≡ Menu

“12 Eylül’den Sonra Sinema – ‘Sokak’tan ‘Ev’e/’Militan’dan ‘Birey’e” (Osman Akınhay)

Sinema araştırmacısı Mesut Kara, yeni kaleme aldığı Sinema ve 12 Eylül adlı çalışmasının sonuç bölümünde 12 Eylül Filmleri başlığı altında toplanan filmler için -birkaç istisna haricinde- şu saptamayı yapar: “[Bu filmlerin] toplamında anlatılan bir yenilgiler tarihidir. Geçmiş yoktur bu filmlerde. Nasıl bir geçmiş, hangi yaşanmışlıklar kahramanlarımızı bu filmlerde ‘bir sonuç olarak’ izlediğimiz bu büyük yenilgiye sürüklemiştir; göremeyiz, öğrenemeyiz.”

birgun sinema ve 12 eylul yazisi

Gerçekten, benim de ‘Sinema ve 12 Eylül’ deyince ilk aklıma gelen hep şu olur: 1984 falandı, Çanakkale Cezaevi’nin C-2 koğuşundaydım. Bizim koğuşla aynı havalandırmaya bakan B-1 koğuşunda, yanlış hatırlamıyorsam TSİP davasından yargılanarak hüküm giymiş, bizden birkaç yaş genç bir arkadaşımız vardı. İmkân buldukça tahtalardan oyma işleri, sandık, gemi maketi falan yapmayı severdi; fakat bunların yanında, kendince senaryo yazdığını da duymuştuk. O kadar ki, koğuş kapılarının açık olduğu bir ziyaret günü akşam saatlerinde gelen yiyecekler etrafında toplanmışken, bu arkadaşın senaryosunu tamamlamış olduğunu ve ailesiyle dışarıya gönderdiğini, hatta o gün sevinçli bir haber aldığını, senaryo metninin Şerif Gören tarafından satın alındığını ve o zamanın değerine göre galiba 15 bin liralık bir makbuzun da kendisine verildiğini öğrendik. Aradan bir süre geçti ve Şerif Gören, Sen Türkülerini Söyle filmini çekti. Akabinde, bizim arkadaşın “İşte, bu benim filmim!” deyip heyecanlandığını gördük. Yerinde duramıyordu, büyük bir merak içindeydi. Derken, dışarıdan filmin videosu geldi; o akşam, cezaevinin merkezi yayınıyla filmi hepimiz seyrettik. Bir tür melodram denemesiydi; hapiste yedi yıl kalmış biri (Kadir İnanır), dışarı çıktığı zaman ailesi ve arkadaşlarının geçirdiği değişim karşısında kendisini bir tuhaf hissediyordu, (gerçi geçmişine dair bir pişmanlık duymuyordu ama) içinde bulunduğu dünyaya karşı seyirci konumundaydı ve hepsi buydu!

Nitekim ertesi sabah, yan koğuşta arkadaşımızın kızgınlıktan deliye döndüğünü, film bitince neredeyse uluduğunu, senaryosunun içeriğinin böyle çarpıtılıp hafifletilmesiyle ne yapacağını bilemez hale geldiğini de öğrendik.

Şüphesiz 12 Eylül sonrası yıllar, şöyle bir on sene boyunca, siyasetin ‘doğrudan’ işlenmesinin kolay olmadığı bir dönemdi; bunu herkes kabul eder. Ancak, handiyse bir seriyi başlatan Sen Türkülerini Söyle nerede durmuşsa, kendisinden sonra yapılan ‘siyasi içerikli’ darbe dönemi filmleri, hem yönetmenlerinin duruşu hem de filmlerin ilettiği mesaj itibariyle, onun bir adım daha ilerisine geçemeyecekti.

Yukarıda anlattığım cezaevi hikâyesi, eklemesi çıkarmasıyla aslında 12 Eylül’den sonra Türk sinemasının sergilediği profilin çok yerinde bir özetiydi. Arkadaşımızın senaryosunu çoğumuz okumadığımız için kaleme aldığı metnin neye odaklandığını, kendisini delirten tepkisinin daha çok neden kaynaklandığını bilmiyorduk tabii, fakat ‘içerideki biz’im ruh halimizle, seyrettiğimiz (ve daha sonra seyredeceğimiz) filmlerdeki atmosferin hiç uyuşmadığını sezmemiz zor değildi. Beyazperdeye yansıtılan, zemin katlarda sigara dumanları arasında ve ‘akan hayata küskün’ tavırlarla çaresizce çırpınan bu ‘karakterler’in bunalımı bize, bizdeki ‘duygu’ya çok yabancıydı.

