≡ Menu

Mehmet Uğur: “Geç Liberallerin Zararlı Mirası Üzerine Kısa Bir Değerlendirme”

Taraf gazetesi 15 Kasım 2007’de yayın hayatına başlamakla birlikte, bu gazetenin yükümlendiği misyonu daha önce başka medya organlarında yerine getiren ve getirmeye devam eden bir kalemşörler grubu hep vardı.

Bu grup bazı ortak özelliklere sahiptir.Çoğu orta sınıf beyaz Türk’tür. Ayrıcalıklıların ekonomik ve politik güçlerini her türlü yolla arttırmasına göz yumarlar, ama emekçilerin ve Kürt halkının örgütlü mücadelesine düşmandırlar.

mehmet ugur

Onlara göre, sokağa çıkma potansiyeline sahip olan örgütlü muhalefet hep dar çıkarlar için yapılırdı; oysa sorun Türkiye’nin önünü açmaktı. Türkiye’nin önü açılınca, herkese yeterli ekmek vardı. Bunu ‘göremeyen’ sol geleneğe ve uzlaşmacı olmayan Kürt özgürlük mücadelesine düşmandırlar.

Azınlıksanız ve sizden ‘azınlık mensubu iyi bir vatandaş’ çıkma ihtimali varsa, mağduriyetinizi dile getirerek ne denli vicdan sahibi olduklarını göstermeye bayılırlar. Ama azınlık olarak kolektif bir güç olmak istiyorsanız size düşmandırlar; zünkü kolektif güç arayışı ilkel bir tutkudur.

Daha fazla uzatmak istemiyorum, ama şu son özellikleri oldukça önemli: Türkiye devletinin bölgede ve dünyada büyük bir güç olmasını çok arzu ederler ve bu amaca hizmet eden savaşçı ve jingoist stratejileri çok severler. Türkiye’yi de kapsayan jeopolitik senaryolar hakkında ‘beyin fırtınası’ yapılan platformlarda ABD’li ve Avrupalı entelejans şebekeleriyle birlikte olmaktan özel gurur duyarlar.

Daha önceki yazılarımda bu gruba ve bu grubun artiküle ettiği argümanlardan esinlenerek hayatına yön vermeye çalışan kişilere ‘geç liberaller’ demiştim. Yine aynı nitelemeyi kullanacağım. Beyin tembelliğinden değil, adlandırmanın isabetli olmasından dolayı. ‘Reel sosyalizm’in iflasından sonra, liberalizmin yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde anakronistik bir düşünce ve pratik haline gelmesinden dolayı.

Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’nu ilan etmesi, liberal alanın neo-liberaller tarafından istila edilmesinin ve liberallerin tekelci kapitalist sultanın tesisi ve yaygınlaşması için figüranlık yapmaktan başka bir işlevlerinin kalmadığının ifadesiydi.

Nitekim, liberaller Doğu Avrupa’da kapitalizme geçişe hizmet ettikten sonra yerlerini anti-demokratik, ırkçı, suistimalci ve savaşçı rejimlere bırakırken; Batı Avrupa’da önce güvenlik devletinin yükselmesine karşı hiçbir şey yapmamış, daha sonra hem ırkçı-faşist partilerin yükselmesini kolaylaştırmış hem de kriz sonrasında kemer sıkma poltiklarının şampiyonluğunu üstlenmişlerdir.

Bu süreç yaşanırken, bir kısmıTaraf gazetesinde biraraya gelmiş, diğer bir kısmı iktidarın tasma taktığı diğer medya organlarında kalem oynatan ve aralarında eskiden sol’a bulaşmış figürlerin yer aldığı Türk liberalleri, Türkiye’de yeni bir nefes, yeni bir umut olarak pazarlandı. Oysa ne sayıları ne de sabıka kayıtları bu lütufkâr muameleyi açıklayacak türdendi.

Yeni olan neydi peki?

Yeni gibi görünen şuydu: Muhafazakâr sağ gelenekten gelmeyen birtakım şahsiyetler, ilk kez muhafazakâr-dinci bir siyasal ekibin iktidarını ‘devrim’, bu kesimin yaslandığı yeni sermayeyi de ‘Türkiye’deki modernleşmenin motor gücü’ olarak kabul etmiş; her ikisinin başarısını perçinleştirmek amacıyla hizmete hazır olduklarını beyan etmişlerdir.

