≡ Menu

“12 Eylül’de Sinema: Yenilgi Hikayeleri Resmi Geçidi” (Mesut Kara)

Mazlum Vesek’le Söyleşi
Ege’de Bugün, 14 Mart 2013

Mesut KaraSinema ve 12 Eylül kitabıyla yeniden okuyucuya ‘merhaba’ dedi. Kitaplarının yeni baskıları Agora Kitaplığı’ndan çıkan Kara, farklı araştırmaları okuyucuya sunmaya hazırlanıyor. Kara‘yla kendi 12 Eylül’ünü, kitabın hazırlanış sürecini ve çalışmalarını konuştuk.

Layout 1 (Page 1)

Kara, toplumun yeniden yapılandırma amacı taşıyan bir darbe olarak 12 Eylül’ün başarıya ulaştığını söyleyerek, bunun sinemada yoğun olarak hissedildiğini söylüyor, 1986’ya kadar çekilen filmleri koşullar nedeniyle anlamanın mümkün olabileceğini kaydeden Kara, “Koşullar elbette önemli fakat Yılmaz Güney, Aziz Nesin gibi aydın sanatçı örnekler de var önümüzde. 80’lerin ilk yarısında politik filmler yapmak tabii ki neredeyse olanaksızdı. Bizim eleştirilerimiz 1986 yılı sonrasında başlayıp farklı zaman aralıklarıyla çekilen filmlere yönelik,” diyor.

***

Bir yönetmen-yazar olarak kendi 12 Eylül’ünüzü anlatır mısınız?

68 gençlik hareketleri, işçi eylemleri çocuk yaşıma karşın beni de etkiliyordu. Dev-Genç’in, Deniz Gezmişlerin, Mahir Çayanların mücadelesine de, 12 Mart darbesine de tanıklık ediyorduk. İlkokul yıllarımda Dev-Gençlileri gerçekten de dev gibi gençler sanıyor, okuduğum duvar yazılarından öyle algılıyordum. Denizlerin idamı ailem gibi beni de çok etkilemişti; Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledilmeleri de. Darbeyle kesintiye uğrayan, 74-75 sonrası oluşan yeniden örgütlenme ve mücadele sürecinde ben de sol muhalif saflarda yerimi almıştım.

Daha sonra 78 kuşağı diye tanımlanan bizim kuşak, yükselen toplumsal muhalefete, devrim ve demokrasi mücadelesine öncülük ediyordu.1977 yılından itibaren artan devlet/kontrgerilla provokasyonları bize de, ülkeye de çok acılar yaşattı. Yoğun devlet saldırısının yarattığı karmaya, toz duman içinde bu kışkırtmaların etkisi bugünlere dek sürecek bir darbe için gerçekleştirildiği o günün sıcak ortamı içinde fark edilemedi. Fark edildiğindeyse çok geçti artık.

12 Eylül 1980 sabahı “ihtilal oldu” diye uyandırıldığımda aklıma ilk devrim olduğu, devrim hareketinin başladığı gibi naif bir düşünceydi. Hangi grupların devrimi yapmış olabileceği gibi bir umut-inanç taşıyacak saflıkta düşünceler geçti aklımdan. Çünkü devrim hareketinin iktidar/devlet alternatifi olarak son aşamaya geleceğine, son noktayı koyacağına devrim olacağına inanıyorduk.

Televizyonu açtığımızda darbeci cuntanın okuduğu bildirilerle, kahramanlık türküleriyle, kapıya çıktığımızda da her yanı kuşatmış askerlerle, tanklarla karşılaştık. Bu ilk fotoğrafla, etkisi günümüze dek sürecek büyük yıkımın, dönüşümün ilk günü olduğunu kavramamız olanaksızdı. Sonrasında telafisi olanaksız büyük yıkım, büyük acılar, insanlık suçları, insan kıyımı yaşandı.

