≡ Menu

Naomi Klein: “İklim Değişikliği Zamanımızın İnsan Hakları Mücadelesidir”

İklim Değişikliği Zamanımızın İnsan Hakları Mücadelesidir ve Sadece Çevrecilere Bırakılamaz

Naomi Klein

Phoenix’den Wen Stephenson,  iklim adaletine dikkat çeken – “siyahlara bürünmüş, şirket-karşıtı  küresel solun sivri dilli sözcüsü, Occupy’cıların dostu, petrol baronlarının korkulu rüyası” – Naomi Klein’ın portresini çiziyor. Aşağıda, Klein’in 350.org’dan Bill McKibben ile ittifakından, çevre hareketi hakkındaki görüşlerine ve iklim hareketi hakkında bilinçli bir ebeveyn olma çabaları üzerine sohbetlerinden uzunca bir bölüm verilmektedir. Bu röportaj, 8 Kasım 2012 tarihinde gerçekleşmiştir. Metin, uzunluk ve netlik açısından gözden geçirilmiştir.

Naomi Klein’ın dünyada büyük yankılar yaratan Şok Doktrini adlı kitabı Agora Kitaplığı’nca yayınlanmıştır.


Wen Stephenson: Bill McKibben ve 350.org ile işbirliğiniz nasıl başladı? Sizi bu işbirliğine iten ne oldu?

Naomi Klein: İklim sorununa ilgim ilk defa iklim borcu sorunu ile başladı. Aslında, 2008’de Harper için, kölelik tazminatı üzerine bir araştırma yapıyor, uzun bir yazı kaleme alıyordum. Durban’daki (Durban, Güney Afrika) ırkçılık karşıtı konferansla hep yakından ilgilenmişimdir. 2001 Eylül’ündeki bu BM konferansının açtığı yol, gerçekten de ABD ve Afrika’daki tazminat hareketinin önünü açtı. Hareket, inanılmaz derecede yaygınlaşıyordu. Manning Marable’ın yazıları Times’da yayınlanıyordu, Wall Street Journal ve Washington Post’un serbest kürsü sayfalarındaydı.

280

Fakat, o tarihte (11 Eylül 2001) bir çok şey gündemin dışında kaldı. Bunlardan biri, o sırada yaptığımız tazminat tartışmasıydı. “Durban II” 2008’de Cenevre’deydi. Tazminat tartışmasına ne olduğuna dair bir yazı yazmak istiyordum. Böylece, konferans için Cenevre’ye gittim, oldukça ilginçti. Biri bana hareketin değiştiğini, artık iklim borcu üzerine olduğunu söyledi. İklim hareketiyle, sağlam bilimsel hedeflerle Kuzey-Güney sermaye transferi argümanını daha iyi yapabileceğimize inanıyoruz; rakamlar o kadar net. Karbonu kimlerin saldığını biliyoruz, bu işin ticaretini kimlerin yaptığını biliyoruz, çok daha net bir dava. Üstelik, sonuçları aynı – geri dönüşü de oluyor. İklim borcu hakkındaki ilk toplantımı Cenevre’de bir grup aktivistle yaptım. Konuya böyle dahil oldum.

Sonra, 2009’da Kopenhag’a gittim. Daha çok, iklim borcu ve tazminat talebinde bulunuyordum. Kopenhag’ın küresel güneyinden gelen güçlü bir talepti bu. Bill ile ilk kez orada karşılaştım. Ve Kopenhag’da 350’den çok etkilendim, ada ülkelerinin ve bilimden yana olanların ne kadar da ne kadar da güçlü savunucularıydılar. Bütün o büyük sivil toplum örgütleri politika yapıyordu – bilirsiniz, “buradan ne koparabiliriz?” diyorlardı – 350’nin bunların hiçbirini yapmamasına bayıldım. Yalnızca, bilimin gerektirdiklerine odaklanmışlardı. Herkes 2 dereceden bahsederken, onlar ada uluslarının hayatta kalabilmesi için 1,5 dereceden söz ediyorlardı.

Böylece, Kopenhag birçok açıdan hayatımı değiştirdi, hem bir hayal kırıklığı olduğu için hem de ada ülkelerini ve Sahraaltı Afrika’yı temsil eden insanlarla zaman geçirdiğinizde, onlar iklim değişikliğini “soykırım” gibi sözcüklerle ifade ediyorlar. Ve bu, Amerikan delegelerini çok ama çok rahatsız ediyor.

