlerine karşı belli mevziler elde etti ve Ergenekon soruşturmasıyla bu ülkeyi ‘artık darbe yapılamaz’ bir noktaya, ‘askeri vesayet’in kaldırılmaya yüz tuttuğu bir eşiğe getirdi. Yani, belirleyici inisiyatifi elinde tutan bir güç ve meşruiyet kazandı ve cennet vatanımız da ‘makul bir ülke’ statüsüne kavuştu. Böyle bir ihtimal dahilinde bile AKP hangi ‘demokratik sicili’yle demokrasiyi ve barışı besleyen adımlar atacaktı acaba?

Mehmet Uğur’un Mesele‘nin Ocak 2010 tarihinde çıkacak olan 37. sayısındaki uzun makalesinde belirttiği üzere, demokratik ‘ehliyeti’ asla inandırıcı olmayan AKP kimi, nasıl ikna edebilirdi? Eski Milli Görüş’çülerden, MHP’lilerden, ANAP’lılardan, AP’lilerden devşirme, hayatları boyunca siyasette ‘buyruk ile itaat’tan başka yol yordam bilmeyen kadrosu ve tabanıyla mı? Yoksa, davetli olduğu Pakistan Senatosu ve Ulusal Meclisi’nin ortak toplantısında, “Bu parlamentodan bütün kararların oybirliğiyle çıktığını görmek beni çok mutlu etti, darısı başımıza,” diyen bir Tayyip Erdoğan’ın ‘demokratik karinesi’yle mi?

Öte yandan, ilk elde ilan olunan ‘Kürt açılımı’ toplumun bazı kesimlerinde doğal bir şekilde ciddi bir beklenti doğurmadı değil. Nitekim ve yine doğal bir şekilde, bilhassa -ne kadar ihtiyatlı olursa olsun- Kürt illerinde coşkulu bir atmosfer de yaratmadı değil. Kaldı ki, hükümetin politikası konusunda ziyadesiyle şüpheci olanların bile bu süreci ‘besleyerek desteklemek’ten geri durmaları da manasızdı. Değil mi ki bir imkân doğmuştu?..

Hiç şaşırtıcı olmadan, otuz yılı bulan savaşta 25 bin ölünün sorumluluğunu taşıyan DTP, İmralı ve Kandil de bu ‘ılıman iklim’in esintisine göre davrandılar. Kandil ‘açılım süreci’ne olumsuz yönde müdahale etmedi; DTP hükümete durmadan ‘katkı sunma’ önerisinde bulundu; Öcalan da çeşitli adımlarla uzlaşmada kendisinin muhatap alınmasını istedi.

Bütün bunlardan daha önemlisi, ilk aşamada ‘Kürt tarafı’ bu ‘farazi uzlaşma süreci’nin taleplerini en düşük düzeyde tuttu. Bağımsızlık ne söz, özerklik bile ağza alınmadı; sadece, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi denerek bazen açıkça bazen üstü kapalı olarak ‘yerel parlamento’ arzusu ifade edilmiş olundu (Demokratik Toplum Kongresi’nin bu arzunun somutlaşmış bir örneğini teşkil etmesi gibi); zorunlu hale getirilmesi şart sayılmasa da, hiç olmazsa belli bir süre seçmeli olarak anadilde eğitim talebine ağırlık verildi ve Kürt enstitüsü ayarında girişimlerin desteklenmesi istendi; en aşırı talep olarak da Öcalan’ın ağzından bir-iki defa, ‘milis’ kastıyla ‘yerel zabıta gücü’ dile getirildi, o kadar.

Muhtemeldir ki ‘Kürt tarafı’, bu ‘açılım’ denen hikâyenin, ucu görünen (üstelik ucundaki ışığın en iyisinden loş, daha vahimi ‘karanlık’ bir ışık olduğu seçilen) bir tünelin başı olduğunu kavramıştı.

ABD’nin desteğiyle Türkiye, Kürt sorununu bir şekilde, muhtemelen de ‘Kürtleri atlamak isteyerek’ çözüme bağlayacaktı. Vakti gelince ve çıkarına bulunca ABD belki -PKK’nin silahsızlandırılıp tasfiyesi için- askeri destek bile sağlayacaktı. Türkiye’nin bölgenin ‘yükselen gücü’ olması önü kesilemez bir yayılmayla beraber yürüyecekti.