Darbe yıllarında örgütsel bir bağım, ilişkim olmamasına karşın her an alınıp götürülme tedirginliği ve sıkıntılı günler yaşadım bütün toplumda yaşandığı gibi. Gece sokağa çıkma yasağından yarım saat önce, üstelik evimin kapısına kadar gelmişken devriye gezen askerlerce alıkonuldum, sorgulandım. Tugaya götürmüş olsalar en az üç ay kimse bir haber alamayacak, izimi bulamayacaktı. Örgütsel bağı olan insanların bu yöntemlerle yok edildiği günlerdi.

İlk şoku atlattıktan sonraki boşluk günlerinde sanatla; edebiyatla, sinemayla, tiyatroyla, fotoğrafla olan bağımı güçlendirdim. Yaşanan yabancılaşmaya, dönüşüme karşı kendimi koruyarak, geliştirerek direnebilecektim. Duruşumu bozmadan ayakta kalabilmek için çabaladım. Bugüne dek süren zorlu bir seçim ve mücadeleydi bu.

 Sinemamızın 12 Eylül’le olan ilişkisi makalelerde ve birkaç kitapta daha önce ele alınmış olmasına rağmen, kitap olarak derli toplu ele alınışı sanırım bir ilk. Kitabınızı sizce, yazılan yazılardan ve değinilen kitaplardan ayıran taraf nedir?

Daha önce dergilerde dosya konusu olarak ele alındı ya da tek tek yazılar, makaleler yayınlandı bu konuda. Sinemamızın 80’li yıllarını ya da türleri, temaları anlatan kitaplar içinde bir bölüm olarak ele alındı ‘12 Eylül Filmleri’ konusu. Fakat başlı başına 12 Eylül ve sinemayı, 12 Eylül’ün sanata ve sinemaya etkisini, 12 Eylül Filmleri başlığıyla tanımlanan filmleri bütünüyle ele alan, tanıtan, analiz yapan ilk kitap çalışması dersek yanlış olmaz.

Dergilerde daha çok dosya konusu olarak ele alındığı günlere denk gelen filmler üzerinden işlendi. Kitaplarda ise o güne dek çekilmiş filmler üzerinden 12 Eylül Filmleri başlığı altında bir bölüm olarak yer aldı. Bütün bu çalışmalarda çok önemli, benim de yararlandığım, bilgilendiğim analizler vardı.

sinemada 12 eylul kapak

Benim yaptığım kitap çalışmasını ilk ya da farklı yapan birkaç unsur var. 1950’li ve 1960’lı yıllar Türkiye’de siyasal-ekonomik ve kültürel alanlarda köklü değişimlerin, gelişmelerin yaşandığı yıllardı. Bu değişimler sinemayı da yakından ilgilendiriyor, sinemaya da yansıyordu. 50’li yılların birikimi ve yaşananları 27 Mayıs ve sonrasındaki dönüşümlerin de kapısını açıyordu. Bu dönüşümlerden ilki, elektriğin kasabalara, köylere kadar ulaşmasıyla büyük kentlerde yoğunlaşan sinema salonlarının bütün ülkeye yayılmasıdır. Sinema salonlarının çoğalması beraberinde film sayısının artmasını da getirir.

İkinci önemli gelişmeyse, köyden kente göçün artmasıdır. CHP iktidarı 1948 yılında, Türk filmlerini gösterecek sinemalara önemli oranda vergi indirimi uygular. Bu uygulama yeni yatırımcıların sinemaya yönelmesinde etkili olur. 1961 Anayasası’nın getirdiği bu kısmi demokratik, özgürlükçü ortam sinemamızda da karşılığını bulur. 1960-1965 yılları arasında toplumsal gerçekçi filmler yapılır. İlk gerçekçi, politik-muhalif filmlerin yapıldığı yıllardır. Sonrasında Yılmaz Güney sineması ve açtığı yoldan yürüyen genç sinemacıların filmleri var. 1970’lere gelirken Türkiye Sinematek’i (Türk Sinematek Derneği) ve Genç Sinema Hareketi var.

