≡ Menu

“12 Eylül Filmleri, Yenilgiler Tarihidir” (Mesut Kara)

Sevda Aydın
Evrensel

Sinema yazarı Mesut Kara, son kitabı Sinema ve 12 Eylül’de 12 Eylül filmleri de denilen 80 darbesi sonrasında yapılan filmleri inceliyor. Darbenin, dönemin koşullarının, toplumsal dönüşümün ve politik atmosferin fonda olduğu incelemede, merkezde ise 80’li yılların sonlarına doğru yapılan pek çok film yer alıyor.

sinemada 12 eylul kapak

Kitabı için uzun bir süredir çalışan Kara, bu süre içinde tam 39 filmi yeniden izlemiş. Kitap her ne kadar bir dönemin ismini taşısa da, Kara incelemesini Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar genişletmiş. Erken dönem Yeşilçam Sinemasından günümüze Türkiye Sinemasına dair geniş bir okuma yapan Kara, şimdiye dek çekilmiş onca 12 Eylül filmi için ‘Toplamından ortaya çıkan, geriye kalan sonucu tek cümlede özetlemek istersek ‘yenilgi, teslimiyet, ‘yılgınlık ve umutsuzluk’ sözcüklerini yan yana/arka arkaya kullanabiliriz. Toplamında anlatılan bir yenilgiler tarihidir’ diyor.

***

Sinema ve 12 Eylül kitabınızı ‘12 Eylül filmi henüz yapılmadı mı?’ sorusuyla bitiriyorsunuz. Aynı soruyu ben sorayım ve buradan başlayalım. 12 Eylül filmi henüz yapılmadı mı?

Kitabın sonuç bölümünde şöyle yazmıştım: “Bütün bu filmleri izledikten sonra, (Beynelmilel, Eve Dönüş, Bu Son Olsun gibi filmleri -belki birkaç film daha eklenebilir- dışında tutarak) toplamından ortaya çıkan, geriye kalan sonucu tek cümlede özetlemek istersek ‘yenilgi, teslimiyet, ‘yılgınlık ve umutsuzluk’ sözcüklerini yan yana/arka arkaya kullanabiliriz. Toplamında anlatılan bir yenilgiler tarihidir. Geçmiş yoktur bu filmlerde. Nasıl bir geçmiş, hangi yaşanmışlıklar kahramanlarımızı bu filmlerde ‘bir sonuç olarak’ izlediğimiz bu büyük yenilgiye sürüklemiştir; göremeyiz, öğrenemeyiz. Gösterilen bu yenilginin yarattığı yılgınlık ve umutsuzluk ‘gelecek düşü’nü, başka bir dünya düşünü de yok etmiştir; gelecek yoktur. Oysa ‘anlatılmak istenen’ kahramanların, bu filmlerde de gösterildiği gibi cezaevlerine, düşmelerine, işkence görmelerine ideolojik seçimleri, başka ve daha güzel bir gelecek düşü neden olmuştur. Bu, 12 Eylül Filmleri’nde görülemese de gerçek hayatta böyleydi.”

Bu filmlerin, ele aldıkları dönemi, o döneme ait olguları, yaşanmışlıkları işleme, dönemle hesaplaşma açısından yetersiz ve etkisiz kaldıklarını, yaklaşımlarının yüzeysel olduğunu söyleyebiliriz. İktidarın, egemen olanın unutturma/uyutma dayatmasına karşın muhalif olan hatırlatmayı/belleği koyarak sürdürür mücadelesini. Genel olarak muhalif sanat, özelde de muhalif/politik sinema belleği koruyan, tazeleyen, yeniden oluşumunu sağlayan alanlardır. Fakat bu ne yazık ki politik-muhalif filmler olarak da tanımlanabilecek bu filmlerde başarılamamıştır.

Peki, neden çekilemiyor tam anlamıyla bir 12 Eylül filmi?

Yapılmış olanların ele aldıkları geçmişle, darbeyle, darbenin yarattığı toplumsal dönüşümle hesaplaşmadaki yetersizlikleri bizzat darbenin kendisinin yarattığı dönüşümün sinemaya- yapımcısı, senaristi, yönetmeniyle sinemacıya etkisinin sonucudur denebilir. 33 yıldır 12 Eylül koşullarında yaşıyoruz. ‘Devlette devamlılık esastır’ der devleti yönetenler. 12 Eylül bugün de var olan iktidar eliyle sürdürülüyor kurumlarıyla, hukukuyla, uygulamalarıyla, zihniyetiyle.Sanatın bütün alanları gibi sinema da bu koşullarda üretiliyor, yaşananlardan payına düşeni alıyor sonuçta. 12 Eylül, yapanlar açısından etkisi bugüne dek süren ‘başarılmış’ bir darbedir. En önemli nedeni budur yapılmış bütün 12 Eylül filmlerine rağmen ‘12 Eylül filmi henüz yapılmadı mı?’ sorusunu sorduran. Toplumsal muhalefetin olamayışı ya da güçsüz olması da önemli bir etken.