Dilimizde, durdurmak işimize gelmediği için bilerek bir ulusun yok oluşuna göz yummak anlamına gelen bir kelime yok. Yani, soykırım olduğu söylenebilir, çünkü soykırım bir kültürün kasten ortadan kaldırılmasıdır. Kültürünüzün yok olmasını istemiyoruz, sadece bunu durduracak kadar umursamıyoruz. Amacımız, ülkenizin elinizden gitmesi değil; amacımız, sadece yaptığımızı yapmaya devam edebilmek. Yaptığımızı yapmaya devam ettiğimiz takdirde sonucun bu olacağını biliyoruz  ama yine de yapacağız. Bu nedir? Cehaletle açıklanamaz. Bir karar alıyoruz. Buna ne ad verilir? Bu deneyimi yaşayan insanlara kesinlikle soykırım gibi geliyor.

Yani, 350, ilk orada dikkatimi çekti. Bilime olan sadakatlerinden, özellikle de ada ülkeleriyle sıkı bir dayanışma içinde mücadele etmelerinden çok etkilendim.

WS: Peki, “Hesabı Sen Yap” nasıl ortaya çıktı?

NK: “Hesabı Sen Yap” rakamlara sığmayan bir hareket. Britanya’da, Karbon Takibi Girişimi grubu tarafından hazırlanan “Karbon Kabarcığı” raporunun aslını okuyordum. Raporun ismi, “Yanmayan Karbon: Dünyadaki finans piyasaları karbon kabarcığı mı taşıyor?”. Gerçekten, tuhaf bir rapor çünkü Britanya’daki düzenleyicilere yönelik ve onlara, düşük gelir grubuna yüksek faizle verilen mortgage kredisi gibi bir balonun piyasada dolaştığını söylüyor. “Eşikaltı mortgage balonu felaketinden sonra bu balonları ciddiye almanız ve başka bir şok yaşanmasını önlemeniz gerekir” diyor. Yani, böyle bir balonun varlığı harekete geçilmesi için gerekçe olarak gösteriyorlar. Bütün dünya hükümetleri Kopenhag’da bir araya geldi ve küresel sıcaklığın 2 dereceden fazla artmasına engel olmada mutabakata vardılar. Biliyoruz ki, X miktarda karbon bize bu hedefi tutturma şansı vermek için atmosfere girebilir, bunda hepimiz hemfikiriz, fakat eğer bu şirketlerin yaptıklarına bakacak olursanız, bu şirketlerin sahip olduğu rezervlere bakarsanız, rezervlerindeki mevcut karbona bakarsanız… Bu miktarın beş kat üzerindeyiz demektir. Burada bir sorun var, sayın düzenleyici. Besbelli, böyle şey olmaz. Bu balon patlayacaktır.

Raporu okudum ve ayvayı yedik diye düşündüm. Ay, balon varmış, patlayacakmış diye düşünmedim. Balon biziz diye düşündüm—patlayacak olan bizleriz. Çünkü, bütün o “Hesabı Sen Yap” konseptinin dayandığı bu raporu hazırlayan tüm o harika insanların affına sığınıyorum, ama bence bunu piyasa balonu olarak görmek oldukça naif bir yaklaşım. Gerçekte olan ise fosil yakıtı şirketleri avukatlarıyla birlikte bu 2 derece hedefine baktılar ve bunun saçmalık olduğuna karar verdiler. Kopenhag’daki anlaşmanın bağlayıcı olmadığı gerçeğine baktılar – bu hükümetlerin karbon seviyelerini 2 derece aşağı çekmek için gerekeni yapma niyetleri olmadığı gerçeğine – ve bundan paçalarını sıyırabilecekleri sonucuna vardılar. Gezegeni yoketmeye devam kararı aldılar. Hissedarları da aynı kanıdaydı.

Bu yüzden, Bill’i aradım, bunlar manyak rakamlar, bu konuda bir şeyler yapmamız gerek. O zaten iş üstündeydi, aynı rakamları o da görmüştü ve ne yapabileceğimizi düşünüyordu. En iyi çözümün tasfiye olduğuna karar verdik – dikkatlerini bu şekilde çekecektik. Çünkü bu fosil yakıt endüstrisinin krizi değil, biz o hale getirmediğimiz sürece. Ve bunu yapmak da bize düşüyor. Hareketin işi bu.