Gözü Kerkük petrollerinden pay kapmakta olan Türkiye, Kuzey Irak’ı fiili bir ‘protektora’ haline getirmek için mümkün olan her yol ve çareye başvuracaktı. Hem Irak’ın geleceği de belirsizdi. Ya Irak’ta bir iç savaş çıkarsaydı, ya Irak üçe bölünürseydi, ya ABD tam çekilir de Araplar ve İran Kürtleri arada ezerlerseydi? Ve saire…

Kürtler bir şekilde ‘razı’ edileceklerdi. O yüzden kendilerinden ilk olarak nelere ‘razı’ olacaklarını belli etmeleri isteniyordu. Kandil’in, İmralı’nın ve Diyarbakır’ın tutumları biraraya toplandığında da aşırı taleplerin ortaya sürülmediği görüldü. Bilhassa Öcalan, uzlaşmanın gerçekleşmesinde çok istekli görünüyor ve her avukat görüşmesinde bu tutumunu dışa vuran ‘benden faydalanabilirler’ yolunda açıklamalarda bulunuyordu.

Kürtleri ‘sıtmaya razı etme’nin ilacı tabii ki PKK’nin kayıtsız şartsız tasfiye edilmesi, silahsızlandırılması, etkinliğinin silinmesiydi. Nitekim açılımın öncesinde ve sonrasında bu yolda müthiş bir kampanyaya girişilmişti. ABD ve Kuzey Irak’taki Barzani yönetimiyle üçlü kumpaslardan birtakım köşe yazarlarının gönüllü misyonerliğine kadar tek hedef olarak bu saptandı. Taraf gazetesi bu noktada devreye girdi; Kürtlerin ‘radikal temsili’ni engellemeyi ve inisiyatifin her hal ve şartta AKP hükümetinde kalacak olmasını misyon edindi.

Öcalan’ın elinin ‘görece zayıf’ olduğunu göstermesi de bu amaca katkıda bulundu, Türkiye’yi açılımın ana ekseni olarak ‘PKK’nin tasfiyesi’ni daha fazla zorlama yolunda iyice atak davranmaya yöneltti. (Osmanlı-Türk devlet geleneğinin herhalde en çok ellerini ovuşturduğu şeylerden biridir, hasmının masaya koyduğu kozların ‘görece’ zayıf olduğunun anlaşılması!)

Bunun için Öcalan’ın yol haritasını kaleme aldığı deftere el kondu, bunun için söylem düzeyinde açılım devam ettirilirken fiili uygulamada DTP’lilere yönelik her türlü polisiye ve adli tedbirlerin alınmasına devam edildi, bunun için DTP ‘açılıma katkıya sunmaya hazırız’ deyip durduğu halde mütemadiyen DTP’nin hükümetin barış girişimine engel olduğundan, süreci baltaladığından, vb. dem vuruldu.

Çünkü ‘açılım’ diye başlatılan süreç, aslında Türkiye’deki egemen güçler ile yeni palazlanmaya başlayan, başını Barzani’lerin çektiği Kürt egemenleri arasında bir resmi statü ve uzlaşma arayışı ve pazarlığıydı. Hem de kıyasıya!

Buna mim koymak lazım. Devletin payına bu o kadar esaslı bir rotaydı ki, diyelim bugün iktidar CHP’nin veya MHP’nin elinde olsaydı veya hükümet bu iki partinin koalisyonu şeklinde kurulmuş olsaydı, benzeri bir Kürt açılımının mimarları onlar olmak durumunda kalacaklardı.

Daha doğrusu, bu açılımın bir şekilde hayata geçirilmesi, mümkünse tamamına erdirilmesi CHP ile MHP’nin siyasal görevleri olacaktı; AKP’nin niyeti nasıl bu süreci ‘din ve ümmet’ üzerinden bir hegemonyaya eklemlemek ise, CHP başta olsaydı onlar da başka bir kavram, mesela ‘Kürtlere uygarlık taşıma’ misyonu üzerinden aynı eklemlemeyi hayata geçirmeye çalışacaklardı (son tahlilde burjuva aktörler arasındaki rol dağılımı konjonktüreldir; kamuoyunun hiç beklemediği bir zamanda, 2002 yılının Ağustos sıcağında, durduk yere idam cezasının kaldırılmasında Ecevit’in DSP’si ile Bahçeli’nin MHP’sinin imzaları olduğunu unutmayalım).

