≡ Menu

“2008 Frankfurt’ta ‘Konuk Ülke’ Türkiye: 301’in Gölgesinde Türk Yayıncılar”(Osman Akınhay, Mesele, Sayı: 11, 2007)

2007 Frankfurt Kitap Fuarı için yollara düşüp de Türkiye standına adım attığımız anda, önümüzdeki yıl Türk yayıncıların temel konusunun 2008’deki ‘konuk ülkelik’ mevzusu olacağını açık seçik anlamış durumdaydık. Bunun bir evveliyatının olduğu, 2007 ve 2008 fuar hazırlıklarını yürütmek amacıyla oluşturulan Türkiye Yayıncılık Komitesi ile Kültür Bakanlığı bürokratları arasında ayları kapsayan yoğun bir trafik yaşandığı ve gerek Türkiye standının, gerekse fuar kitapçıklarının bu hummalı süreç ve çalışmaya bağlı bir ‘denge ve konsensüs’ ürünü olduğu da yine ayan beyan ortadaydı.img718
 
Zannediyorum 2003 yılında da Türkiye’ye teklif edilen, fakat Türkiye’nin ön yükümlülüklerini karşılamadığı için o zaman pas geçilmiş olan ‘konuk ülke’ statüsüne kavuşmak, Türk yayıncılar ve yayıncı kuruluşları açısından enteresan -ve bir zamandır merakla beklenen- bir hadise. Enteresan diyorum, zira salt aşk/nefret ikilemiyle de imrenme/büyüklenme refleksiyle de izah edilemeyecek, olmasından hem mutluluk duyulup hem de korkuyla şüpheye mahal verdirecek bir duygular yumağını -çözmek bir yana- doladıkça dolayan bir etki gücüne sahip. Frankfurt Fuarı dünya yayıncılarının en büyük ‘sahne’si olduğuna göre bu tabloda pek şaşılacak bir durum yok. Dolayısıyla, önümüzdeki bir yıl boyunca sık sık bu konunun gündeme gelmesini, hatta tartışılmasını beklemek pekâlâ yerinde.
 
Diğer yandan, bir büyük kapan var ortada: Böyle büyük bir organizasyon vesilesiyle üstünüze hakikaten güçlü projektörler çevriliyor ve siz sıkı bir özgüven testine tabi tutuluyorsunuz. Üstelik, deplasmandasınız. İki bakımdan: Bir, maddi encamınız dünya yayıncılık endüstrisi içerisinde fındık kabuğunu zar zor dolduracak kadar ufak; iki, diliniz henüz uluslararası zeminde itibarlı bir yayın dili mertebesine yükselebilmiş değil. Yıllarca tek başına zevahiri kurtarmaya yarayan Yaşar Kemal’in üstüne Orhan Pamuk’un geçen yıl Nobel Ödülü’nü almış olması da vaziyeti idare etmeye hâlâ yetemiyor. ‘Konuk ülke’ sözleşmesi imzalanırken kültür bakanlığının gelecek yıl adına faaliyet ve tanıtım bütçesi olarak vaat ettiği 10 milyon euro işin rengini değiştirir mi, onu da hep birlikte göreceğiz.
 
Öte yandan, Frankfurt’un bir ‘emperyalist pusu’ olma ihtimaline işaret etmeyi görev bilenler de yok değil. Cumhuriyet gazetesinin Frankfurt (ya da Almanya) sorumlusu, eski Edebiyat Dostları kalemi Osman Çutsay’ın 7 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer bulan “Frankfurt Kitap Fuarı’ndan Sürpriz mi Çıkar?” başlıklı yazısı buna esaslı bir örnek. Nasıl mı? Şöyle: 
1991’de İspanya’nın konuk ülke yapılmasından on altı yıl sonra, 2007’de, bu sefer ‘Katalan kültürü’nün seçilmesi “bundan böyle herkesi rahatsız edebilecek bir potansiyeli temsil ediyor”muş, Çutsay’a göre.
 