Gençlerin sürüklediği bir hareket olması çok önemli. Gençlerin, onların eğitimiyle yükümlü olan ve onları geleceğe hazırlayan kişilere “Neden geleceğimle kumar oynuyorsun? Geleceğime inanıyor musun, inanmıyor musun?” demeleriyle başlıyor.

Bence, bu gençler için daha büyük bir aydınlanmasının bir parçası sadece, bütün bu kültürün, bütün ekonominin gelecekleri hakkında bahse girdiğini farketmelerinin. Öğrenci harçlarının artması, öğrenci kredisi, işsizlik – genç insanlar çoktan yetişkinlerin, gelecek için onlara çeşitli imkanlar sunması gereken kişilerin, o geleceği bizzat kendi elleriyle her açıdan gençleri borç batağına sokarak, onurlu bir iş bulma umutlarının çok çok azaldığı bir ekonomi yaratarak o geleceğe kumpas kurduğunu seziyorlar. Gençler bu cephelerde zaten gelecekleri için savaş veriyorlar. Ve gelecekleri için asıl savaşım da bu.

Gençlerin, iklim mücadelesi için diğer mücadelelerinden vazgeçmeleri gerektiğini düşünmüyorum. Bence, bunları aynı bütünün parçaları olarak görmeliyiz. Bütün bu saflarda onların geleceği için savaşmak durumundayız.

WS: Belki bu nesilden nesile değişen bir şeydir ama bazı geleneksel çevreci tipler olduğunu biliyorum fosil yakıt endüstrisinin düşman olduğu- başka bir deyişle, “bizler düşman değiliz, düşman Exxon” –fikrini hakaret sayan. Fakat, sen ve Bill ve geri kalanımız kendini bu beladan kurtardı.

NK: Söyleyeceğim iki şey var. Birincisi, evet, fosil yakıtlardan kurtulmak gerçekten de kolay olmayacak. Uyuşturucudan kurtulmak istiyorsan, bunu senin yapman gerekir, detox gibi zahmetli bir şeyi kimse senin yerine yapamaz. Fosil yakıtlardan kurtulmayı da kimse kolaylaştırmayacak. Fakat, ilk kural, fırsatçıları defet. Fosil yakıt şirketleri bu rolü oynuyorlar. Bu şeylerden kurtulmak gibi zorlu bir görevi dayanılmaz şekilde, inanılmayacak kadar zorlaştırıyorlar.

WS: Fiyatı suni olarak aşağı çekerek mi?

NK: Evet, ve bizi reklamlarla bombalayarak, politikacılarımızı satın alarak ve aklına ne gelirse. Bu yüzden, onların yakalarını bırakmayalım ki o zor işin altından kalkabilelim. Başka bir alternatifi yok.

Bununla beraber, bence yeşil harekette gerçekten misantropik (Sorunun “insan”ın ta kendisi olduğunu düşünen – Editör), bir damar var. Bütün başarısızlıklar için tamamen kendimizi suçlama eğiliminde olan mazoşist bir yan var. Biz değişmek istemiyoruz, çok benciliz, intihara meyilliyiz, biz buyuz. İklim konusunda neden başarısız olduğumuzu açıklamak için yapılan bütün o insan doğası argümanları…

naomi klein

Benim gördüğüm kadarıyla, aslında, bu hareket yükselişe geçti, tekrar tekrar ve şu kararları aldık – geri dönüşümü sağlayacağız, bisiklete bineceğiz, Rio ve Kopenhag için etkinlikleri arttırdık – hareket bir yükseliyor, bir inişe geçiyor. “İşimize Gelmeyen Gerçek” anı geliyor, geldiği gibi gidiyor. Asıl sorulması gereken soru, neden? Neden momentumu sürdürmekten bu kadar aciziz, bu hareketi kim sabote ediyor? Bunların bir kısmı, inkarcılık ve yanlış bilgilendirme ile doğrudan sabote eden fosil yakıt şirketleridir.