Netice olarak, arzu edilen, Kürtlerin illa ki bir ‘siyasal birim’i olacaksa bunun mümkün olan en dar şekliyle, şimdi Kuzey Irak’ta Barzani’nin başında bulunduğu Kürt Bölgesel Yönetimi’yle sınırlı kalması, bu bölgede Türkiye’nin hegemon (dilerseniz ’emperyal’ diye de okuyabilirsiniz) bir güç konumunun perçinlenmesi, olabilirse PKK’nin tarih sahnesinden silinmesi, olmazsa PKK ile DTP’nin bölünmelerinin sağlanması, daha da mümkünse Türkiye içerisinde ‘devletle uyumlu’ bir Kürt partisinin kurdurulması ve Kürt coğrafyasının ‘yayılmaya müsait bir şekilde’ Türk ve Kürt sermaye sınıflarının en verimli biçimde sömürülmesine hazırlanmasıdır.

Son İsyanın Bastırılamamış Olması: Türkiye’deki Kürt Dinamiği

Elbette bütün bu kurgunun devlet adına en zayıf, Kürtler adına en güçlü halkası, son Kürt isyanının bastırılamamış olmasıdır. Aksi takdirde, bırakın Kürtleri tanımayı, hatta onlara hak verip vermemeyi tartışmayı, seksen küsur yıl süregelen politikaları olduğu gibi devam ettirmemek ve Kürtleri zinhar kaale almamak için hiçbir sebep olmazdı.

Bunu; yani bugün, 2009’da Kürt sorununun konuşulur olmasının tek dayanağının 1980’lerde başlayan son isyanın ne kadar yola başvurulsa da bastırılamaması (ve hâlâ dağda -görece etkili- silahlı bir gücün durması) olduğunu iki taraf da adı gibi biliyor. Bildikleri için de Türkiye bütün politikasını ‘terörü tasfiye’ adı altında, kendisini üstün hissedecek bir konumda tutmaya gayret gösteriyor. Kürtler de yine sırf bu yüzden ne dağdan vazgeçiyorlar ne de bu sefer (bir sürü barış hamlesinde bulunduklarını ve hepsinin sonuçsuz kaldığını da vurgulayarak) açık bir uzlaşma olmadan silah bırakmaya yanaşıyorlar.

Ancak ortada sert bir pazarlık süreci var. Bir yanda ucu iç savaş tehdidine dayanan, öbür yanda Kürtlere asgari hakla yetinmelerini salık veren bir pazarlık ve -güya- müzakere süreci bu. Yine, Türkiye’deki Türkler ve Kürtlerle sınırlı kalmayan, sorunun ‘uluslararası bir sorun’ olduğunu teyit edecek şekilde başka güçlerin de dahil olmuş bulunduğu bir süreç.

Bu yüzden, açılımda ‘devre dışı’ kalmak istemeyen İmralı, Kandil ve Diyarbakır, çeşitli taktiklerle (ve Tokat gibi, DTP’nin kapatılması gibi yol kazalarına rağmen) kendilerini sürecin içinde tutmaya gayret gösteriyorlar. Her şehre yayılan ve bazen ayaklanma provasına dönüştürülmeye çalışılan sokak gösterileriyle ‘onlarsız’ bir anlaşmanın mümkün olmadığını göstermeye çabalıyorlar.

AKP’nin ‘muhatapsız çözüm’ adımını boşa çıkartan 2007 seçim sonuçlarının ardından, bu sefer de ‘muhatapsız açılım’ hamlesini fiyaskoya çeviren ise, ‘Habur’dan şenlikli giriş’ ve Öcalan’ın hücresinin küçültülmesini bahane eden,Nuray Mert’in bir makalesinde adlandırdığı üzere, ‘Kürt intifadası’nın eşiğine gelindiğini gösterdiği şeklinde de yorumlanabilecek sokak gösterileri oluyor.