Dahası: “Emperyalizmin oyunlarına, gerekli tepki ve yaratıcı yanıtlarla tepki vermedikçe, sürüklenen sonbahar yapraklarımızdan farkımız kalmayacak”mış. Nedenmiş peki? “Frankfurt, farkında olmadan, bir şeylerin gizlenmesine yardımcı”ymış artık. “Önümüzdeki 10 yılda Türkiye’ye Frankfurt’tan bir sürpriz fatura çıkarılmayacağına dair bir garanti mi var”mış? (abç) “Türkiye’nin en yoksul bölgesi ve 12 Eylül’ün yasakladığı bir dil, Kürtçe, bu fuarın ‘onur konuğu’ ilan edilirse ne olur”muş? “Böyle bir ‘emrivaki’nin asıl anlamını çözemeyecek kadar kültür ve siyasetten nasipsiz” miymişiz? (abç)
 
Bu meseleleri saymazsak, kendi payımıza eni konu şen başlamıştı Frankfurt. Daha ilk gün giriş kapısında, yayınevimizin görüşmelerini yürüten Deniz’e 65 euroluk giriş biletini almak üzereyken omzumuza bir el dokunmuş ve bir Alman kitapçı elindeki fazla bileti 20 euroya bize vermeyi teklif etmişti. Standımıza eşyaları bıraktıktan sonra salonumuzda attığımız ilk turda bir İtalyan standında Umberto Eco’ya rastlamış, onu görür görmez, daha doğrusu görüp de o olduğuna kanaat getirir getirmez ‘hey Umberto, versene bir poz’ bakışımızla makinemize sarılmış, onun sabah ekşisi suratından gelen ‘tamam ama, uzun etmeyin’ bakışıyla oluru kapınca da basıvermiştik deklanşöre. Hemen akabinde, daha önce anlaşamadığımız ve yarası içimizde yer etmiş bir yayınevinden aldığımız cömert -ve beklenmedik- bir teklifle bayağı bir sevindirik olmuştuk.
 
Aslına bakarsanız, hem ‘iyi edebiyat’ hem de ‘teori’ ve ‘siyasi düşünce’ bakımlarından -sekiz yıldan beri gelip gittiğim bu ‘dünya pazarı’nda- benim gördüğüm en ‘sefil’ fuardı. O kadar ki, hani bir başka yayınevi bizden önce davranıp da kaparsa imreneceğimiz türden kitapların zinhar gözümüze çarpmaması bir tarafa, içimizden ‘hmm, bak bu iyi’ diyebileceğimiz nitelikte bir kitaba dahi rastlamamıştım. Gerçi birkaç yıldan beri buna yakın bir manzara söz konusuydu, gidişatın bu minvalde olduğu hem Frankfurt hem Londra fuarlarında epey bir zamandır kademe kademe anlaşılıyordu, ama bu sefer iyice dibe vurmuştu Frankfurt’ta ‘entelektüalite’.
 
Entelektüalite bu şekilde dibe vursa da, yazılışını hiç görmeyip sadece ‘Sakzınhaus’ diye telaffuz edildiğini bellediğimiz barlar bölgesindeki Cubana Bar’da birbiri ardı sıra yuvarladığımız nefis Latin kokteyli ‘carperinhi’ler bozulmadığı müddetçe       -Kürşat Oğuz’un kulakları çınlasın- keyfimizi bozacak bir durum mevzu bahis değildi. Üstüne üstlük bu sefer ‘Germen’ mekânları da öğrendiğimiz kadarıyla şöyle böyle dolaşma, birkaç yıl önce Susan Sontag’ı bizzat dinleme imkânına sahip olduğum (ve Alman Kitapçılar Birliği’nin her yıl verdiği Barış Ödülü’nün töreninin düzenlendiği) Paulkirschen’e ve nehre yakın, turistik Romer bölgesinde turlayıp dondurma yeme, ayrıca saat hayli ilerleyince pisti pek seyirlik gece kulübü Jazzkeller’de eğlenceli saatler geçirme fırsatını bulmuştuk.
 