Şimdiye kadar yapılmış 12 Eylül filmlerinde ‘Eve dönüş’ün önemli bir yer olduğunu söylüyorsunuz? Bireyin yaşadığı tahribatın, toplumdaki tahribatı anlatmadığını mı düşünüyorsunuz?

12 Eylül filmlerinin bütününe baktığımızda, büyük çoğunluğunda eve dönüş öykülerinin ve darbeyle değişen hayatların, bireyin yaşadığı dönüşümün-tahribatın anlatıldığını görüyoruz. Oysa 12 Eylül darbesi toplumu topyekûn yeniden yapılandırma hareketiydi. Büyük bir toplumsal altüst oluş yaşandı. Bu altüst oluşta bireyi de dönüştürdüler. Dönüşen birey kendi ya da çevresindeki bireyin dönüşümünü anlattı.

Genleriyle, algılarıyla, belleğiyle oynanmış yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni ‘değerler sistemi’, buna uygun yeni bir ‘insan tipi’ oluşturdular. Örgütlü toplumu, örgütsüz, yenik-ezik, çaresiz ve umutsuz bireylere dönüştürdüler. Toplumsal belleği yok ederek geçmişinden ve gelecek düşünden kopmuş ‘bireyler topluluğu’ oluşturuldu. 12 Eylül filmlerine de bu dönüştürülmüş toplum ve geçmişinden kopmuş, gelecek düşünü yitirmiş, umutsuz yenik bireyleri yansıdı. Darbe öncesi hayatın, gerçekliğin yansımadığı bu filmlerde, darbe sonrasının yenilgisinin yansımasını izledik.

Türkiye sinemasında yeni sinemacıların arayışlarının, sinemamızın geleceğini de belirleyecek arayışlar olduğunu söylüyorsunuz. Ne gözlemliyorsunuz tam olarak genç sinemacılarda?

Ben hep umutlu olduğumu söyledim yeni dönem sinemasından da, yeni/genç yönetmenlerden de. Yapılan işlere bazı dönemlerde deneyler, laboratuar çalışmaları olarak da bakabiliriz. Her zaman, her yıl mutlaka başyapıt filmler üretilemez. Son yıllarda yapılan filmlere, festivallere katılan, ödüller alan filmlere baktığımızda hayatın ‘katı gerçeklerinin’ yansıdığını gözlemleyebiliyoruz. Muhalif-politik-gerçekçi filmler yapılıyor sinema yapmaya başlayan genç/yeni yönetmenlerce. Eski kuşak yönetmenlerin de, yeni filmleriyle zaman zaman bu sinema coşkusuna katıldıklarını görüyoruz. Bu sinemadan Nasıl Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi, Reha Erdem, Ezel Akay, Ümit Ünal, Yüksel Aksu, Özcan Alper gibi yönetmenler çıktıysa ve iyi filmler yaptılarsa bundan sonra da iyi yönetmenler, iyi filmler olacaktır.

12 Eylül’ü döneminde yaşanan işkenceleri, eve döndükten sonra kurulamayan bağları anlatan filmlerin yanı sıra bir de Pardon gibi mizahla anlatan filmler de oldu. Ama kimin, kime neden pardon dediği anlaşılmadı galiba bu filmlerde de…

Gerçek bir olaydan esinlenerek sinemaya aktarılan Pardon bir 12 Eylül filmi değil, herhangi bir zamanda yaşanabilecek, bu ülkenin geçmişinde çokça yaşanmış bir durumun filmi. Adalet/karakol sistemine yaşanmış bir olaydan yola çıkarak bir eleştiri; yaşanmış bir olayın mizahı. 12 Eylül’ü mizahla anlatan 12 Eylül filmleri de oldu Beynelmilel, O.. Çocukları, Bu Son Olsun gibi… Beynelmilel’i de Bu Son Olsun’u da çok başarılı bulurum. Bu iki film de darbenin doğrudan muhatabı olan devrimci, sol-muhalif güçlerin dışında toplumun diğer kesimlerine etkilerini mizahi üslupla ve başarılı biçimde aktarır. Mizahı küfür filmi dedirtebilecek biçimde kullanan filmler ve yönetmenleri de oldu tabii bu kategoride; Vizontele Tuuba gibi.

254

Erken dönem Yeşilçam sinema filmlerinden 80’lere varan bir retrospektif çiziyorsunuz kitapta. Toplumsal dönüşümlerin ve Cumhuriyetin en ağır süreçleri aynı zamanda bu dönem. Sinema da bu dönemin içinde doğuyor. Ama anlaşılan sakat bir doğum gerçekleşiyor…

İlk sinema kurumunun ordu eliyle, ordu içinde oluşması belki sakat doğum gibi düşünülebilir fakat dönemin koşullarını da göz ardı etmemek gerekir. Sakat doğum yerine eksikli demek daha insaflı ve doğru olur sanırım. Muhsin Ertuğrul dönemini düşündüğümüzde de yine fazla haksızlık yapmamak gerekir. Çünkü yalnızca bizde değildi “tiyatrocular dönemi, Fransa ve diğer Avrupa sinemaları da başlangıçta tiyatrocuların etkisinde başladı, bir süre tiyatrocular eliyle yapıldı. Sinema bilimsel bir buluş olarak örneğin matbaa ya da diğer buluşlara göre başlangıcından kısa bir süre sonra gelebildi bize. Dönemin koşulları, savaş ve yoksulluk yılları, emperyalist paylaşımın yarattığı altüst oluşlar birçok ülke ve sineması gibi bizi de olumsuz etkiledi. Bu olumsuz koşulların etkisi göz ardı edilemez bu eksikli doğumda.