12 Eylül 1980 darbesiyle kesilen bu süreç’in (1950-1980) toplumsal arka planı ve yaşanan dönüşümlerin sinemaya yansımalarının gerçekçi, politik film örnekleriyle ele alındığı kapsamlı bir ön bölüm var 12 Eylül ve Sinema kitabında.

Bunun dışında, 12 Eylül Filmleri başlığı altında ele alınabilecek (benim saptamamla) bu güne dek sayısı 39’u bulan filmlerin tamamı hakkında bilgi ve analiz yer alıyor. Ayrıca kitabın ek bölümlerinde “1980’lerden günümüze sinema” başlığıyla Yeşilçam sonrası sinemamızın yaşadığı süreç, dönüşümler ve gelinen nokta ele alınıyor.

Son bölümde ise filmleri “12 Eylül Filmleri” kategorisinde değerlendirilen Sırrı Süreyya Önder, Ömer Uğur, Handan İpekçi, İsmail Güneş, Selma Köksal ve senarist Hüseyin Kuzu ile yaptığım söyleşiler var.

 Kitabınızın genel bir ‘rahatsızlık’ üzerine yazıldığını söyleyebilirim. 12 Eylül sonrasında çekilen ve 12 Eylül’ü anlatan filmlerin ‘yenilgi’yi anlatıyor olması size bu kitabı yazdırmış. Kitap için filmleri bir daha izlerken zorlandınız mı?

Öncelikle rahatsızlığım ve kitabı yazdıran neden, adını tam söylersek 12 Eylül askeri faşist darbesinin yapanlar tarafından ‘başarılmış bir darbe’ olması ve sonrasında yaşanan, etkisi günümüze dek uzanan dönüşümlerin yarattığı rahatsızlıktır demek daha doğru olur. 12 Eylül darbesi kitapta ayrıntılı anlattığım gibi toplumu yeniden yapılandırma, hayatı topyekûn dönüştürme projesiydi. Ne yazık ki bunu başardılar.

Genleriyle, algılarıyla, belleğiyle oynanmış yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni ‘değerler sistemi’, buna uygun yeni bir ‘insan tipi’ oluşturdular. Örgütlü toplumu, örgütsüz, yenik-ezik, çaresiz ve umutsuz bireylere dönüştürdüler. Toplumsal belleği yok ederek geçmişinden ve gelecek düşünden kopmuş ‘bireyler topluluğu’ oluşturuldu.

12 Eylül filmlerine de bu dönüştürülmüş toplum ve geçmişinden kopmuş, gelecek düşünü yitirmiş, umutsuz yenik bireyleri yansıdı. Bu başlık altında değerlendirilen filmlerin ilki Sen Türkülerini Söyle’den itibaren bütün filmleri daha önce salonda ya da video-dvd kayıtlarından (bazılarını birkaç kez) izlemiştim. Hepsini kitabın yazım aşamasında bir kez daha izledim. Darbe öncesi hayatın, gerçekliğin yansımadığı bu filmlere, darbe sonrasının yenilgisinin yansımasını izlemek zorlanmaktan öte üzücüydü. Kitabın sonuç bölümünde şöyle yazmıştım:

“Bütün bu filmleri izledikten sonra, (Beynelmilel, Eve Dönüş, Bu Son Olsun gibi filmleri, -belki birkaç film daha eklenebilir- dışında tutarak) toplamından ortaya çıkan, geriye kalan sonucu tek cümlede özetlemek istersek ‘yenilgi, teslimiyet, ‘yılgınlık ve umutsuzluk’ sözcüklerini yan yana/arka arkaya kullanabiliriz.

“Toplamında anlatılan, bir yenilgiler tarihidir. Geçmiş yoktur bu filmlerde. Nasıl bir geçmiş, hangi yaşanmışlıklar kahramanlarımızı bu filmlerde ‘bir sonuç olarak’ izlediğimiz bu büyük yenilgiye sürüklemiştir; göremeyiz, öğrenemeyiz. Gösterilen bu yenilginin yarattığı yılgınlık ve umutsuzluk ‘gelecek düşü’nü, başka bir dünya düşünü de yok etmiştir; gelecek yoktur.