İnsanlar yine de kulak veriyor. Kanada’da, çevre hareketimizin oldukça güçlü olduğunu söyleyebilirim. Yaşadığım şehir, Toronto’da her Çarşamba herkes evinin önüne yeşil kompostlama kutularını koyuyor. Çöp kutusundan daha büyük. Ve inanılmaz, kompostlamanın elde ettiği başarı. İnsanlar bunu bir hareket olarak görmüyor, ama işte, insanların işini kolaylaştır, onlar da yapsın. Benim muhitimde plastik torbalar görünmez oldu. Hatta, daha az araba dostu olması için muhitim baştan aşağı yeniden tasarlandı – bunun gerçekleşmesi için insanlar iki yıl boyunca inşaat halinde yaşadı.

Ama sonra gazeteyi elinize alıyorsunuz ve ülkenizin katran kumları yüzünden emisyonu %30 artırdığını okuyorsunuz. Başka bir deyişle, fosil yakıt endüstrinin yaptıkları bizim yaptığımız her şeyi bozuyor. Ve kendini enayi gibi hissediyorsun.

Bence, yeşil hareketin verecek çok hesabı var – bu sorunu kişiselleştirdikleri ve ampul değiştirmek ve geri dönüşümden ibaretmiş gibi gösterdikleri için. Ama, bu durum değişiyor. Bence, Keystone mücadelesi anahtar niteliğindeydi. Kanada’da, çevre hareketi ve ekonomik adalet hareketi Keystone karşıtı mücadeleyle öyle canlandı ki… Petrol boru hatlarının batı kıyısına geçmesini önlemek için deli gibi mücadele ediyor ve kazanıyoruz. Batı kıyısında olanlar inanılmaz. Bugüne kadar bir parçası olduğum en güzel hareket.

Sadece bireysel hareketten boru hatlarıyla, benzin şirketleriyle savaşma aşamasına bir zıplama gerçekleştiriyoruz bile. Ama her seferinde tek bir boru hattıyla savaşamayız – bunun sürdürülebilir bir model olmadığını biliyoruz, mega projelerle tek tek savaşamayacağımızı biliyoruz. “Hesabı Sen Yap” burada devreye giriyor. Onların iş modelini izlemek zorundayız, yaptığımız da bu.

WS: “Merkezi taşı” lafıyla tanınıyorsun. “Hesabı Sen Yap” ile de yapmaya çalıştığın bu mu?

NK: Ya, evet. “Merkezi taşı” derken,  hep ne derim bilirsiniz, hadi petrol şirketlerini kamulaştıralım. (gülüşmeler)

WS: Tabii – Çıkıp “saçma sapan laflar” etmemiz gerektiğini de söylemişsin (gülüşmeler). “Hesabı Sen Yap” saçma sapan mı konuşuyor?

NK: Sanmıyorum. Demek istediğim, kesinlikle merkezi taşıyorlar. Ama bunun saçma olduğunu düşünmüyorum.

Sanıyorum öyle bir noktaya geleceğiz ki benzin şirketlerinin kamulaştırılması da saçma gelmeyecek. Çünkü, faturalar gelmeye devam edecek. Yaptıkları pisliği temizlemek o kadar pahalıya mal olacak ki neden bunları onlar değil de biz ödüyoruz diye sormak mecburiyetinde kalacağız. O kadar karlılarsa, bu dolandırıcı şirketlerin karını hem yol açtıkları pisliği temizlemek hem de o şeyden kurtulmak için kullanmaya ne dersiniz? Geçmişte petrol şirketleri bize bunu gönüllü olarak yapacaklarını söylemişlerdi. BP’nin bütün o “Petrolün Ötesi” ayakları oydu. Ama hiçbir şekilde, biçimde ya da formda bunu kendi başlarına yapmayacaklar. Ne zaman üç ayda bir yayınlanan raporları ve hissedarların eline geçen astronomik kârları duysam, o para bu krizle başa çıkmak için bizde olmayan paradır.

WS: Sadece hissedarların eline geçmekle de kalmıyor, yeni sondajlara, katran kumu vb. aktarılıyor.

NK: Kesinlikle. Yani bunun hiç de saçma sapan olduğunu düşünmüyorum. Çıkıp saçma sapan laflar edin derken, diğerlerine deli saçması gibi gelen şeyler söyleyin demek istedim. Yoksa, bunlar bana saçma gelmiyor.

WS: Bir an durup anaakım medyanın bakışıyla bakarsak…

NK: Saçma olan ne biliyor musun, bizi tarihteki en pahalı kirliliği temizlemekte yalnız bırakan şirketlerin kazandıkları bütün parayı kendilerine saklamaları. Hayır. Asıl saçmalık budur.