Sonraki dönemde de her türlü destekten ve bilgiden yoksun, yalnızca seyircisine dayanan bir sinema olması sancılı süreci uzattı. Bu kısır döngü içinde sinema dilini oluşturma çabaları, sinemacıları kuşağının yetişmesi, oluşması zaman aldı.

Kitapta yer alan ‘Bahçeli evleri olan mahallelerden modern tabutluklara’ başlıklı yazıda kentlerdeki, özellikle de İstanbul’daki o dönemin kentsel dönüşümünün sinemaya yansıdığını filmlerden örnekler vererek anlatıyorsunuz. Bugünün kentsel dönüşümü sinemaya yansıyor mu sizce?

Yeşilçam’da üretilen bütün filmlere baktığınızda, fonda çok etkileyici ve yaşanan tüm dönüşümleri izlediğiniz bir İstanbul belgeseli görürsünüz. İlk dönem köy filmleri de İstanbul’un kenar mahallelerinde, taşrasında çekiliyordu. Sonraki filmlerde ya da bugün baktığımızda oralar artık gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri.

Bugün yaşanan dönüşümler henüz kendini hissettirecek biçimiyle sinemaya yansıyor diyemeyiz belki. Televizyon dizilerinde izleyebiliyoruz bunu. Zaten yıllar önce, Yeşilçam sineması bitti dediğimiz günlerde, Yeşilçam’ın televizyona taşındığını, Yeşilçam sinemasının bugünkü karşılığının televizyon dizileri olduğu tespitini yapmıştık.

Yine de örneğin Zeki Demirkubuz filmlerine baktığımızda bu değişimin, dönüşümün yansımalarını görürüz. Bundan sonraki dönemde de genç/yeni yönetmenlerin filmlerine daha çok yansıyacağını düşünüyorum. Çünkü bu dönüşümü içinden yaşamış yönetmenler film çekiyor bir süredir. Örneğin Ümit Cin Güven’in filmlerinde ya da Aydın Bulut’un yönettiği Başka Semtin Çocukları filminde izlemiştik kentsel/toplumsal dönüşümün yansımalarını.

Emek sinemasının yıkımı yakın bir zamanda gerçekleşecek. Sinema salo9m sorununu aşamamışken Onur Ünlü gibi yönetmenler ‘vermem filmimi tekelci dağıtım şirketlerine’ diyor. Sizce nasıl bir çözüm gerekiyor buna?  

“Kapanan yalnızca sinemalar değildi” başlıklı bir yazı yazmıştım Evrensel Pazar’da. Evet, Emek ve daha önce kapanan, yıkılan sinemalarla kentin simgeleri, toplumsal bellek yok ediliyor. Bireysel çıkışlar, reddedişler anlamlı ve önemli olmakla birlikte var olan soruna çözüm üretmek için yeterli değil.

Bağımsız sinema yalnızca bir kavram olarak var ne yazık ki. Kendi üretim ilişkilerini, dağıtım ve gösterim ağını yaratamadıkça ne gerçek anlamda bir bağımsız sinema olabilir ne de sorun çözülebilir. Yaşam koşulları uygun olabilseydi ve ömrü yetseydi bunu gerçekleştirecek en önemli isim Yılmaz Güney’di. Bunu gerçekleştirebilmek için girişimlerde bulunduğu, adımlar attığı da biliniyor. Ne yazık ki devletin Yılmaz Güney’i yok etmeye dönük uygulamaları, büyük ustanın düşlerini gerçekleştirebilmesini engelledi.

83

Bugün artık Yeşilçam sinemasının üretim ilişkileri, üretim biçimi yok. Var olmaya çalışan sinema, bağımsız sinema yaptığını sinemacılar dağıtım ve gösterim ağını oluşturabilecekleri bir oluşum içine girebilirler. Bireysel çıkışların çözüm olamayacağının bilinciyle, üretim biçimini, üretim ilişkilerini de belirleyebilecekleri, yönlendirebilecekleri bir yapılanmaya yönelebilirler. Beyoğlu Sineması ve Yeşilçam Sineması önemli bir girişimdi, kazanımdı. Fakat onlar da ilgisizlikten, seyircisizlikten kapandı kapanacak. Böyle bir oluşum bu türden sinemalara sahip çıkabilirdi. Başka kentlerde ve Anadolu’da da bu tür sinema salonları var. Bağımsız sinema ağının gösterim ayağını oluşturabilir bu salonlar. Henüz çok geç olmadan…

(Evrensel, 8 Mayıs 2013)