Burada görülen, Kürt başkaldırısının hâlâ etkin bir dinamiği temsil ettiği. Gerçi PKK yola önce 12 Eylül öncesi diğer sol örgütler gibi Marksizan bir etiketle çıkmış, sonra ve zaman içinde ulusal bir hareket kimliğine bürünmüş, hatta Kürt milliyetçiliğiyle itham edileceği derecede pratik savrulmalar da sergilemiştir, ama yine de, bu hareketin tabanında esas olarak radikal bir çekirdek barındırdığı da şüphesizdir.

Fakat bu direngenlik, Kürtlerin, bir arkadaşımın saptamasıyla “1970’lerde sol dalganın geriye çekilmesinden beri, radikal ulusal hareketlerin burjuva demokrasileriyle barışma ihtiyacı duyduğu” doğrultusundaki genel eğilimi tersine çevirip, bağrından daha ‘sosyalizan’ bir çekirdeği ortaya çıkaracak güç ve içerikte olabilecek mi?

İşte, ilk birkaç ayın ardından bütün saldırı oklarını AKP’ye yöneltmeye başlayan Öcalan’ın, eğer ‘uzlaşma’nın parçası olamazlarsa ‘bölgenin paryası’ olarak kalacaklarını ve bu rolün de kendilerine fazla bir hayat hakkı tanımayacağını sezmemiş olması mümkün görünmüyor. Keza bu, ‘mağdur ve mazlum’ bir halk olarak, görece yekpare bir gövde halinde direnişini sürdüren Kürtler adına trajik bir kavşak.

Öcalan ve PKK de biliyor olmalılar ki, adı ister Kürdistan olsun ister başka bir şey, kurulan birim ister federasyon olsun ister özerk bölge, Kürtler adına ‘uluslararası topluluk’un tanıdığı bir siyasal idare ortaya çıkar çıkmaz, ‘yekpare gövde’nin ikiye bölünme süreci de başlamış olacaktır: ezen Kürtler ile ezilen Kürtler.

Uzlaşmanın ‘parça’sı olmak, aynı zamanda ‘egemenler arasında bir aktör’ durumuna gelmek olacak. Yani, uzlaşmaya imza atanlar bir deyişle ‘egemen Kürtler’ içinde yerlerini almış olacaklar. Bu da emekçi ve yoksul Kürtlerin genel durumlarını değiştirmekte dişe dokunur bir katkı sağlamayacak; bilakis, alt ve yoksul kesimlerin daha fazla ezilmeleriyle sonuçlanacak ve bu sefer tabloya, ‘ezenleri’ arasında hiç arzu etmediği yüzleri görmelerinin hüsranı da eşlik edecek.

Bu kavşakta, gönüllerinden Abdullah Öcalan’ın Güney Afrika’da ANC’nin sistem içinde önemli bir rol oynar durumuna gelmesine yol açan süreçteki gibi Mandela olması yatıyor olsa da, Sri Lanka’daki gibi askeri olarak belleri kırılan ve daha sonra yüz binlerce kişilik bir kitle olarak yaşadıkları büyük acılar ve trajedinin Batı tarafından zerrece umursanmadığı Tamil Kaplanları’nın kaderini yaşamaları da daha az ihtimal dahilinde değil.

Buna binaen, Kürt tarafının taleplerini muğlak bir çerçevede ve yer yer değişkenlikle ortaya koyarak uzlaşma arayışları da kendi aleyhlerine. Belki kendilerini -şimdilik- tatmin edecek birkaç hak alıp, bir soluklanma dönemine girmeyi, daha sonra yeniden ek taleplerle sahneye çıkmayı yararlı buluyor olabilirler, ancak devletin/AKP’nin kendilerine bu imkânı bırakmaya pek niyetli olmadıklarını görmek gerekiyor.

Çünkü çıplak gözle saptamanın en kolay olduğu şey, AKP’nin ve devletin Kürtleri lidersiz/örgütsüz bırakmakta son derece kararlı davrandıkları. Halihazırda etkili olan örgütleri, yani DTP ile PKK’yi en azından marjinalleştirmeden Kürtlerin üzerlerindeki baskıları gevşetmeye asla niyetli olmadıkları.