Bizim gördüğümüz, 12 Eylül’den sonra, iddiaları ne olursa olsun, filmlerine ‘siyasi ton’ katan yönetmenlerin bütün yapabildiğinin, 12 Eylül darbesi gibi, hem dünya konjonktüründe neo-liberal dönüşüme paralel, hem de ülke içinde egemen güçlerden yana devasa bir sistem değişikliğinin yolunu açıp temizleyen bir büyük olay karşısında, ancak ‘tezahürler’e dokunabilme cesaretinde kalakaldıklarıydı. Tabii, hiçbir sinemacının şahsen ‘cesur’ olup olmaması değildir burada bahsettiğim; fakat sinema, belki edebiyattan daha fazla, bir şey söylemek durumunda olmadan hissettirip yaşatmaya daha fazla imkân sunan bir sanat dalı olduğu halde, bizdeki yönetmenlerin bırakın ‘toplumun asıl travması’nı deşmekten, zulüm gören tek tek ‘bireyler’in davranışlarının kökenine, o bireylerin en iyisinden bir ‘savrulma’, en kötüsünden ‘teslimiyet’ olarak yorumladıkları ‘dönüşümleri’nin kaynağına el atmaktan bile imtina ettikleri apaçıktır.

Hal böyle olunca, işkence sahneleri (ve keza, darbenin ilan edilişini bildiren gazete manşetleri ile Kenan Evren’in televizyon ekranı görüntüsü), bu tür filmlerin ‘siyasi olma’ iddiasının birer can simidine dönmüştü neredeyse. Fakat işkence gören ile işkence yapan ve onun ‘ses’i arasındaki ilişki, en belirgin haliyle Zeki Ökten’in Ses filminde görüldüğü üzere, belki işkencenin, işkence yapılan kişi üzerinde yarattığı tahribatlara dikkat çekmede yer yer başarılı olmuştu, fakat bu ‘ilişki’den hareketle bir ‘rejim’ eleştirisine doğru yol almak sanki hiç düşünülmemişti. Dahası, havada kalan bir olay gibi işlenen bu işkence edilmiş olma hali, seyircide bir keder, hatta sempati bile yaratamıyordu pek. Çünkü işkencecinin, bir sistemin temsilcisi olduğunun ikna edici biçimde canlandırılamamasıyla, ona bakınca ‘yaptıklarından utanması’nı mı istediğimiz, onu görünce ‘içimizdeki öç duygusu’nun depreşmesini mi önemsememiz gerektiği bile doğru düzgün anlaşılamıyordu.

12 Eylül öncesinin ‘militan yoldaş’ını, darbe sonrasının ‘yalnız ve mağdur birey’ine çeviren bakışın en dobrası, Sinan Çetin’in Prenses’iydi elbette. Fakat bu yönetmenin yanında, iyi niyetli yönetmenler dahil olmak üzere daha bir sürüsünün temel hareket noktasının, ‘örgütsüz birey’i öne çıkarmak ve kötülüğü, negatifliği ‘örgütlülüğe’ bağlamak olduğu açıkça görülüyordu. Nitekim daha sonra, 1970’li yıllar gençliğinin motor gücünü oluşturan örgütlerin ve ‘örgütli insan tipolojisi’nin iyi/kötü yanlarıyla beyazperdede hakkıyla temsiline dair ciddi bir çabaya da hiç tanık olmadık.

Toparlarsak, Türkiye’yle aynı darbe koşullarını bir on yıl farkıyla geriden yaşayan Şili’yle ilgili iki filme atıfta bulunarak bu meseleye daha bir ışık tutabiliriz kanısındayım. Yine Pinochet’in ilk dönemindeki Şili’yi konu alan Kayıp’ın ünlü yönetmeni Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras’ın ilk çalışması olan Fidel’in Yüzünden ve sinemalarımızda yeni oynayan Pablo Larrain’in No! filmlerinde hikâye, yine darbe ve darbeden sonraki ‘demokrasi’ye geçiş dönemlerine dair olsa dahi, hep ‘ev’den ‘sokağa’ doğru bir istikamet izler.

sinemada 12 eylul kapak

Oysa Türk sinemasının ‘darbeyle ilintili’ filmlerinin hemen hepsinde, ‘sokak’tan ‘ev’e, ‘örgütlü militan’dan ‘köksüz birey’e doğru bir istikametin tutturulduğunu görüyoruz: 12 Eylül’ün üstünden en az yirmi yıl geçtikten sonra, ancak son on-on beş yıl içerisinde çevrilen birkaç filmi -bazılarını da kısmen- hariç tutarsak, Sen Türkülerini Söyle‘den başlayıp Babam ve Oğlum‘a kadar uzanan silsilede, Türk sinema yönetmenlerinin tercihi, 12 Eylül öncesinin ‘militan’ını sokaktan/siyasetten/örgütten kaçırıp, huzuru evde ve aile çevresinde aratmanın, ama -aradıkları huzuru bulsunlar bulmasınlar- illa ki eve döndürmüş olmanın hikâyesini anlatmak yönünde olmuştur.

(BirGün Pazar, 3 Mart 2013)

 

Kitap hakkında yazarın söyleşisi:

• Mesut Kara: “12 Eylül’de Sinema: Yenilgi Hikayeleri Resmi Geçidi” (Mazlum Vesek’le Söyleşi, Ege’de Bugün, 14 Mart 2013)