Liberalizmin geçirmekte olduğu bunalımı bilenler açısından bu ne yeni ne de saygın bir gelişmeydi. Ama seçim kazanmasına rağmen ‘meşruiyet’ sorunu olan ve bu sorunu kendisine yakın entelektüel mirasla çözme imkânı bulunmayan AKP açısından yeni ve kullanılması elzem bir fırsattı.

AKP seçim kazanmıştı ve seçim başarısı sürekli yükselen bir eğri çiziyordu. Ama AKP’nin ufak bir sorunu vardı: Ne kadrolarının ne de destekçilerinin ‘Kemalizm mağdurluğu’ söyleminden başka bir demokrasi ehliyetleri vardı. Daha da kötüsü, Türkiye’de bütün merkez-sağın demokrasi karnesi çok zayıftı.

Bu durumda seçim kazanabilirsiniz, ama neo-liberal bir ekonomi politikası uygularken veya saldırgan bir dış politika izlemeye çalışırken hem yığınsal tepkilerle karşılaşma ihtimaliniz hem de  bu tepkileri kontol altına alamama riskiniz yüksek olur. İste bu durumda, ‘taraf olan’ ama ‘dışarıdan görünen’ bir dış desteğe gereksinim vardır.

Buna karşılık, geç liberallerin de muhtelif sorunları vardı. Kimisi merkez-sağı demokrasi mücadelesine çekmeden Türkiye’ye demokrasi gelmeyeceğine inanıyordu. Kimisi askerin ikide bir darbe yaptığı bir ülkede politika yapmanın riskini çok yüksek görüyordu.

Askeri vesayet kalksın istiyordu, ama sivil mahkemelerin askeri mahkemelerden de kötü olabileceğini, polisin bir cihat taburu haline gelebileceğini göremiyordu. Kimisi örgütlü muhalefetin kaos getirmesinden, bunun da hem kendi iş imkânları hem de ücretlerini ödeyen patronları adına uygunsuz bir ortam yaratmasından korkuyordu.

Ama hepsinin  anlaştığı bir ortak nokta vardı: Haksızlığa karşı kitlesel mücadele (ister işci ve emekçilerden gelsin, ister Kürtlerden gelsin) şiddetti, demokrasinin sona ermesiydi. Diğer bir deyişle, hepsi kurtların salınmasından ama taşların bağlanmasından yanaydı.

Her iki tarafın gereksinim ve kaygıları bunlar olunca, izdivaç en makul seçenekti. Ama Marksistlerin, gerçek demokratların ve Kürt özgürlük hareketinin daha önceden belirttiği bir tehlike vardı: Devlete, muktedire elini kaptıran koldan da olurdu.

Taraf gazetesinden ayrılan geç liberaller ve bir süredir ‘biz ne yaptık’ diye hayıflanan binlerce hemcinsleri bugün bu noktadadırlar. Onlar AKP’nin ileri demokrasinin mimarı olduğuna dair yalancı şahitlik yapmışlar, şimdi de işlevsiz kalmışlardır.

Ama esas önemli olan, onların Türkiye’deki demokratikleşme sürecine verdikleri zarardır. Bu zararın üç boyutu bulunmaktadır. Birincisi, kurtların salınıp taşların bağlanması sürecine önemli katkıları oldu. Bu katkı öylesine güçlüydü ki, karşıt ses çıkaran herkesin çok hoyrat bir şekilde içeri alınması, işinden atılması, Kemalist-Ergenekoncu-Stalinist olarak damgalanması günlük vaka haline geldi.

Bu yüzden Türkiye, nüfusa oranla en fazla fikir suçlusu bulunan ülkelerden birisi oldu. Bu yüzden bugün Türkiye’de on binlerce Kürt cezaevindedir ve milyonlarca Kürt cezaevinden pek de farklı olmayan bir baskı cenderesinin içindedir. Bu yüzden bugün işçilerin, öğretmenlerin, kamu işçilerinin, ögrencilerin her türlü hak arayışı veya protestosu orantısız polis saldırılarıyla karşılaşmaktadır.

Geç liberallerin Türkiye’deki demokratikleşme sürecine verdikleri zararın ikinci boyutu, politik kültür alanındaki dejenerasyondur. 12 Eylül’le birlikte Türkiye’nin politik kültüründe sağa, hatta ırkçılığa doğru ciddi bir kırılma oldu. Bu süreç 1999 depremine kadar sürdü.

1999-2001 arasında devletin hem doğal felaket hem de ekonomik kriz karşısındaki aczi nedeniyle, bu kültür sorgulanmaya başlandı ve insanlar yeni arayışlar, yeni eylem ve örgütlenme biçimleri geliştirmeye başladılar. AKP bu demokratikleşme dalgasıyla uyumlu ama altı boş bir bildirgeyle seçim kazandı.