Frankfurt’ta fuar demek, 12 Eylül öncesi Ankara’da aynı safta bulunup aynı havayı soluduğumuz sevgili dost Kemal İşbilir’in değerli arkadaşlığı ve kıymeti ölçülmez misafirperverliği demek aynı zamanda. Onunla birlikte, onyıllardır şehrin siyasi mültecilerini buluşturup bir dayanışma derneği gibi işleyen Halkevi’nde tanıştığımız dostlarla muhabbet etmek, uygun düştüğünde birlikte sohbet toplantıları düzenlemek, toplantı sonrası geceyi kendilerinin iyi bildiği muhtelif şarap mahzenlerinde noktalamak, ayrıca.
 
Bu sefer bunlara bir de Ragıp Abi’yle (Zarakolu) beraber eski kitapçılara dadanmanın lezzeti eklendi. Goethe Üniversitesi’ne ait binaların yer aldığı Bockenheim’da, Üniversite Meydanı’nda açılan sokak sergisine rastgeldiğimizde en az iki saat kendimizden geçeceğimizi başta pek düşünmemiştik doğrusu. Ben hiç Almanca bilmediğim halde yazarlarına bakıp hoşumuza giden kitapları, ‘hükümet bütçesi’nden 3 tanesi 2.5 euroya çocuklar gibi topluyor, seçtikçe de birbirimize gösteriyorduk: 20 ciltlik Brecht takımı, bütün Wagner’ler sülalesinin resimli albümlü, Goethe’nin erken dönem nesir oyunları, Troçki’nin ve Stalin haricindeki bütün Bolşevik önderlerin varlıklarıyla resimlerinin spatulayla kazındığı bir Üçüncü Enternasyonal albümü, De Stijl sanat akımının manifesto ve bildirileri, ve saire.
 
Ragıp Zarakolu’nu aynı akşam, Güneş Evi’nde Türkiye’deki son gelişmeler üzerine katıldığı sohbet toplantısında da dinleyecektik. Güneş Evi, merkezden biraz uzakta, ara sokaklardan sonra varılan metruk bir fabrika binası. Ankara’da Can Şenliği Oyuncuları’ndan arkadaşlarım Müjdat ile Tülay’ın (ve Cüneyt’in) kurdukları Güneş Tiyatrosu’nun mekânı burası. Geniş bahçesinde mangalda köfte ve rakıyla karşılanıyorsunuz önce. Sonra provaların da yapıldığı salona geçiliyor. Sohbetin ve soru-cevap kısmının ardından buluşma Tülay ve ‘saz arkadaşları’nın müzik ziyafetiyle sona eriyor.
 
Her neyse, şehir gezmesini boş verip fuara dönecek olursak, zannediyorum ilk defa kültür bakanlığı yurt dışında yayıncılıkla ilgili herhangi bir organizyona bu yılki kadar geniş bir bütçe ayırmış oldu. Para harcamaktan öte, çok sayıda yayıncı ve yazar Frankfurt’a götürüldü, 47 yayınevine yabancı yayıncılar ve ajanslarla görüşmeleri için standlar tahsis edildi, birtakım paneller ve konuşmalar düzenlendi ve kitapçıklarla katalog bastırılıp gelecek yılın provası niyetine belli bir promosyon kampanyasına girişildi. Netice?
 
Bir miktar tartışmalara yol açtığını duyduğum Türkiye standının düzenlenişi ve logosu güzel miydi anlaşılmaz mı, genel stand içi mekân yerleştirmeleri fonksiyonel miydi dar ve sıkışık mı, bunların -en azından benim gözümde- hiçbir ehemmiyeti yok (gerçi çay kahve bambu koltuk olayı geçen yıllarki gibi bir rahatlık sağlasa ve orası bir kahvehaneye benzese, hoş beş muhabbetin payı bir derece artsa şahsen buna pek bir itirazım olmazdı).
 