WS: Bill McKibben ve Naomi Klein’ı aynı sahnede görmek sence ne anlama geliyor? Neyi simgeliyor?

NK: İklim değişikliği, zamanımızın insan hakları mücadelesidir. Ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir. (gülüşmeler) Kastettiğim, çevre hareketine ihtiyacımız olduğu, ama soldan korkmaları pahasına da değil. Fonlarını kaybetme korkusuyla hareket ederlerse olmaz. Buna zaman yok.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Bill beni ilk kez 350 kuruluna davet ettiğinde şaşırdım, çünkü çevre hareketi tarafından karın ağrısı olarak görülmeye alışmıştım. Tazminat ve iklim borcundan söz ettiğimde – Kopenhag ve sonrasında bu yüzden çok laf işittim; çünkü bu, verilmek istenen mesajın dışında görülüyordu. Ve uygunsuz. Amerikan halkına satılamayan uygunsuz bir gerçek. Bu gibi şeylerde çenenizi kapatmanız gerekir. Bu yüzden, Bill beni davet edince şaşırdım, toksik olduğumu filan düşünmeye başlamıştım. Bence bu, 350’nin bu konudaki derin anlayışını da gösteriyor, bu hareketler biraraya gelmek zorunda. Bunun bir parçası olmak oldukça heyecan vericiydi. 350 ile çok gurur duyuyorum. Kendimi kötü hissettiğimde, web sitesini açıyor ve neler olduğunu okuyorum. Organizasyon, her kampanya ile daha sofistike bir hale geliyor. İki yıl içinde, yıldırım hızındaki bu gelişmeyi izlemek insanı sersemletiyor.

WS: Geçtiğimiz günlerde, yeni kitabı “America, The Possible” hakkında Gus Speth ile bir röportaj gerçekleştirdim. Senin yeni kitabın ve The Nation’daki argümanınla oldukça benzer yanları vardı. Aklın yolu birdir…

NK: Ama yazmaya gelince bazılarının eli daha çabuktur. (gülüşmeler)

WS: Doğru. Tıpkı onun gibi, sen de ekonomik sistemimiz ile iklim değişikliği ve ekonomik, politik ve kültürel seviyelerde sistem değişikliğine duyulan ihtiyaç arasındaki ilişkiye vurgu yapıyorsun. Elbette, hepimizin bildiği gibi, bu düzeni sağlamak çok zor – iklim hareketi yandaşları da dahil olmak üzere pek çok kişi “sistem değişikliği” ya da görünürde onun gibi radikal bir laf geçince duymazdan geliyorlar. “Dalga mı geçiyorsun? Daha karbon vergisini geçiremiyoruz.” Bunun da bizi getirdiği nokta, Phoenix’deki yazımda da belirttiğim gibi, iklim ile ilgili ülke çapında olması gerektiği gibi bir tartışma ortamı yaratılmaması – yalnızca bilimin krizin ne kadar önemli ve acil olduğu hakkında söyledikleri açısından değil de, bizim ne yapmamız gerektiği konusunda da. İnkar halinde olanlar, yalnızca sağcılar da değil. Merkez, merkez-sol, hatta sol bile bununla yüzleşmiyor. Sanki, iklim değişikliği gereğinden fazla varsayıma davet çıkarıyormuş gibi. İlericiler bile hala ekonomik adalet fikirlerini GDP büyüme tahakkümüne bağlıyorlar. Ama, iklim adaleti olmadan ekonomik adaletten söz edilebilir mi? Bu ikisini birbirinden ayırabilir miyiz?

NK: Kesinlikle, ekonomik adalet olmadan iklim hareketi ve gerçek iklim çözümleri olması mümkün değil. Çünkü, uluslararası açıdan bakacak olursak, BM’in iklim müzakerelerini açmaza sürükleyen, “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” konusu, temel eşitlik ilkesidir – bu krizi yaratmaktan en çok sorumlu olanlar öne çıkmalı ve daha ağır bir yük yüklenmeli ve yoksulluktan kurtulmak için belli miktarda para elde etme hakkı olmalı. Müsrif bir hayat yaşama hakkı değil; temiz su, yiyecek ve barınağa sahip olma hakkı ve ortada bir yerde buluşma. Bu konunun defalarca kez gündeme gelmesi bir çıkmaz yarattı ve öncelikle daha önce eşi benzeri görülmemiş biçimde Kongre’de Kyoto Protokolü’ne karşı oybirliğiyle red kararının alınmasının ardından  ABD’nin çekip gitmesine yol açtı.