Şimdi, Aralık 2009 sonunda, AKP hükümeti tarafından ‘açılım’ sözcüğünün ilk defa (Mayıs 2009’da) telaffuz edilişinin üstünden yedi ay kadar geçtikten sonra, yeni dönemin ilk durgunluğunu yaşadığını gözlemliyoruz. Üstelik bu durgunluk (artık kaç gün/hafta bir durgunluk olarak kalacaksa)2, iç savaş korkusunun gerçek bir ihtimal halini almaya başladığı tehditkâr bir ortamda hüküm sürüyor.

Vahim olan gelişme de işte bu: Türkiye’yi yönetenler ile Kürtleri temsil eden güçler arasındaki keskin (dolaylı) pazarlık ve (yine dolaylı) müzakere sürecinde iç savaşın da bir ‘öğe’ haline gelmesi.

Böylesine elektrikli bir ortamda AKP hükümeti ‘Dersim demagojisi’ dahil her araçla kamuoyunu ‘en kârlı açılım’a ısındırmaya çalışırken, aynı zamanda milliyetçi kabarış ve refleksleri de Kürt egemenleriyle pazarlıkta mümkün olan en az tavizi vererek pozisyon almanın bir yordamına çevirme derdinde.

Gerçi, David Harvey’le uzun söyleşisinde Giovanni Arrighi’nin başka bir bağlamda işaret ettiği yönde, “…Japonya’da patlak veren milliyetçi ayaklanmanın -Japon iş çevrelerinin Çin’le iş yapmaya ilgi duydukları çok açık bir şekilde ortaya çıkınca- ansızın kontrol altına alınmış olması çarpıcı bir örnektir,”3 demesi gibi, Türkiye sermayesi Kürt coğrafyasıyla ticaretini artık açıktan sürdürmek istediği için bu ‘tırmanış’ın -gerçekleşme ihtimalinde dahi- bir noktada durdurulacağını düşünmek mantıklı. Fakat bu bile kim bilir kaç kişinin kanının dökülmesine mal olacak?

Hele ki olay Ortadoğu’da geçiyorsa ve Türkiye, belli başlı kodlarıyla, yüzünü Ortadoğu’ya dönmüş bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyorsa…(OA/BÇ)
_________________________________________

DİPNOTLAR

1) Daha geniş bilgi için bkz. Denise Natali, “The Spoils of Peace in Iraqi Kurdistan”, Third World Quarterly, Cilt 28, Sayı 6, 2007, s. 1111-1129.

2) Nitekim, kalmıyor; bu yazıya son şeklini verdiğim sabah internetteki sitelere, belediye başkanlarının da içinde bulunduğu onlarca eski DTP’li, yeni BDP’liye yönelik bir ‘PKK/KCK operasyonu’ yapıldığı haberi düşüyor. Anlaşılan devlet, Kürtleri sıtmaya razı etme pozisyonunda, vidaları sıkmayı sürdürecek! Kürtleri daha da ‘kündeye getirme’ doğrultusunda sergilenen bu baskılar, ‘açılım’ın safça hakikaten bir açılım ve yaşananların da ‘barış süreci’ olduğunu zanneden birtakım köşe yazarları, televizyon yorumcuları ve liberal kalemlere nedense ‘anlaşılmaz’ geliyor; oysa bu süreçte, ne Tokat’ta ne de belediye başkanları operasyonunda anlaşılmayacak bir yan var. Barış gelmiyordu ki gidiyor, elden kaçıyor olsun! Yeryüzünün barut fıçısı olan bir bölgesinde sahnelenen ve bir yandan yüz küsur yıla varan ‘gerçekler’in su yüzüne çıktığı, öbür yandan gelecek yirmi-otuz, belki elli yılın sınırlarının söz konusu olduğu amansız bir pazarlık gerçekte güce başvurmadan yürütülebilecek bir şey midir?..

3) Sermayenin Dolambaçlı Yolları, Giovanni Arrighi (Söyleşi: David Harvey), çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2009, s. 57.