“Oysa ‘anlatılmak istenen’ kahramanların, bu filmlerde de gösterildiği gibi cezaevlerine, düşmelerine, işkence görmelerine ideolojik seçimleri, başka ve daha güzel bir gelecek düşü neden olmuştur. Bu, 12 Eylül Filmleri’nde görülemese de gerçek hayatta böyleydi.”

12 Eylül sonrası çekilen yorgunluk ve yenilgi filmlerini ‘sanatçı’ dediğimiz insanlar çekiyor ve neredeyse topyekûn bir mücadele birikimi pişmanlıkla betonlanıyor. Toprak işgallerini, grevleri yapan bir memleketin insanları bu filmleri izlerken bir itiraz getiriyor mu sizce? Hayır, böyle değil, diyen bir kesim yok mudur?

Darbenin, darbeci cuntanın iktidarda olduğu baskının, yasağın, devlet şiddetinin ağır yaşandığı ilk yıllarında sinema ve sinemacılar da susmuş, susturulmuştu, toplumun tüm dinamik kesimleri gibi.

Devlet, tüm kurumlarıyla baştan ayağa yeniden, yenidünya düzenine uygun yapılandırılıp dönüştürülürken, toplum mühendisleri marifetiyle toplumsal hayat da geri dönüşümsüz tasarımlarda yapılandırılıyordu. 70’lerin ikinci yarısında yaşanılan-dayatılan süreçte yorulan, bunalan, bıkkınlaşan insan malzemesi de sanatçısından aydınına, geniş halk yığınlarına kadar hazırlanmıştı.

Bu filmlerin, ele aldıkları dönemi, o döneme ait olguları, yaşanmışlıkları işleme, dönemle hesaplaşma açısından yetersiz ve etkisiz kaldıklarını, yaklaşımlarının yüzeysel olduğunu söyleyebiliriz. İktidarın, egemen olanın unutturma/uyutma dayatmasına karşın muhalif olan hatırlatmayı/belleği koyarak sürdürür mücadelesini. Genel olarak muhalif sanat, özelde de muhalif/politik sinema belleği koruyan, tazeleyen, yeniden oluşumunu sağlayan alanlardır. Fakat bu ne yazık ki politik-muhalif filmler olarak da tanımlanabilecek bu filmlerde başarılamamıştır. Ele aldıkları geçmişle, darbeyle, darbenin yarattığı toplumsal dönüşümle hesaplaşmadaki yetersizlikleri bizzat darbenin kendisinin yarattığı dönüşümün sinemaya- yapımcısı, senaristi, yönetmeniyle sinemacıya etkisinin sonucudur denebilir.

Elbette bu filmleri izlerken itiraz edenler, eleştirenler, ‘Hayır, böyle değil’ diyen insanlar oldu. Daha önce yazılmış kitaplarda da, dergilerde hazırlanan ‘Sinema ve 12 Eylül’ dosyalarında ve yazılan yazılarda, makalelerde de bu itirazlar, eleştiriler dile getirildi. Darbe öncesinin örgütlü toplumunun örgütlü mücadelesi içinde yer alan ya da darbe sonrasının yenilgisini, çözülmeyi değil kendini korumayı, direnmeyi ve mücadeleyi sürdürmeyi seçmiş bireyleri de itirazlarını, eleştirilerini dillendiriyor.

Az önceki soruma paralel olarak, 1960 ve’70’lerde  filmler halkın vereceği bilet parasına dayanıyordu ve beğeniye yönelikti. 1980 sonrasında böyle bir ekonomik ilişkinin olmadığını siz de belirtiyorsunuz; buna rağmen objektif olarak Türkiye halkı 1970’lerin mücadelesini ve onun devamının gerekliliğini beyazperdede görmek istemediği için bu filmler çekildi diyebilir miyiz?

Senaristiyle, yönetmeniyle, yapımcısıyla sinemacıların böyle toplumsal analizler yaparak ve elde ettikleri sonuca göre filmler ürettiğini söylemek zor. Darbenin kendisinin yarattığı dönüşümün sinemaya- yapımcısı, senaristi, yönetmeniyle sinemacıya etkisinin sonucudur denebilir.