İklim hareketi olmamasının sebebi, ekonomik adaletin önemini kabul etmeyi reddetmemizden kaynaklanıyor. Bu kadar basit. Bütün ülkeler toplanıp da görüşmeler başlayınca her seferinde aynı şey oluyor, çünkü gelişmekte olan ülkeler yoksulluktan kurtulma bahanesiyle bu konuda kılını kıpırdatmayacak. Amerikan medyasında bu istedikleri kadar kirli bir gelişme modeline sahip olma hakkı diye lanse ediliyor ama durum bu değil, müzakere masalarında talep edilen şey bu değil. Küresel arenada ekonomik adalet sorunuyla birlikte düşünülmediği sürece iklim değişikliğine çözüm getirilemez.

Fakat, iklim adaleti olmadan ekonomik adalet olur mu konusuna gelecek olursak, bence iklim adaleti olmadan hiçbir şey olmaz. Asıl mesele de bu. Bu, bizim meta sorunumuz. Hepimiz bunun içinde yer almalıyız, çünkü burası bizim evimiz. İstesek de istemesek de zaten içindeyiz. Ve o da bizim içimizde. Yani, ondan bir şekilde ayrılabileceğimiz düşüncesi sadece bir fantaziden ibaret. İhtiyacımız olan değişimi yaratmak için kurtulmamız gereken fantezilerden biri de bu.

WS: İklim konusuna daha fazla yer ayırılacağını düşündüğünüz sol ve merkez-sol dergi ve gazetelerinde bile iklimin esamesi okunmuyor. Ama Nation iyi iş çıkardı – senin ve Mark Hertsgaard’ın yazısını yayınladılar…

NK: Yine de hala entegre olmuş değil.

WS: Evet. Seçim değerlendirmesi  baş yazısını kaleme aldıklarında, iklim konusunu kısaca geçiştirdiler.

NK: Geçiştirdiler, evet.

WS: Çocuk sahibi olma kararını sormak istiyorum. Çünkü, bir ebeveyn olarak benim de iki çocuğum var ve bir iklim aktivisti olarak bunu etkileyici ve ilham verici buluyorum. Bunu, senin nasıl açıklayacağını merak ediyorum.

NK: Hmm… (uzun bir duraksama) Doğrusunu söylemek gerekirse, Mad Max iklim savaşçısı gibi birisi olmadığı sürece çocuk için bir gelecek göremiyordum uzun bir süredir. Kocamla dalga geçerdim, demek sen küçük bir iklim savaşçısı istiyorsun? (gülüşmeler) Çocuk için daha iyi bir gelecek hayal edemiyordum.

İnanılmaz derecede karamsar olmayan bir gelecek tasavvur edemiyordum – belki haddinden fazla bilimkurgu filmi izlemiş ve iklim bilimi okumuştum. Bir türlü hayal edemiyordum.

Çocuk sahibi olmayı istemememin tek nedeni bu değildi. Yanımda bir çocuk olursa, yaptığım şeyleri yolculukları, yüksek risk teşkil eden seyahatleri nasıl devam ettireceğimi bilemiyordum. Özellikle, Şok Doktrini’ni yazdığım yıllarda Irak ve tsunami bölgelerine gidiyordum. Felaketler hakkında yazmak için nerede felaket olursa oraya gidiyordum. Çocuğu olan erkekler bunu yapabilir ve kimse onların korkunç insanlar olduğunu düşünmez. Ama kadınların durumu aynı değil. Hepsinin bir kombinasyonuydu, yaptığımı yapan çok fazla sayıda kadın yok, oyundan çıkmak istemedim, kendimi yedek kulübesinde görmek istemedim.

Bütün kadınların çocuk sahibi olması gerektiği, problemli bir varsayım. Bu yüzden, kulağa herkes çocuk sahibi olmalıymış gibi gelecek bir şey söylemek  istemiyorum. Bu konuda ciddi kararsızlıklarım vardı. Ama sonra, sanırım siyasi hareket hakkında  daha olumlu hissetmem, doğrusu, diğer olasılıkları görmemi sağladı. 2008’den sonra bir şeyler değişti. Mad Maxvari olmayan bir gelecek düşleyebiliyordum (gülüşmeler). Garantisi olduğundan değil, ama yine de hayal edebiliyordum.