Bilmeyenlere hatırlatalım, Frankfurt, kitap dünyasının en büyük ‘haklar’ fuarı; yeryüzünün her bir köşesinden gelen envai çeşit milletten yayıncılar ve temsilcileri, gelecek altı ayda ya da bir yıl içerisinde yayınlanması haftası günüyle planlanmış olan kitapların ‘yayın hakları’na dair -genellikle aylar öncesinden saati ayarlanmış- seri müzakereler yürütüp bol sıfırlı sözleşmelere imza atıp duruyor, kendilerini pazarlıyorlar sonuç itibariyle. Bu yüzden, elinizde satacak ‘emtia’ varsa standınız gösterişli olmuş olmamış, eh az bir şey fark eder; ama elinizde fazla ‘kıymetli mal’ınız yoksa anlı şanlı kuleli bir saray inşa etseniz, ne yazar.
 
Zaten bu mühim bir hadise de değil, alt tarafı alışveriş. Bence esas önemli konu, ‘Türkiye’nin sunumu’:
 
Yayıncılığın temellendiği bir zihinsel-entelektüel-kültürel atmosfer olarak Türkiye nasıl bir ülkedir; yayınlama özgürlüğü ve ifade serbestliğinin önünde nasıl engeller vardır; sırf kitap yayımladıkları için haklarında defalarca dava açılıp mahkûm edilen yayıncılara karşı tutumda köklü bir değişiklik olacak mıdır; kendi topraklarındaki dil çeşitliliğini yansıtma konusunda ne ölçüde başarılı ve isteklidir; sürgün ve diaspora edebiyatı meselelerine hangi gözle bakmaktadır; azınlık dillerine karşı -bırakın belli bir politika oluşturulmasını- kapsayıcı bir kabul, bir hoşgörü var mıdır, vb. Ve 2008 için oluşturulacak ‘resmi program’ bu tür sorunlar karşısında nasıl bir zeminde durmayı benimseyecektir?
 
Diyelim, mültecilikten, sürgünlükten ya da göçmenlikten dolayı Almanya, Fransa, İngiltere ve İsveç’te veya dünyanın başka ülkelerinde hayatını sürdüren Türk kökenli insanların edebiyatına nasıl yaklaşmaktadır; devletle belirgin bir mesafesi veya hasmaneliği olan ‘muhalif’ kalemleri de programa katmayı müzakere edilebilir bulmakta mıdır; Almanların ikinci, üçüncü kuşak göçmen Türklerin edebiyatını kendi kültürlerinden saymayı tartışmaları gibi Ermenice, Kürtçe, vb. edebiyatların ‘resmi kabul’ içinde bir yerleri olacak mıdır, ve saire.
 
Yoksa ‘resmi pozisyon’ bu meseleleri görmezlikten gelmeyi, hatta gizlemeyi seçiyorsa ve bunun yerine ‘has Türk zenginliği’nin gölgesinde duran bir ‘her renkten’ konseptini hayata geçirecekse; dahası, diyelim bu konular üzerinde çeşitli aşamalarda yankısı olan bazı tartışmalar patlak verdi, bakanlık bürokratlarını aşan durumlarda hükümetin -ve de devletin- ‘resmi’ müdahalesi sonucu ‘toptan yadsıyıcı’, ‘reddiyeci’ bir konuma geçilirse ‘demokrat’ yayıncı ve yazarların tavırları hangi minvalde seyredecektir?
 