Kitaptan alıntıyla şunları da ekleyelim: “Darbe sonrası apolitikleştirilmiş bir toplum ve silikleştirilmiş bir toplumsal hafıza söz konusudur. Geçmiş ve özellikle yakın geçmişin değerleri/erdemleri ürkülmesi, uzak durulması gereken, ‘yerine göre suç’ oluşturan unsurlara dönüştürülür. 80 öncesinin örgütlü, politik toplumundan, dayanışmadan söz etmek korkulan bir durum olur.

“Toplumsal hafızanın silinmesiyle oluşan bellek kaybı, oluşan/pompalanan uzak geçmişe özlem kültürüyle daha da silikleştirilir. İçi boş bir ‘nostalji’ kültürü yaratılır, başta televizyon olmak üzere medya marifetiyle yaygınlaştırılır. Böylece yakın geçmişte yaşanan darbe ve darbenin yarattığı tahribat gözlerden/bilinçten uzak tutulur.1970’lerin ikinci yarısından başlayarak 90’lara kadar yaşanan önemli tarihsel olaylar, dönüşümler yaratılan ilgisizlikle, perdelemeyle yok saymaya, unutma eğilimine evrilir. Oluşturulan bu ‘Eylülist’ ortamda 12 Eylül’ün sanat yoluyla da medya eliyle de sorgulanması söz konusu olmaz. Toplumu harekete geçirecek, bilgilendirecek dinamikler olmadığından 12 Eylül darbesinin ve yarattığı sonuçların sorgulanması, hesap sorulması gerçekleşmez.

“Bu koşullarda unutturulmak istenenin yerini, yeniden hatırlanan/hatırlatılan şeyler alır. İçi boş, ağlak, duygu sömürüsüne dayalı nostalji edebiyatı/kültürü devlet eliyle bastırılan, bilincin dışına itilmesi istenen şeylerin yerini alır. Unutma, yok sayma eğiliminin, yakın geçmişte yaşanan ve toplumsal travmalara yol açan tarihsel olaylar nedeniyle yorgun düşmüş, yılmış, umutsuzluğa kapılmış geniş yığınlarca benimsenmesi kolay olur.”

12 Eylül’den sonra çekilen ama 12 Eylül’e gidişi anlatan filmleri de anlatmışsınız. Sis, Av Zamanı gibi… Bu filmleri 12 Eylül ile nasıl ilişkilendiriyoruz?

Kitapta anlatmaya çalıştığım gibi, 12 Eylül darbesi 11 Eylül’de karar verilmiş ertesi gün uygulamaya sokulmuş bir olay değil. Öncesi ve sonrası olan bir sürecin sonucudur. Bu sürecin 1977 1 Mayıs’ıyla başladığını ve günümüze dek sürdüğünü düşünüyorum, söylüyorum. Bu nedenle 80 öncesi çekilen Maden, Demiryol gibi filmlerin de 12 Eylül’le dolaylı da olsa ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sis, Av Zamanı gibi filmler de 12 Eylül’ü ve darbe öncesi süreci ele almaları nedeniyle doğrudan ilişkilidir.

12 Eylül filmlerindeki yenilgi ruhu ile bir hesaplaşmanız da söz konusu. Kitabın sonunda Sırrı Süreyya Önder ile yaptığınız görüşmede Önder, bu konuda biraz daha sakin cümleler kuruyor. Dönemi anlamak gerektiğinden ve koşullardan söz ediyor. Hatta ‘Bugünden ahkâm kesmek kolay’ gibi bir cümle de kullanıyor. Koşullar yönetmenleri biraz daha hoş görmemiz için yeterli midir?