Ama 2004’ten itibaren AKP bu dalgayı bastırmayı temel hedef haline getirdi ve politik kültürü adım adım Türk-İslam sentezinin piyasacı ve biatçı versiyonu etrafında yeniden şekillendirdi. Geç liberaller, bu süreci demokrasi adına meşrulaştırdılar ve gidişi sorgulayanların marjinalize edilmesine yardım ettiler.

Geç liberallerin demokratikleşme sürecine verdikleri zararın üçüncü boyutu, kurumsal dejenerasyonla ilgilidir. Bugün Türkiye’de politik iktidar ve devlet hesap verebilir olmaktan çıkmıştır.

AKP iktidara geldikten sonra onlarca skandal yaşandı. Deniz Feneri Davası, kamu projeleri ve sınavlarla ilgili yolsuzluk iddiaları, cezaevlerindeki baskı ve istismar olayları, devlet eliyle işlenen Roboski katliamı, dış politikada zikzaklar, vs. ya soruşturulmadı ya da yapılan soruşturmalar olayları ve sorumluları ortaya çıkarmak yerine her ikisi etrafına yeni sis perdeleri gerdi.

Toplum hafızası ve sonuçlardan ders çıkarma kapasitesi dumura uğratıldı. Başbakan veya bakanları açıkça hem Türkiye hem de dünya kamuoyuna karşı yalan veya verilerle desteklenmeyen, çoğu zaman yandaş basınla koordineli bir şekilde,  onlarca açıklama yaptılar ve hiçbiri için özür dilemediler.

Hesap vermezliğin yanı sıra politik istikrar ve adalet kalitesi açısından da Türkiye hem Doğu Avrupa ülkelerinden hem de dahil olduğu gelir seviyesindeki diğer ülkelerden daha geri bir konuma sürüklendi.

Dünya Bankası’nın 2011 verilerine göre, Türkiye’deki politik istikrar seviyesi yüzde 18 iken, Romanya’da yüzde 51, Bulgaristan’da yüzde 58’dir. Hukukun üstünlüğü açısından, Türkiye yüzde 58 ile Polonya’dan (yüzde 71), Macaristan’dan (yüzde 73) ve Çekoslovakya’dan (yüzde 81) daha geridedir.

Türkiye regülasyon kalitesi açısından da hem bu ülkelerden hem de bölge ortalamasından daha geridedir. Büyük çoğunluğa sahip tek parti iktidarı olmasına rağmen, aynı geri kalmışlık hükümet etkinliği alanında da gözlenmektedir. Yıllarca aynı kalan bu verilere rağmen hükümete toz kondurmayan, ‘yetmez ama evet’ demeyenleri linç eden geç liberaller -hükümet kadar olmasa da- bu sonuçlardan sorumludurlar.

Taraf’ta yaşanan son gelişmeler liberal projenin çok çabuk eskidiğini gösteriyor. Bunun bir sebebi, liberalizmi anakronist yapan uluslararası dinamiktir; yani liberalizmin yeni muhafazakâr projeye eklemlenmiş olmasıdır. Diğer sebebi, AKP’nin artık geç liberallerden gelecek meşruiyet desteğine gereksiniminin kalmamasıdır.

AKP şimdi liberalleri yerli yerine koyup biat toplumunun pek de ciddi olmayan bir bileşeni olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Ahmet Altan çok gazeteci yetiştirdim, gözüm arkada kalmaz diyor. Bunu zaman gösterecek, ama bu biraz teselli kokan bir iddia gibi görünüyor.

Ahmet Altan’ın gelecekte gazeteciliğe yaptığı katkılar nedeniyle degil, neo-liberalizmi ve dinci-muhafazakârlığı birleştiren bir projenin pazarlanmasına yaptığı katkılar nedeniyle ödül alma ihtimali çok daha yüksektir.

Not: Bu yazı 26 Aralık tarihli BirGün’de yayınlanmıştır ve aynı zamanda Mesele Kitap Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 73. sayısında yer alacaktır.

Mehmet Uğur‘un Avrupa Birliği ve Türkiye – Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi adlı çalışması ile Osman Akınhay‘la yaptığı söyleşi kitabı Müzakerelerden Üyeliğe: AB-Türkiye Gündemindeki Sorunlar Agora Kitaplığı’nca yayınlanmıştır.