Kanaatim odur ki, bırakın salt bu yıl Frankfurt’a davet edilen 47 yayıncıyı, üstüne bir o kadar yayıncı daha ekleseniz ve bu yayınevlerinin elemanlarının hepsi arı gibi koşuşturup canla başla çaba harcasalar da Türkiye’nin Frankfurt’ta ‘edebi-kültürel’ bir başarı kazanması ihtimal dahilinde değildir. Çünkü fuarda ticari başarı bir tarafa, bir ülkenin ‘kültürel sahne’de görkemli bir manzara oluşturması, rakamlı sözleşmelere değil, her şeyden önce ‘kültürel alem’in oluşturacağı ‘hale’ye bağlıdır, ki Cumhuriyet tarihi bizzat şahit olduğumuz üzere bu bağlamda dört başı mamur bir anti-akıl, anti-düşünce, anti-entelektüel sicile sahip olduğundan, bir yıl içerisinde ağzıyla kuş tutsa bir yere varamaz.
 
Ayrıca, Frankfurt’ta ‘rezil olmama’nın ölçüsü de, yazarları, yayıncıları ve kültür insanlarıyla ‘en genel anlamıyla sol’un bu kampanyaya dahil edilmesine; dahası, ‘sol’un kendini hakkıyla temsil edebileceği bir ‘demokratik ufka’ bağlıdır. Aksi takdirde, ‘sağ’ın bin dereden su getirse de ‘dünya yayıncılığı’na takdim edebileceği bir perspektifi ve ‘portföyü’nün bulunmadığı besbellidir. Buradan geleceğimiz nokta, çok yaygın bir yankı oluşturma potansiyeline sahip Frankfurt’un ‘bizler’ açısından ‘haklar mücadelesi’nin yürütülmesi bakımından iyi bir ‘zemin’i oluşturduğudur; bu kadar, ve daha ne olsun!
 
Dolayısıyla, ‘sağ’ın en zayıf olduğu bir alan ve noktada bu zemini iyi değerlendirememek, bürokratlarla ‘iyi niyet’ çerçevesinde iş yapma çizgisinde kalıp daha ötesini hayata geçirmeyi düşünmemek, bir fırsatın baştan heba edilmesi gibi bir sonuç verecektir. Aksini gerçekleştirmenin iyi bir yoluysa, kendini solda, ya da demokratik bir zeminde gören bütün yayıncı ve yazarların, ‘resmi program’ın ‘demokratik bir içerik kazanması’ için müdahil olmanın yanı sıra, sürgün edebiyatı, muhalif kültür ve Türkçe dışındaki dilleri de sürecin içine fiilen katacak ‘alternatif’ ve ‘paralel’ programlar için çaba harcamalarıdır.
 
Aksi halde, her türlü ‘milli temsil’ olayında söz konusu olduğu gibi, bir ‘milli müsamere’den öteye gitmeyecek, üstelik dünya nezdinde ‘kendi içindeki sorunlarını çözmeye çalışan bir ülke’ izlenimi doğurmayı amaçlayarak görücüye çıkan bir Türkiye imajını pekiştirecek bir 2008 resmi programında solcuların yer alması ya da katkıda bulunması safdillikten öteye bir noktaya varmayacaktır. Böyle bir durumda, Türkiye’de hayat kendilerine zindan edilen, ama Frankfurt’ta ‘resmi temsilci’ niyetine takdim edilen -ve mazoşizan bir tavırla bu girişime ses çıkarmamama ihtimali yüksek olan- Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın ‘baş rol’e soyunmaları da herhangi bir anlam ifade etmeyecektir.
 
Çiçeği burnunda kültür bakanı (ve milliyetçi-muhafazakâr), sabık sosyal-demokrat Ertuğrul Günay, basın toplantısında kendisine 301. madde sorulduğunda, “Seneye Frankfurt’a geldiğimizde anayasası ve yasalarında yasaklamaların çıkarıldığı bir Türkiye”den bahsetmiş, gazetelerin yazdığı da böyle. Bakan bunu diyorsa hükümetin ‘resmi’ tutumu da bu olsa gerektir, öyleyse ‘bizler’in 2008 Frankfurt sloganı da aşağı yukarı belli olmuş olmalıdır:
 
“En azından 301’siz Türkiye!”