Yol (1981) 12 Eylül koşullarında baskılar altında yapılır. Bu koşullar filme de yansıtılır. Yol, darbe koşullarında Türkiye’de, Duvar da darbe yıllarında Yılmaz Güney yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldığından Fransa’da çekildikten sonra uzun bir suskunluk dönemi yaşanır sinemada. Toplumun her kesimindeki korku, bozgun ve şaşkınlık bir geri çekilme olarak sinemaya da yansır.

Oysa Yılmaz Güney’in Umut filmiyle başlayan, sonrasında yeni yönetmenlerle sürdürülen önemli bir süreç vardı, sinemamızı başka bir yere taşıyabilecek. Darbe sabahından günümüze dek süren “Eylülist” yılların değiştirdiği- biçimlendirdiği, genleriyle oynanmış toplumsal yapı 12 Eylül’le ‘gerçek’ anlamda bir hesaplaşmayı da olamaz hale gelmiştir.

Koşullar elbette önemli fakat Yılmaz Güney, Aziz Nesin gibi aydın sanatçı örnekler de var önümüzde. 80’lerin ilk yarısında politik filmler yapmak tabii ki neredeyse olanaksızdı. Bizim eleştirilerimiz 1986 yılı sonrasında başlayıp farklı zaman aralıklarıyla çekilen filmlere yönelik.

Değerlendirdiğiniz 39 filmden sadece iki tanesi ‘sağcı’ diyebileceğimiz yönetmenlerden sadece iki film var. Öç ve Gülün Bittiği Yer. 12 Eylül’ün sinemadaki muhafazakâr düşünceye ve ürünlere bir etkisi olmadı mı?

12 Eylül’ün ülkedeki “muhafazakâr” düşünceye etkisi elbette oldu. Bugün egemen olan dindar-kindar nesil ve be kesimlerin egemen iktidar dili bu etkinin sonucudur. Bu eğilimin sinemadaki ürünlerine etkisi ise ayrı ve başlı başına bir araştırma-yazı konusu.

Direk 12 Eylül’ü ele alan filmlerin dışında çekilen 12 Eylül sonrası filmlerin de bir araştırmaya dâhil edilebileceğini söylüyorsunuz. Bu çalışma gündeminizde mi?

Evet, Sinema ve 12 Eylül kitabımın içeriği dışında ayrı bir çalışma konusu olduğunu söylüyorum. Kişisel filmler, bireyin iç yolculuğuna yönelen filmler de kadın temalı filmler de, o yılların arabesk filmleri de 12 Eylül’ün yarattığı ortamın, toplumsal koşulların ürünleridir, 12 Eylül’le ilişkilidir.

images

Mesut Kara

1980 öncesinin kargaşa ortamından bunalmış kültür-sanat ortamları ve sinema, 12 Eylül darbesinin yarattığı korku ve baskı ortamında yeniden şekillenir. Yalnızca kadın filmleri, kişisel ya da bireyin sorunlarına yönelen, bireyin iç yolculuğunu anlatan filmler ya da arabesk furyası olarak yansımaz sinemaya 12 Eylül. Darbenin yarattığı toplumsal-bireysel dönüşümlere, bu dönüşümler sonucu oluşan ortama, insan ilişkilerine yönelik eleştiriler içeren filmler de yapılır, 1980’li yıllarda ve sonrasında. Apolitikleştirilmiş ortamda bencilleşen bireylerin dünyasının yarattığı toplumsal-bireysel yıkımlar da yansır sinemaya. Bütün bunlar ayrı bir çalışma konusu fakat üzerinde çalıştığım proje yoğunluğu nedeniyle şimdilik gündemimde olmadığını söyleyebilirim.

Sinema ve 12 Eylül kitabımı yayınlayan Agora Kitaplığı’ndan uzun süredir baskısı olmayan Artizler Kahvesi de yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Yine baskısı tükenen Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler – Starlar kitabımın da yeni baskısı önümüzdeki günlerde yayınlanmış olacak.

 

Kitap hakkında başka bir yazı için:

• “12 Eylül’den Sonra Sinema: ‘Sokak’tan ‘Ev’e/’Militan’dan ‘Birey’e” (Osman Akınhay, BirGün Pazar, 3 Mart 2013)