Bu yüzden, ben geç başladım. Ve sonra çocuk sahibi olmam gerçekten çok, çok zor oldu. Denemeye başladığımda 38 yaşındaydım, sonunda farklı nedenlerden ötürü çocuk sahibi olamayacağımı söylediler. Tamamen vazgeçmiştim. Toma mucizevi bir bebek – büyük sürpriz oldu. Biliyorum bazı kişilerde işe yarıyor ama bizimkisi modern teknolojinin zaferi değildi. İnanılmaz şanslı ve inanılmaz mutlu hissediyorum.

Ama dört yıl boyunca kısırlıkla mücadele ederken pek çok araştırma yaptım – ve bu, iklim krizi görüşümü de şekillendirdi. Türlerin böyle böyle yok olduğunu fark ettim. Ekolojik krize bir feministin ve bir kadının gözleriyle bakarsanız pek çok hayvanın üreme sorunu yaşadığını görürsünüz. Tam da şimdi bütün dünya bir doğurganlık krizi yaşıyor. İklim değişikliğinin doğurganlık üzerindeki etkisine dair düzinelerce örnek buldum. Bence, en üzücü örnek yumurtalarını kuma gömen deri sırtlı deniz kaplumbağaları. Kum artık o kadar sıcak oluyor ki yumurtalar pişiyor. Dinazorlar kadar eski bir türden bahsediyorum. Sıcaklık artışıyla başa çıkamıyorlar. Doğurganlık ile kendi mücadelem iklim krizinin bazı yanlarını anlamamı sağladı diye düşünüyorum.

Ama, gerçekten de çevre hareketine çok yabancılaşmış hissederdim kendimi, bütün o “Toprak Ana” “birleştirici” lafları yüzünden – bu harekette çoğu kez kadınlara yer verilmesinin sebebi hayat verebilme becerileri. Peki, bu becerisi olmayan insanlar ne yapacak? Bu, onların gerçek birer çevreci olmadığı anlamına mı geliyor? Bunu çocuklarınız ve torunlarınız için yapın diye hep söylenir. Bununla mücadele eden çok insan tanıyorum ve bu hareketin onları dışarıda bırakmasını istemiyorum.

Belki bolluğun olduğu bir dünyada, Toprak Ana’nın birleştirici gücünden söz edilebilir; ama birçok yaşam formunun hayatta kalmak için mücadele ettiği gerçekte yaşadığımız dünyada bence bir şekilde hamile kalamayan ya da zorluk çeken, ya da hamile kalmamaya karar veren kadınların bu krizle kendilerine özgü başka bağlantı kurma yolları var ve bunlar çok değerli. Bu yüzden, Toprak Ana kartına oynamamaya gayret ediyorum.

WS: “Hesabı Sen Yap” hakkında yazdığım son yazılardan birinde Bob Dylan’ın “Masters of War”undan bir alıntı yaptım: “En büyük korkuyu saldın/İnsanların yüreklerine/Korkusunu getirmenin/Çocukları bu gezegene…” Burada askeri-endüstriyel komplekse gönderme yapıyor ama bence pekala günümüzdeki karbon-endüstriyel komplesine de uyarlanabilir.

NK: Dylan’ın bu sözü inanılmaz. Daha önce neden çocuk sahibi olmadığımı da bir nebze açıklıyor.

Son olarak şunu söylemek istiyorum, çocuk sahibi olmak istediğimi ve daha önce çocuk sahibi olmamamın sebebinin dünyanın boktan bir yer haline gelmesi olduğunu fark ettim – Sanırım, söylemeye çalıştığım şey, onlara bu gücü vermek istemeyişim. Bu aşağılık adi heriflere yaşam yaratma isteğini söndürme hakkı vermektense ölene dek mücadele ederim.

Hepimiz bunu yapmak zorunda değiliz. Ama eğer yapmak istersek, tüm canlılarla paylaştığımız bu ortak yanın bu harika sürecin bir parçası olmak istersek bu heriflere bunu elimden alma hakkını kesinlikle vermem.

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak